www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD
BİR AŞK HİKAYESİ
|
Selâmi
kaptan yalıya tornistanla yanaşmıştı. Dilâra hanım rakıyı kaptan köprüsüne
tepsisiyle balkondan uzatmış, kaptan dubleyi sancaktan almıştı. Bir dikişte
bitirmiş ve her zamanki nezaketiyle, Çengelköy’den aldığı körpe salatalıkları
tepsiyle beraber oğlu Melih’ e uzatarak; - “ Atla balkona, götür bunu. Sarıyer dönüşü seni de alırım; sakın elini öpmeyi unutma hanımefendinin! ” dedi. Sonra Dilâra hanıma döndü, sesini yükselterek; - “ Melih sizde kalsın hanımefendi. Kahveyle beraber onu da alırım. Sarıyer’ den midye, Anadolu Hisarı’ ndan mısır getireceğim. Ellerinize sağlık; her gün daha da ihtiyacım artıyor bu arslan sütüne! Akıntıya karşı buharlıya bir cesaret veriyor sanki... ” - “ Artık buharlıya mı, size mi, o bilinmez! Hadi bakalım, yolcuları geciktirmeyelim! ” diye cevapladı Dilâra hanım; otoriter, çapkın ama soylu bir gülümsemeyle... Selâmi kaptan aynı çapkınlıkta bir düdükle selamladı yalıyı ve çeyrek yolla yalıyı sarsmamaya dikkat ederek iskeleden ayırdı buharlıyı. Bacadan çıkan duman tersten esen rüzgarla yine yalıya ve Dilara hanıma doğru yön almıştı. Bembeyazdı. Sanki masumiyetin temsilcisi olarak sahibine teslim edilmişti. Babasının arkasından vapuru seyreden Melih bütün bunları düşünmüştü; on beş yaşına karşın. Zaten, annesini beş sene önce kaybettikten sonra, babasının kültürlü bir uzak yol kaptanıyken feragat edip boğaz vapurlarına geçişi herhalde Dilâra hanımla tanıştıktan sonra gerçekleşmişti. Annesine üzülürken, babasındaki değişiklikler de kendisini sevindirmiyor değildi. Yürüyüşü, her şeyi değişmişti. Hele güzelim beyaz yunus örneği vapuru öyle bir seyrettiriyordu ki; zannedersiniz, son model bir otomobilde başarım gösterisi düzenlemiş. Öyle hâkimdi ki koca tekneye! Her dediğini dinletiyordu, aynı etrafına olduğu gibi. O düdükler! Nasıl da çıkarttırıyordu o hemcinslerinde olmayan sesleri? Dilâra hanımla az konuşuyorlar ama çok anlaşıyorlardı. Vapurun düdüklerinden uzun ve keskin olanı kahve; iki kısa ilâve, orta olsun demekti. Kısa ama yayvan olanı rakı; kesin iki kısa ilâve, bir duble... Galiba; şöyle neşeli bir şarkı söyler gibi olup da dalgalı uzun, göğüs geçirten, kurnazca, bastan tize ne zaman geçtiği belli olmayan olanı da herhalde seni seviyorum demekti; ama, bazen, rakı dubleyi aşınca; yani her zaman yollanmazdı bu... Aynı yaştaki, Dilâra hanımın tek kızı Çiğdem de Melih' le paralel olarak aynı şeyleri kaptan için, benzerlerini de annesi için düşünüyordu, Melih’ in köprü üstünden balkona yay gibi atlayışını seyrederken. Babasının sağken elinden zorlukla içki alabildiği annesi, herkesin içinde içki verebiliyordu şimdi? Görmediği vapurun düdüğüne telâşlanıp hazırlıklar yapıyor, yalının camında nöbet tutuyordu. Dilâra hanım değişmişti. Canlanmış ve daha da gençleşmişti. Aynı eski halini bildiği kaptan gibi... Çiğdem ve Melih ufuktaki bir beraberliğe onay veriyor gibiydiler... Melih ve Çiğdem, Selâmi Kaptan Dilara hanımla evlenip yalıda yaşamaya başladıktan sonra hiç ayrılmadılar; sanki, kavuşmuş iki sevgili gibi... Getirdiği değişiklikler ile birlikte bin dokuz yüz ellili yıllar çarçabuk geçip gitti. Melih artık yirmi beş yaşında, kürek çekmek ve yelken kullanmaktan başka uğraştığı diğer spor dalları nedeniyle de yapılı bir vücuda, uzunca bir boya ve olağanüstü güzel bir erkek yüzüne sahipti. Yaşıtlarından çok daha fazla bir kültürüyle, bitirdiği okullar nedeniyle bir İngiliz centilmeni ve İstanbul beyefendisi karışımı, gururlu, erdem timsali, gençliğinin hakkını doya doya veriyordu. İstanbul’ un bütün erkeklerinin düşmanı, kendini bilen veya bilmeyen bütün kızların, olgun kadınların sevgilisi idi. Onun tek düşüncesiyse kendisine dar gelen ülkesinden çıkmak, dünyaya açılmak ve engin tecrübelere kavuşmaktı. Ara sıra bunaldığını hissediyordu. Bir şeyler doğru değildi. Durduk yerde daralıyor, kendini kötü hissediyordu. Önündeki iki engelin birisi aşılmak üzereydi. Yüksek Denizcilik okulundan uzak yol kaptanı olarak mezun olup ilk görevine başlamasına günler kalmıştı. Akşamları ayrı odada yatmasına dahi zor dayanabildiği, ilk aşkı, canından çok sevdiği Çiğdem’ inden nasıl ayrılabilecek, ona bunu nasıl söyleyecek, ne zaman ve nasıl geri dönüp onunla evlenecekti? Çiğdem için ise söylenecek tek söz, çağının Venüs’ ü idi. Sarsılmaz sevgi ve bağlılıkla, ilk öpücüğü takip eden her şeyin ilkini yaşadığı aşkı Melih’ ten bir başkasını gözü görecek halde değildi. Bitirdiği Fransız lisesinin tesiriyle olacak tam bir Matmazel terbiyesiyle, hissettiği ama belirtemediği üzere, Melih’ teki huzursuzluğun yakında bir üzüntüye sebebiyet vereceğini biliyordu. Dalgalı denizlere alışık Selâmi Kaptan' a bu kadar durgunluk ve intizam rahatsızlık veriyordu. Hayatın gerekli mi gereksiz mi olduğu asırlardır tartışilân tırtıllarına alışacak kadar yaşamış Dilâra hanım bütün bunları hayra yormuyor, duasız bir an geçirmiyordu. Ve gün geldi... Diğer veliler ve sevgililerle birlikte, Ortaköy önlerinden okul gemisini hep birlikte uğurladılar. Selâmi kaptan Dilâra hanıma sarılmış, Dilara hanımsa hem Melih’e hem de Çiğdem’e göz yaşı döküyordu. *** Ülkeyi sarsan deniz kazası, tam on bir kişinin hayatına mal olmuş ve iki kişinin cesedi ise bulunamamıştı. Birisi de Melih’ in cesediydi. Kurtulanlar, yüreklere su serpememişti... Tam yedi sene direnebildi yalnızlığa ve etrafın baskılarına, Çiğdem. Evlendi. Bir kızı oldu. Aklından Melih’ i ve sevgisini çıkartamadan ama, Cumhuriyetin ve ATA’ nın mirası Türk kadınının soyluluğu ile evliliği boyunca iyi ve sadık bir eş, evladına düşkün bir anne olmuştu. Kızı Derya on sekiz yaşına geldiğinde eşini amansız bir hastalıktan kaybetti Çiğdem. Annesine çok benzeyen fidan boylu kızında hep Melih’ ten bir şeyler arıyor, bulamıyor veya bağlantıyı kuramıyor, böylece saçmaladığına karar verip nasırınkine benzer bir acının gülümsemesi benliğini kapsıyordu. Bir gün Derya ile Fransa’ ya yerleşmeye karar verdiler. Paris’ te Seine kenarında bir ev tuttular. Çiğdem, Boğaz ve Küçüksu özlemini gidermeye çalışıyordu. Derya, Pierre et Marie Curie üniversitesi son sınıfa gelmişti. Diploma törenlerine birkaç gün kalmıştı. Annesine, sevgilisi ve okul arkadaşı Venezuelalı Ricardos’ u tanıştırmak istediğini söyledi. Törende, Çiğdem Ricardos’ u gördüğü an düşüp bayıldı. Herkesin bir annenin hassasiyeti sandığı bu bayılmanın esas sebebi, Ricardos’ un Melih’ e olan şaşılacaktan öte benzerliği idi. Ricardos, babasını hiç görmediğini, kendisini bir kabile reisi olan dedesinin büyüttüğünü ve yüksek tahsil için Fransa’ ya gönderdiğini etraflıca anlattı; gelecekteki kayınvalidesine. Annesi kabilenin en güzel kızı idi ve babasından hep özlemle bahsediyordu. Nerede olduğunu o da bilmiyordu, dedesi de... Çiğdem, Derya’ yı Ricardos ile evlendirmiş, her ikisini de okudukları üniversitede öğretim üyesi olarak görmenin gururu ile Türkiye’ ye huzur içinde dönmüştü. Artık seksen yaşın üstünde ama, hâlâ akıl başta olan annesi Dilâra hanım ve Selâmi Kaptan' ın yanına, Datça’ da bütün bir koyu kaplayan arazinin kuş bakışı tepesine yerleştirilen ve burayı almak için sattıkları eski yalılarına benzeyen mimaride inşa edilmiş evin üst katına yerleşmişti. Yaşlılık günleri Datça’ nın tarihsel huzuru içinde geçiyordu. Ara sıra eski günleri gündeme getirmeleri kaçınılmaz olsa dahi, doğuştan bir beyefendi olan kaptan, panzehirsiz bir oka benzettiği kendi acısını kalabilen gücüyle bastırarak neredeyse Çiğdem’ i teselli ediyor, Dilâra hanımın artık buruşmuş olan ama eskimeyen elinden aldığı güç ile espriler türetip ertesi güne ait görev dağılımı yaparak hayata bağlanmalarını sağlıyordu. İlgisiz bir anda telefonları çaldı. Arayan Derya idi. Çok mutlu olduğunu, merak edilecek hiçbir şey olmadığını, Ricardos ve bir yakın akrabası ile teknede olduklarını, birazdan önlerindeki iskeleye bağlanacaklarını söyledi. Akdeniz ile Ege’ nin birleşerek eşsiz bir maviyi oluşturdukları koya baktıklarında, bin dokuz yüz kırklarda yapıldığı belli olan, bindirme, maun hatlı, beyaz, pırıl pırıl bir teknenin, albatrosun havadan göle süzülüşüne benzer bir zarafette ama, bir kuğunun hareketsiz sihirli seyriyle koya burun aldığını gördüler. Tekne tornistanla iskeleye yanaşmadan evvel, önce sanki neşeli bir şarkı söyler gibi olup da dalgalı uzun, göğüs geçirten, kurnazca, bastan tize ne zaman geçtiği belli olmayan; sonra az bir ara ile uzun ve keskin, buna ilâve iki kısa dizeden ibaret iki ayrı düdük çalmıştı... Selâmi kaptan dikildi, dirildi ve Dilâra hanıma baktı. Dilâra hanım düşmemek için buruşuk elini Selâmi kaptana uzatmıştı. Şakır şakır dökülen göz yaşlarının arasından gülen titrek dudakları, titreyen sesiyle, üç annenin sevecenliği yüklenmiş olarak kararlıca, net bir şekilde; - “ Seni seviyorum...Kahve...Orta olsun ” diyebildi . Her ikisi de bir şeyler olduğunu ama ne olduğunu anlayıp da anlasam mı daha iyi anlamasam mı daha iyi kararsızlığında olan Çiğdem’ e koştular. Sarıldılar...sarıldılar...sarıldılar... Buluştuklarında bahçenin ortasında bir yerlerde idiler. Bir tek Ricardos yabancıydı ama, o da genlerinden olsa gerek aynı hissediyordu. Kimin kime sarıldığı, ne için çığlık attığı belli değildi. Hikâyeler anlatıldı. Dualar edildi. Kimse uyuyamıyordu. Gün ağardığında Çiğdem ve Melih, ailenin sessiz onayını almış halde beraber uyumak üzere odalarına çekildiler. Melih ve Çiğdem, bir daha hiç ayrılmadılar... Uzun bir beraberlikten sonra çok az bir ara ile hayatlarını kaybettiler. Bu sefer önce Çiğdem terk etmişti... Mezarları, Selâmi kaptan ile Dilâra hanımın mezarlarının hemen yanı başında, bu gün artık bir Denizcilik eğitim merkezi olan, Derya ve Ricardos The TURK çiftinin idaresinde olan, Villa “ Kaptanlar ve Kadınları ” nın bahçesinde, buluştukları kerterizin tam üstündedir... |