www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
ÖYKÜ BULVARI
YARIN İÇİN BUGÜN
|
Bu, küçücük bir akordeon ile, ondan çok daha küçük bir çocuğun arasındaki AŞK’ ın yüreğimi yakan öyküsüdür... - “ Gel bakalım! Çoğaldınız son günlerde! Seri üretimden mi geliyorsunuz? Ayrı yerlerden, ama aynı şekilde geliyorsunuz. İsimleriniz başka ama, homojensiniz. Markalaşmaya gitseydiniz daha iyi değil miydi? İsmin nedir? ” - “ Neredeyim ben? Neler oluyor? ” - “ Burada laubalilik yok, geldiğin yerdeki gibi! Adını söyle! ” - “ Ham, efendim. ” - “ Adını daima soyadınla beraber söyleyeceksin. Soyadı olmadan, isim bir hiçtir. ” - “ DÜŞÜNCESİZ, efendim. ” - “ Belirgin ortak özelliğinizi sormuyorum! ” - “ Soyadım efendim. ” Yazıcı üye Zebani 138, bu gece hiç dinlenememişti. Sinirlerinin tam laçka olduğu bir anda, bu, Ham DÜŞÜNCESİZ gelmişti. Suçu çok büyüktü. Şimdi, diğerleri gibi bir süre şaşkınlık geçirecek, daha sonra kabullenmese bile boyun eğecekti. Gelen bir türlü yediremezdi burayı kendisine. Burası, kötülerin doğal mekânıydı; yüce Tanrı’ nın insanlara iyiyle kötü arasındaki farkı öğretmek için meydana getirdiklerinin. Bunun dışında gelenlerin bir kısmı gerçekten iyi niyetliydi. Sadece, iradeden yoksun oldukları için buradaydılar. Büyük bir kısmı ise, tutkularının esiri olduğundan... Bir de bu tipler vardı. Bunlara anlatırdınız, anlamazlardı. Ümit kalmadığı anda buraya gönderilirlerdi. Bir daha baktı Zebani 138, deftere. Biraz daha çektirmek için olsa gerek, işlemlere başlamadı hemen. - “ Geç şuraya, oturma ayakta bekle! ” dedi. Ham denileni yaptı. Şaşkındı. Anlam veremiyordu. Sağlığı yerindeydi. Her şey yolundaydı. Komşulara gitmişler, anlamsız ama doyurucu sohbette bulunmuşlar, karpuz kesmişler, eve dönmüşlerdi. Daha sonra biraz ağrı hissetmişti ama...Güzelce yatmışlar, seks bile yapmışlardı. Kendisi tatmin olmuştu. Herhalde karısı da memnundu. Ne güzel bir hayatı vardı! Sahil kentinin en güzel dağ köyünde doğmuş, büyümüştü. Öğrenimi ortaokul ile kısıtlıydı. Olsun, günümüzde tahsil arka plandaydı. Askerden sonra aklına parlak bir fikir geldi. Polis olmayı denedi. Tayin konusu aklına gelince alışkanlıklarına ters düşeceğinden, vazgeçti. Bunun üzerine, doğru eski köylüsü, yeni ilçe belediyesi zabıta memuru bir tanıdığının yanına gitti. Gereken yolları izledikten sonra artık sülün gibi bir ilçe zabıta memuruydu. Bir süre sonra uzun boyu, fiziği ve şansının da yardımıyla ilçeden Sahil Kenti belediyesine geçti. Amirlerine gereği kadar yakındı. İri kemikli yüzü ve elleri, atılganlığıyla hep ön plandaydı. Her şey yolundayken... - “ Burası neresi efendim? ” - “ Kayıt bölümü. ” Zebani 138, kızgınlığını bir türlü bastıramıyordu. - “ Ben niye buradayım? ” - “ Bilmiyorsun değil mi? Bilemedin, bilemeyeceksin! ” - “ Neyi efendim? ” - “ Bak Ham efendi! Belirli durumlarda, belirli yerlere kadar benim ceza verme yetkim var. Bu sana verilecek asıl cezalardan sadece bir basamak indirim sağlar. Kabul edersen, açıklarım. ” - “ Kabul ediyorum efendim. Ölmek istemiyorum. ” - “ Sen zaten yaşarken de ölüydün!... ” Eğilerek, bir meleğin getirdiği süt rengi defteri karıştırmaya başladı. “ Cezayı kabul ettiğine göre anlatayım; ‘ Belirli durumlarla ’ anlatmak istediğim; birincisi çocuk, ikincisi yaşlı ölümlerine sebebiyet vermede yetki kullanabilirim. Sen birinciden buradasın. ”... “ Deniz kenarındaki, ‘ YARIN İÇİN BUGÜN ’ parkının rengarenk çiçekleri arasında, annesiyle dolaşan yedi yaşındaki Daçyu’ nun karnı açtı. Romanya’ dan yola çıkalı yirmi gün olmuştu. Ülkede karın doyuramayan halk, Avrupa kıtasının çeşitli ülkelerine, çoluk çocuk açıldılar. Cepleri yol parasına yetmeyecek kadar doluydu. Tek bildikleri, keman veya akordeon çalmakla ayakta durmaya, sonra da birikim yapmaya çalışıyorlardı. Hepsinin ortak amacı, belirli bu birikimden sonra ülkelerine dönmekti. Daçyu, iki erkeğin küçüğüydü. Geçen yıl kaybettiği babası, müzisyendi; tıpkı annesi gibi. Çingeneydiler. Hırsızlık yapmazlardı. Üretimin lezzetini tercih etmişlerdi; ellerinden gelenle. Tek bildikleri, müzik yapmaktı. Notayla çalamazlardı. Allah vergisi, kanlarına işlemiş doğanın seslerini deşifre etme yeteneği, eşyanın tabiatına aykırı atan kalpleriyle birleşince müzik kendiliğinden akardı. Birçok hissedenin, beş dakikası için servetini vereceği bu dinletiyi, Daçyu’ nun küçük, eskimiş şapkasına bırakacakları umut birikiminin denizdeki kum tanelerine denk karşılığına icra ederlerdi. Belki de, ileride yakalayacağı bir fırsat ile peşinden koşulanlar listesine girebilecek kapasitede yeteneğe, ruha sahip olan Daçyu, o gün, o parkta, aç olduğu için çalmadı. Senin asla anlayamayacağın bir şey bu! O ana kadar görmediği büyüklüğün verdiği betimlenemez ürkeklik, civardaki insanların atmosferden de fazla sıcaklığı, renkler, kokular, görebilenlerin anlatımda güçlük çekeceği renkteki denizin mavi çağrısı karşısında Daçyu, küçücüklüğünden beri elinden düşürmediği minyatür akordeonunu ağlattı. Enstrümanın göz yaşları, anlam veremediği acılarının, özlemlerinin, kocaman yüreğinde açtığı yaralarını onarıyordu. Akordeonundan daha minyatür, daha şirin, saf, koyu renkli bir yüze sahip Daçyu’ nun hislenmiş gülüşü ancak bakımsız sarı dişlerinden belli oluyordu. Kentin diğer ucunda bulunan on yedi yaşındaki oğlunu, beraberindeki vatandaşlarını düşünmekte olan annesi, alkışlarla silkindi. Oğlunun aç olduğunu hatırladı. Daçyu’ nun şapkasını aldı. Akordeonundan sonra babasından kalan tek hatıra kirli, gri, hasırlı küçük şapka artık aile için bir uğur anlamındaydı. Uğur, açlık, alkış... Şapkayı açarak parkı dolaşmaya başladı. Yaşlı ve yorgun küçük şapka, mutluydu. Yıllara direniyordu çünkü kendisine canlıyla temas sağlayan ilk insan, Daçyu’ nun babasına karşı gönül borcu vardı. Aileye sahip çıkıyordu. Sorumluluğunun oldukça bilincindeydi... Sen değildin! Gördüklerin sende, bastırılmış, yönlendirilmemiş ama anlam veremeyeceğin duygularını şahlandırdı. Tek yorumlayabildiğin, ‘ dilencilik’, ‘ izinsiz gösteri ’ gibi sana öğretilenlerdi. Bunlar bir anlamda yetki kullandırtmanın haz araçlarıydı. Azınlıktaki sağduyulu arkadaşlarının itirazlarına karşın, Daçyu’ nun şapkasını fırlatıp attın. Büyüğünü de pek gördüğün söylenemez ama minyatür akordeonu ilk defa görmüştün. Ellerinden aldın. Anneyi ve küçük masumu iteledin. Ellenilemez onurlarını kırdın. Bunlar dahi buraya gelmene neden değil. ” - “ Sonra ne oldu? ” diye sordu; ayakta güçlükle duran ama hala ümitli Ham.
- “ Seni buraya getiren bir dizi gelişim... Anne, şaşkın
turistlerin ve vicdanlı yerlilerin yardımıyla toparlandı. Tecrübe, korku,
yılgınlık mantığa galip geldi. Bazen nefret, Karun’ dan daha zengindir.
Akordeondan ümit kesen anne oğlunu kucağına aldı. Büyük oğlunu buldu.
Daçyu ateşlenmişti ve bir şeyler yemeği geriye çeviriyordu.. Diğerlerinden
daha güvenli, kendilerine yakın gördükleri ülkede başlarına bu gelmişti.
Ülkesine dönmeye karar verdi. Açlığın, orada daha kolay geleceğini
anlamıştı anne. Sadece, sürekli akordeonunu isteyen Daçyu’ yu ve yüksek
ateşini düşünüyordu. Şapka ve Datçu sürekli ağlıyordu. İki üç gün
dayanabilseler ülkelerindeydiler. Vatandaşlarının maddi yardımıyla en ucuz
otobüse bindiler. Anne ve büyük oğul dayandılar. Sürekli ağlayan, bir şey
yemeği ret eden Daçyu, biran önce bir doktora gösterilmeliydi.
Bulgaristan’ da denediler. Bulgar doktor bir iki müdahalede bulundu, ateş
biraz indi ama.... Sarsıntısı az diye trenle devam ettiler. Bütün bunları,
parasızlık sınırındaki parayla yaptılar. Romanya sınırını geçtiler.
Giurgiu’ ya varmaya yirmi dakika kalmıştı. Annesi, Daçyu’ nun bakımsız
kirli saçını, ipekmişçesine okşuyordu. Küçük çocuk ateşten gözünü
açabildiği anlarda sadece akordeonunu soruyordu. Daha bir sıkı sarıldı
annesi. Tren sarsılarak durduğunda büyük oğluna eşyaları almasını söyledi.
Daçyu’ nun ağabeyinin dikkatini çekti. Annesi peronda acele etmeden ağır
ağır yürüyordu. Önce dudakları ağlamanın ilk hareketini yaptı. Olmadı! İki
dudak, siluetten başlayan daha sonra hıçkırığa dönüşen sesle şarkıya eşlik
etti; Odjila’ nın ünlü DRUMOVI’ sine. Annesi, cansız bedeni sunağa adakmış
gibi, göğe uzattığı iki eliyle tutuyordu; Odjila’nın ünlü şarkısı,
bilinen adı, OH MY GOD! Where did you find all those roads ile. ‘ ALLAH’
IM. Nerden Buldun Bütün Bu Yolları!’ ... Ne olduğunu anlamayan
turistlerle, Romenler dışındaki çingenelerin bas, bariton, alto, neredeyse
bütün ses renklerini taşıyan korosu birden istasyonu bastırdı. Kalabalığın
dışında görülebilen tek vücut vardı. Ellerin üstündeki Daçyu’ nun cansız
bedeni. Sadık şapka, koroyla birlikte hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.”...... - “ Ben ne yaptım? ” dedi ağlayan Ham. - “ Anlattım ama...” dedi Zebani 138. “ Sen, sen..., sadece bir çocuğu öldürmedin. Beraberinde, birçok kişiyi ve birçok şeyi öldürdün. Bir geçmişi öldürdün. Bir geleceği öldürdün. Sen büyük bir AŞK öldürdün. Sen, sen..., insanlığı da öldürdün! ”
Ham bir taraftan ağlıyor, bir taraftan çözmeye çalışıyordu. Açıkça, donanımı çözmeye uygun değildi. Pişmanlık duyduğu her halinden belliydi. Burada da olsa, önünde sonunda, bir şekilde, Ham’ ın göz yaşı dökebilmesi Zebani 138 i bir parça rahatlatmıştı. - “ Kimse, bir şey öğretmedi bana! ” dedi; hıçkırarak. - “ Biliyorum. Sen de öğrenmedin ama! Denemedin dahi! Bunu unutma. Hiçbir suç yüzde yüz ferde ait değildir gerçi.. Çok merak ettiğim bir şey var; hiç mi, zerre kadar, zerreden de küçük duygulanmadın o akordeonun sesine?... ” - “ Bir şey sormak istiyorum efendim? ” dedi, son kalan gücüyle Ham. “ Siz... yani... Zebani... nasıl oluyor da böyle?... nasıl derler?... kibar düşüncelisiniz? ” - “ İnce düşünebilen demek istedin herhalde!.. Şekil ve görev hissetmeye, doğruyu bulmaya engel değil ki... Quasimodo’ yu bilseydin!... Senin anlayacağın, Zebani olabilirim. Bu düşünmeme ve hissetmeme engel değil. Görevse, farklı bir şey. İyiyi, kötüyü ayırt edebilecek görüşe sahibim! Galiba bütün bunların sonucu, yetkimden kuvvet almam ben. Çok şükür, yüce Tanrı’ ma. Anlamıyorsun değil mi?... Neyse, cevap vermeni bekleyemem. Cezanı açıklıyorum. ” Öteye, Zebani 627 ye işaret etti. - “ Getir, ver kendisine.. ” dedi. Ham’ a dönerek ilerideki ateş yığınını gösterdi; - “ Cehennem ateşi! Sen sıcağa alışıksın! Oraya odun taşıyacaksın. Öğrenip, pişip bir virtüöz ustalığına erişinceye kadar... Sonra diğer cezaların için gidersin. ” Zebani 138 rahatlamıştı. Zebani 627 geldi; aptallaşıp bildiğini de unutan Ham’ ın yanına. Gülümseyerek Ham’ a uzattı elindeki akordeonu. Akordeon, Ham’ ın bir buçuk misliydi. Zebani 138, gülümsemiyordu. Düşünceliydi... Hafif de olsa, “ Drumovi ” yi mırıldanıyordu. |
" Çingene, insanı
Ahmet Haşim