|
- “ Gümüştüy..
hangisi? Ben senin sırdaşınım biliyorsun. Neler paylaştık seninle... Haline
çok üzülüyorum. ” - “ Üzülecek bir şey yok, Altıncıhis. Senden bir şey
saklamıyorum. Keyfim yok yalnızca. ” - “ Yıllardır
beraberiz. Bakışından, kaçacağın yönü bilirim ben. Seni bu hale getiren
delikanlıyı göster bana, haydi! Hımm... Bozbaş mı? Bak!.. Buraya,
Yanardöner’le birlikte sana bakıyor? ” - “ Hayır, hayır! O
iki sıradanı mı yakıştırdın bana? Hay Allah! Nerden çıkardın bu erkek
konusunu şimdi? ” - “ Günlerdir midene
bir şey indirmedin. Sesin soluğun kesildi. Neşesizsin. Sabahları nedensiz
şarkı söyleyip hepimizi uyandıran, bülbül kıskandıran sesine ne oldu? Hadi
anlat bana doğrusunu, Morbakış mı? ” - “ Hayır! Şu anda,
burada binlerce erkek var? Sezonla birlikte binlercesi daha gelecek bu
kıyıya. Hepsini sayacak mısın? ” - “ Hayır, ama artık
senin de bir yuva sahibi olup çoluk çocuğa karışman gerek. Her şeyin var;
kimsede olmayan narin kadifemsi tüylerin, çekici kanatların, doğuştan
sürmeli minik böğürtlen gözlerinle bir dilbersin. Gümüş rengin tüm erkeklere
doğal bir çağrı görevi görüyor. İyi bir avcı, becerikli bir yuva kurucusun.
Usta bir uçucusun. İnsanlar senin ötüşünden beste yapıyorlar. Sesin, erkek
dişi demeden herkesi etkiliyor. Eksik bir şey yok sende. İstediğin erkeği
elde edersin. Hem, ev kırlangıçlarının soyunu devam ettirmemiz gerekli.” - “ Şeyyy, doğal
olarak ben de istiyorum bir yuva kurmayı. Küçükleri beslerken seni
kıskanıyorum bazen. Karınları doyunca öyle hoş ötüşleri var ki… Ben… ben,
şey, yani, aman Altıncıhis! Çok acımasızsın! Sıkıştırdın beni… Peki! Sıkı
dur; Altınkanat. ” - Haa? Hani şu sürekli
oturan? İyi de o bir kum kırlangıcı? Aramıza sonradan katıldı. Hem sizi hiç
beraber yan yana tutunmuş görmedim. Sen bir yere tutunuyorken o hiç yanına
gelip takla atmıyor, dalı çevreleyip sana kur yapmıyor. Topladığı çeşitli
doğa kırıntılarını getirip yanına bırakmıyor. Şarkı söyleyerek daire
çizmiyor etrafında. Gerçi sarı göğsü, uzun çatallı kuyruğu, top başı, hoş
dinamik yapısıyla yakışıklı sayılır. Usta bir uçucu olduğundan o adla
çağırılıyor, değil mi? Hep oturuyor ama… hiç çalışmıyor. Kimsenin yanında
tutunduğu görülmemiş. Nasıl oldu böyle? ” - “ Epeyce önceydi;
hani, kışı değişiklik olsun diye Angola’ da geçirdiğimiz yılın sonuydu. Buraya
gelmek için hareket etmiştik. Mısır semalarında, Madagaskar’ dan gelen kum
kırlangıçları kolonisiyle karşılaşmıştık. Az daha çarpışıyorduk bununla. Göz
göze geldik. Nedendir bilmem, gülümsedim. Sadece gülümsedim! Daha fazla
değil! Sonradan öğrendiğime göre, yazı geçirmek için Arnavutluk’ taki Sazan
adasına giderlermiş. Bu seninki, bir müddet ortadan uçtu. Hem bizim koloniyi
hem de kendi kolonisini kontrol altında tutacak bir açıdan süzülüyordu.
Sonra kolonisine doğru yöneldi. Birileriyle bir şeyler konuştu, ... ” - “ Sen nasıl gördün
arkayı peki? ” - “ Amaaan, sende!
Canım, yalnızca şöyle bir dönüp bakmıştım. Merak işte! Konuştukları, buna
itiraz eder gibiydi. Bu kararlı görünüyordu. Sonra, yani bana vedalaşma gibi
gelen o sahneden sonra, dosdoğru kolonimizin lideri Büyükötücü’ ye uçtu.
Katılma izni aldı herhalde? Buraya kadar beraber uçtuk. O günden bugüne
etrafımda bir daire bile atmayan bizimki, koloninin büyük beğenisi sonucu
şimdiki adını almasına neden olan bir dizi inanılmaz figürlerle, eşsiz bir uçuş
gösterisinde bulundu. Sen de vardın o uçuşta. Hatırlamadın mı? Üzülme,
doğal; Şu andaki eşin, Kızılgerdan’ a cilve uçuşu yapmakla uğraşıyordun.
Neyse, yol boyunca uçarken, çeşitli böcekler yakalayıp çok şık bir şekilde
gagama ikram etti. Siper olup sarkıntılıkları önledi. Yaklaşanlara geçit
vermedi. Bozbaş ve Yanardöner' le kavga etti; benim için! Durmaksızın
konuştuk. Esprili ve akıllı. Davranışları ve tutumu güven
verici.Yorulduğumda, sırtına tutundurttu. Uzun bir süre öylece uçtuk.
Olağanüstü bir deneyimdi. Karaya varınca, birden kayboldu. Otururken
görüyordum hep. Bizim yuvanın, göz görüşü uzaklığında bir yerlerde oturur
hep. Hep bakar! Hiç konuşmaz! Bakışlarındaki anlam bence belli; ama, dediğin
gibi, hiç yaklaşmıyor. Hiçbir şey teklif etmiyor. Galiba, o beni seviyor ama, beni istemiyor! Bunu anlamak olası değil... Garip bir durum. Seven,
ister diye bilirim. Aklım ermiyor; ne yapacağımı bilmiyorum...” - “ Seviyorsun galiba?
” - “ Galiba...” - “ Hayret bir şey,
Gümüştüy! Dünyanın en güzel, en yüce duygusunu itirafta çekingenlik!
Güvenilir olduğunu ve seni koruyan davranışlarda bulunduğunu, kıskandığını
söyledin. Haydi, durma; git yanına! Konuş! Canının sıkıldığını ve gezmek
istediğini söyle. Belki açılır sana, uçarken...”
Gümüştüy düşündü ve
Altıncıhis’ sin dediğini dinlemeye karar verdi. Altınkanat’ ın bulunduğu
suvatta buluştular. Altınkanat, Gümüştüy’ ün geldiğini görmüştü. Şaşırdı ama
çok sevindi. Her ikisinin de heyecandan tüyleri titriyordu. Bununla beraber,
Altınkanat’ ın canı bir şeye sıkılmış gibiydi. Gümüştüy, arkadaşının
dediğini aynen uyguladı. Uçmaya başladılar. Usta uçucu Altınkanat, nedense
bir türlü heyecanının, sevgisinin, ilgisinin karşılığı, herkesin iyi bildiği
uçuş gösterisinde bulunmuyor; hiçbir ipucu vermiyordu. Doğal olarak
Gümüştüy’ ü de kısıtlıyordu bu tutum. Sonunda, kadınsal içgüdüsünü kullanan
Gümüştüy bir kez daha denedi: - “ Yakında birtakım
değişiklikler olabilir hayatımda Altınkanat. Başka bir koloniye de
katılabilirim. Sen ne yapacaksın?” - “ Nasıl yani? Sen
gidince mi? Bunu hiç düşünmemiştim. Sanki, hiç ayrılmayız gibi geldi bana! ” - “ Biz hiç
birleşmedik ki ayrılalım! Sen suvatta, ben kayadaki oyukta. Bir dalda dahi yan yana
gelmedik; gelemedik! ” - “ Seni daha fazla
üzmeye hakkım yok. Şansı, kaderi daha fazla zorlamanın da bir anlamı yok.
Senden ayrılması çok güç gelecek bana. Ne yaparım bilemiyorum…” - “ Sen, sen galiba
ağlıyorsun Altınkanat? ” - “ Evet! Evet! Seni
seviyorum, hem de çok…” - “ Peki bunca zaman?
Yani, niye hiç belli etmedin? Nasıl yani? Şaka mı? ... O halde? ” - “ Beni istemezsin
diye korkuyordum hep...” - “ Ne demek bu?
Nerden çıktı? Neler oluyor? ” - “ Görmek mi
istiyorsun? Bak o zaman! ” diye hıçkırdı Altınkanat. Ters uçuşa geçmişti.
Sırtüstü döndüğünden, tüyler geriye yatmış, bütün çıplaklığıyla karnı açığa
çıkmıştı. Her şey çok açık görülüyordu… İki ayağının, ikisi de yoktu…
... “ Kule...
kule… dikkat! Alfa-Tanga-Alfa bir iki sekiz üç konuşuyor. Rota sıfır
bir beş şafak. Helikopter uçuşu, saat sıfır beş yüz on altı. Az aşağıda
garip şeyler oluyor. Anamur, Mahmuriye kalesi üstünden karaya girmek
üzereyiz. İki tane kuş!... Kırlangıç galiba. Biri deli gibi ön cama gelip
geri dönüyor. Şu, sarı göğüslü, top başlı, çatal kuyruklu olanı... Sonra
gidiyor, matkap dönüşü pikeyle aşağıdaki gümüşi kuşla buluşuyor; dans eder
gibi yapıyorlar. Sonra, öteki sarı göğüslünün sırtına tutunuyor ve iskele
tarafıma tırmanıyorlar; camın hemen yanından bize bakıp, aynı hızla
seyrediyorlar. Hayır! Hayır! Asla! Korkmuyorlar; sanki gülüyorlar… Sanki,
sanki bir şey söylüyor; sanki, sanki, sanki..., bir şey paylaşmak
istiyorlar… Hiç böyle bir şey görmedim kule! Bu ne olabilir kule? |