www.sizedebiyat.com SiZedebiyat

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD

KUŞ AKLI

- “ Gümüştüy.. hangisi? Ben senin sırdaşınım biliyorsun. Neler paylaştık seninle... Haline çok üzülüyorum. ”
- “ Üzülecek bir şey yok, Altıncıhis. Senden bir şey saklamıyorum. Keyfim yok yalnızca. ”
- “ Yıllardır beraberiz. Bakışından, kaçacağın yönü bilirim ben. Seni bu hale getiren delikanlıyı göster bana, haydi! Hımm... Bozbaş mı? Bak!.. Buraya, Yanardöner’le birlikte sana bakıyor? ”
- “ Hayır, hayır! O iki sıradanı mı yakıştırdın bana? Hay Allah! Nerden çıkardın bu erkek konusunu şimdi? ”
- “ Günlerdir midene bir şey indirmedin. Sesin soluğun kesildi. Neşesizsin. Sabahları nedensiz şarkı söyleyip hepimizi uyandıran, bülbül kıskandıran sesine ne oldu? Hadi anlat bana doğrusunu, Morbakış mı? ”
- “ Hayır! Şu anda, burada binlerce erkek var? Sezonla birlikte binlercesi daha gelecek bu kıyıya. Hepsini sayacak mısın? ”
- “ Hayır, ama artık senin de bir yuva sahibi olup çoluk çocuğa karışman gerek. Her şeyin var; kimsede olmayan narin kadifemsi tüylerin, çekici kanatların, doğuştan sürmeli minik böğürtlen gözlerinle bir dilbersin. Gümüş rengin tüm erkeklere doğal bir çağrı görevi görüyor. İyi bir avcı, becerikli bir yuva kurucusun. Usta bir uçucusun. İnsanlar senin ötüşünden beste yapıyorlar. Sesin, erkek dişi demeden herkesi etkiliyor. Eksik bir şey yok sende. İstediğin erkeği elde edersin. Hem, ev kırlangıçlarının soyunu devam ettirmemiz gerekli.”
- “ Şeyyy, doğal olarak ben de istiyorum bir yuva kurmayı. Küçükleri beslerken seni kıskanıyorum bazen. Karınları doyunca öyle hoş ötüşleri var ki… Ben… ben, şey, yani, aman Altıncıhis! Çok acımasızsın! Sıkıştırdın beni… Peki! Sıkı dur; Altınkanat. ”
- Haa? Hani şu sürekli oturan? İyi de o bir kum kırlangıcı? Aramıza sonradan katıldı. Hem sizi hiç beraber yan yana tutunmuş görmedim. Sen bir yere tutunuyorken o hiç yanına gelip takla atmıyor, dalı çevreleyip sana kur yapmıyor. Topladığı çeşitli doğa kırıntılarını getirip yanına bırakmıyor. Şarkı söyleyerek daire çizmiyor etrafında. Gerçi sarı göğsü, uzun çatallı kuyruğu, top başı, hoş dinamik yapısıyla yakışıklı sayılır. Usta bir uçucu olduğundan o adla çağırılıyor, değil mi? Hep oturuyor ama… hiç çalışmıyor. Kimsenin yanında tutunduğu görülmemiş. Nasıl oldu böyle? ”
- “ Epeyce önceydi; hani, kışı değişiklik olsun diye Angola’ da geçirdiğimiz yılın sonuydu. Buraya gelmek için hareket etmiştik. Mısır semalarında, Madagaskar’ dan gelen kum kırlangıçları kolonisiyle karşılaşmıştık. Az daha çarpışıyorduk bununla. Göz göze geldik. Nedendir bilmem, gülümsedim. Sadece gülümsedim! Daha fazla değil! Sonradan öğrendiğime göre, yazı geçirmek için Arnavutluk’ taki Sazan adasına giderlermiş. Bu seninki, bir müddet ortadan uçtu. Hem bizim koloniyi hem de kendi kolonisini kontrol altında tutacak bir açıdan süzülüyordu. Sonra kolonisine doğru yöneldi. Birileriyle bir şeyler konuştu, ... ”
- “ Sen nasıl gördün arkayı peki? ”
- “ Amaaan, sende! Canım, yalnızca şöyle bir dönüp bakmıştım. Merak işte! Konuştukları, buna itiraz eder gibiydi. Bu kararlı görünüyordu. Sonra, yani bana vedalaşma gibi gelen o sahneden sonra, dosdoğru kolonimizin lideri Büyükötücü’ ye uçtu. Katılma izni aldı herhalde? Buraya kadar beraber uçtuk. O günden bugüne etrafımda bir daire bile atmayan bizimki, koloninin büyük beğenisi sonucu şimdiki adını almasına neden olan bir dizi inanılmaz figürlerle, eşsiz bir uçuş gösterisinde bulundu. Sen de vardın o uçuşta. Hatırlamadın mı? Üzülme, doğal; Şu andaki eşin, Kızılgerdan’ a cilve uçuşu yapmakla uğraşıyordun. Neyse, yol boyunca uçarken, çeşitli böcekler yakalayıp çok şık bir şekilde gagama ikram etti. Siper olup sarkıntılıkları önledi. Yaklaşanlara geçit vermedi. Bozbaş ve Yanardöner' le kavga etti; benim için! Durmaksızın konuştuk. Esprili ve akıllı. Davranışları ve tutumu güven verici.Yorulduğumda, sırtına tutundurttu. Uzun bir süre öylece uçtuk. Olağanüstü bir deneyimdi. Karaya varınca, birden kayboldu. Otururken görüyordum hep. Bizim yuvanın, göz görüşü uzaklığında bir yerlerde oturur hep. Hep bakar! Hiç konuşmaz! Bakışlarındaki anlam bence belli; ama, dediğin gibi, hiç yaklaşmıyor. Hiçbir şey teklif etmiyor. Galiba, o beni seviyor ama, beni istemiyor! Bunu anlamak olası değil... Garip bir durum. Seven, ister diye bilirim. Aklım ermiyor; ne yapacağımı bilmiyorum...”
- “ Seviyorsun galiba? ”
- “ Galiba...”
- “ Hayret bir şey, Gümüştüy! Dünyanın en güzel, en yüce duygusunu itirafta çekingenlik! Güvenilir olduğunu ve seni koruyan davranışlarda bulunduğunu, kıskandığını söyledin. Haydi, durma; git yanına! Konuş! Canının sıkıldığını ve gezmek istediğini söyle. Belki açılır sana, uçarken...”

Gümüştüy düşündü ve Altıncıhis’ sin dediğini dinlemeye karar verdi. Altınkanat’ ın bulunduğu suvatta buluştular. Altınkanat, Gümüştüy’ ün geldiğini görmüştü. Şaşırdı ama çok sevindi. Her ikisinin de heyecandan tüyleri titriyordu. Bununla beraber, Altınkanat’ ın canı bir şeye sıkılmış gibiydi. Gümüştüy, arkadaşının dediğini aynen uyguladı. Uçmaya başladılar. Usta uçucu Altınkanat, nedense bir türlü heyecanının, sevgisinin, ilgisinin karşılığı, herkesin iyi bildiği uçuş gösterisinde bulunmuyor; hiçbir ipucu vermiyordu. Doğal olarak Gümüştüy’ ü de kısıtlıyordu bu tutum. Sonunda, kadınsal içgüdüsünü kullanan Gümüştüy bir kez daha denedi:
- “ Yakında birtakım değişiklikler olabilir hayatımda Altınkanat. Başka bir koloniye de katılabilirim. Sen ne yapacaksın?”
- “ Nasıl yani? Sen gidince mi? Bunu hiç düşünmemiştim. Sanki, hiç ayrılmayız gibi geldi bana! ”
- “ Biz hiç birleşmedik ki ayrılalım! Sen suvatta, ben kayadaki oyukta. Bir dalda dahi yan yana gelmedik; gelemedik! ”
- “ Seni daha fazla üzmeye hakkım yok. Şansı, kaderi daha fazla zorlamanın da bir anlamı yok. Senden ayrılması çok güç gelecek bana. Ne yaparım bilemiyorum…”
- “ Sen, sen galiba ağlıyorsun Altınkanat? ”
- “ Evet! Evet! Seni seviyorum, hem de çok…”
- “ Peki bunca zaman? Yani, niye hiç belli etmedin? Nasıl yani? Şaka mı? ... O halde? ”
- “ Beni istemezsin diye korkuyordum hep...”
- “ Ne demek bu? Nerden çıktı? Neler oluyor? ”
- “ Görmek mi istiyorsun? Bak o zaman! ”  diye hıçkırdı Altınkanat. Ters uçuşa geçmişti. Sırtüstü döndüğünden, tüyler geriye yatmış, bütün çıplaklığıyla karnı açığa çıkmıştı. Her şey çok açık görülüyordu… İki ayağının, ikisi de yoktu…

 

... “ Kule... kule… dikkat! Alfa-Tanga-Alfa bir iki sekiz üç konuşuyor. Rota sıfır bir beş şafak. Helikopter uçuşu, saat sıfır beş yüz on altı. Az aşağıda garip şeyler oluyor. Anamur, Mahmuriye kalesi üstünden karaya girmek üzereyiz. İki tane kuş!... Kırlangıç galiba. Biri deli gibi ön cama gelip geri dönüyor. Şu, sarı göğüslü, top başlı, çatal kuyruklu olanı... Sonra gidiyor, matkap dönüşü pikeyle aşağıdaki gümüşi kuşla buluşuyor; dans eder gibi yapıyorlar. Sonra, öteki sarı göğüslünün sırtına tutunuyor ve iskele tarafıma tırmanıyorlar; camın hemen yanından bize bakıp, aynı hızla seyrediyorlar. Hayır! Hayır! Asla! Korkmuyorlar; sanki gülüyorlar… Sanki, sanki bir şey söylüyor; sanki, sanki, sanki..., bir şey paylaşmak istiyorlar… Hiç böyle bir şey görmedim kule! Bu ne olabilir kule?

:  Alp ARPAD, Ankara, 14.02.2002, 05:27                                                                                             Diğer Bir Öykü için

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt