www.sizedebiyat.com SiZedebiyat

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD

GECENİN ESAS SAHİPLERİ

Sabahçı kahvehaneleri günümüzde yok artık. Anlamını aldığı mermer kelimesinin tam tersine, Marmara' nın kadife sabahlarına ve pamuk akşamlarına, iki kenarında harmanlanmış ıhlamur ve manolya ağaçlarının arasından bütün güzellikleriyle  sahip olabileceğiniz dikeylemesine bir Nuri  Nimet sokağı vardı; tabii eski İstanbul' da. Derler ki; Nuri ile Nimet, olmayan bu sokağın en ucunda ve önlerindeki minik koya dönük, günlerce el ele omuz omuza oturup seyrederlermiş. Onları seyretmesi de o denli hoşmuş ki; rahatsız etmemek için, herkes bir ağaç dikerek yerini sahiplenmiş, sonradan her ağacın sağına soluna bir ev yapınca sokak kendiliğinden oluşmuş ve adını almış. İşte tam Nimet ile Nuri' nin oturduğu yerde, sokağa ve koya aynı anda cepheli bir sabahçı kahvesi vardı...

Akşamüstü akşama geçerken ocakçıyı hüzün kaplar ama yola çıktığında da ocağını özlemiş gibi gittikçe hızlanan adımlarıyla, onlara o emri  bir türlü vermeyen beyni ve ayakları arasındaki inanılmaz bir çekişmeye zevkle tanıklık ederdi. Kendisine " Garson " dedirtmeye özen gösteren çay dağıtıcısı da ustası ile aynı duyguları taşıyordu. Ocakçı Salih ve Garson Remzi aynı anda girerdi " KAHVEHANE HALİS ” e. İkisi de gündüzcüleri kıskanırken duydukları küçümsemeyle birbirlerine gülümserlerdi;

- “ Günaydın ağabey ”

- “ Günaydın Garson oğlum ”

Gece yarısına kadar bütün konuşmalarını yapmışlardı işte! Salih, " Oğlan hâlâ ümitli! Sanki yarın  kendi kahvesini açacak! Oradan langırtlarla dolu salonuna sıçrayacak, bir öte adım şehrin bütün semtlerinde birer acente. Gelsin atlar, yatlar, katlar. Sonra da kızlar! Ulan biz bu boya, bu cüsseye rağmen otuz senede ancak ocakçı olabildik. Kırk beşinden sonra da yeni yetme gibi heyecan yapacak halimiz yok. Akıllanmadı daha bu! Yüzü hala gülüyor! " dedi içinden. Sıkıntılı eliyle sıvazladı, buruşmaya başlamış alnını, gür kaşını ve kıvırcık saçını. Remzi, saygıyla yol verdi ocakçıya; " Yine Gül Ablamla itişmişler! İnşallah çocuklara yüklenmemiştir. Bunların anlamadığı herif ocakçı! Kazandığı belli. Eee, gündüz de eteğinin dibinde! Çocuklar dışarıda! Ne diyor film? Kavga yok, seviş. Daha ne? Kendisi de sanki Selma GÜNERİ’ de, Salih’ in aşkına evinin kadını olmuş! Git sende çalış. Bırak, adam belki bir yer açar ileride. Allah büyük! ” diye düşündü. Camın kenarına yan yana oturdular. Salih kurnazca gülerek gündüzcü makamdaşına seslendi:

- “ Niyazi ustam, dökmeden evvel, ziyan olmasın hani, ver bakiim bozuk bi şi.

Tabakta ıslak istemem ha! ”

- “ Hösst! Oğlum bak son ürünümde ilki gibidir. Sıradadır beni bilenler... ”

- “ Beni bilmiyorlar daa, onun için! ” diye kesti Salih.

- “ Tanısalardı akşamları iş yapamazdınız, moruk! Beş on mecburcuyla sabahı

ediyorsunuz! Ben akşama döneyim, kapalı gişe oynarız... ”

Remzi gördü ya Salih'ten, sazı kaptı hemen;

- “ Oğlum Şeref, sabah on dakika erken gel de, temizlik öğreteyim sana. Bu arada adam gibi çayın var da başarabiliyorsan dökmeden getir. Hadi vınla! ”

- “ Tövbe tövbe. Ben senden daha kıdemliyim oğlum. Sahneye ilk çıktığında arkadan biz ittik seni. Talaşı görünce marangozu sormuştun! Süpürgeyi, solmuş çiçek sanmıştın angut! ”

- “ Normal evlat! Hayat şartları itti beni yola. Yoksa, sen şu anda benim elemanım olarak eziliyodun oğlum! ”

- “ Niyazi ağbi, ben çıkıyorum izninle. Bu aslını inkâr edip, kente yabancı düşen kıroyla başım derde girecek şerefsizim! ”

- “ Al ulan önlüğü Salih! Ben de çıkacağım. Hesap kasada. Benim tayfa haklı! Gece canavar kesiliyorsunuz. Gündüzleri de sanki madama? Kahvaltıyı da, yatağa getirtseydin bari! ”

Masalardaki üç beş kırık müşteri  keyiflenmiş gülüyordu. Rollerdeki Zeki ve Metin itişmesinin öncü örneği bu motif, Halis’ in elle tutulmaz, gözle görünür ama değişmez melodili ılık aksesuarıydı. İyi ki kahvehanenin sahibi yoktu. Belki sataşma sahneleri bu kadar canlı yaşanamazdı. Ekrem bey artık iyice yaşlanmış, bu güvendeğer adamlarına bırakmıştı her şeyi. Canı sıkıldığında gelir, bol telveli kahvesini içer, hesabı alır ve giderdi. Ufak tefek sapmalarda da " Yüksek Ökçeli Nalınlar " ı oynuyordu. Bir yıl arayla mühendis çıkan iki oğlunun işi, hemen hemen tek düşüncesiydi.

Gece ilerliyordu. Elli bir, Pişti, Blum, Remici’ ler çekilmiş, gecenin esas sahipleri bekleniyordu. İşte, bunlar çekiyordu Salih' i. Oyun oynamak için gelmezlerdi. Sığınırlardı. Geceler; felsefeyle, psikolojiyle, tavus kuşunun kanatları kadar renkli geçen saatlerle örülürdü. Sıkıcılıkları da vardı. Oranladığınızda azınlıkta kalırdı. Salih sığınağın efendisi idi. “ Büyüklük vermektedir ” derdi. Büyüklük uğruna Salih verirdi. İşte ne bileyim çayın en iyi yapılmasından tutun da verebildiği her şeye kadar. “ Kahvehane Halis ” in her bir parçasına ayrı bağlı olduğunu hissederdi. Çalışmanın en zevkli anları, gecelerdeki bu ayrıntılardaydı.

Bu arada Remzi, ıslattığı talaşla yerleri tozutmadan süpürmüştü. İnsanların yüklendikleriyle beraber daha da ağırlaşarak üst üste eklenen yüklerini yıllardır çeken yer tahtası meşeler, bütün güzel yüzüyle meydana çıkmıştı. Cilasız, aşındırılmış, ara sıra can acısıyla söylenseler de insanda saygı uyandırıyorlardı. Dış yüzeydeki kaplama arkadaşları çeşitli zorluklara göğüs gerse de aşı boya ile renklendirildiklerinden herkesin ilgisini çekmek dertlerini unuttururdu. Aslında güçsüzlüklerini her fırsatta onaylayanlardan gelen haksızlıklara ve yedikleri tokatlara karşın onlara yardımcı olmaya devamda kusur eylemeyen masa kardeşleriyse kötü boyanmış sandal örneği, sürekli komşuları denizin mavisiyle şirin ve günahsız duruyorlardı. Her biri değişik zamanlarda, farklı hayranları tarafından armağan olarak çalışılmış vitraylar  Halis' in çerçeveler üstündeki lombozlarını meydana getiriyordu. Camlar, müşteri ile mehtap arasına girmemeye özen gösterecek şekilde temizdi.

Her şey yolundayken, Garson, biri bozuk diğeri kağıt paralar için iki küçük cepli önlüğünü pantolon cebinden yelpazeleyince, çıkan şakırtılar Salih' e içerisinin tenha olduğunu anlattı. Remzi gözlerini yıldızlara, kulağını denizin kıyıyla sevişmesinin ipucu faş faşlara dikmişti. Beklenir ki; hiç bir taşıtın, onu hiçbir zaman götürmeyi kabul etmeyeceği, hayat sayfalarının ucuz olmayan banliyölerini ziyaret ediyordu. Açık kapıdan içeriye randevusuz kabul gören ıhlamur kokusu, tavşan kanının  kokusuyla karışınca insanın bulunduğu yerde kalabilmesi zaten olanaksız bir hal alıyordu...

- " Remziüü! çayını iç oğlum! " deyip, kendi emeği çayını yudumladı Salih.

- " Sağ ol ağabey " dedi Remzi ve izin alırmışçasına çöktü masaya.

- “ Yahu Remzi, sen on dokuzundasın değil mi? Ortayı bitirmiştin galiba? ”

- “ Evet ağabey! Liseye devam edemedim. Ana, baba gidince.... ”

- “ Rahatsın değil mi tek göz odada, o Karslı çocukla? ”

- “ O da benim gibi gariban ağabey. Öğretiyoruz şimdilik. Dinliyor, akıl erdirmeye

çalışıyor. Aman! romanımı okurken sessiz kalsın da tek... ”

- “ Haa, anladım! Romanlardan dolayı Garson demek ki, ha? ”

- " Filmleri de unutma ağabey! " diye döküldü cevap, Remzi' nin sinsice tek yay haline getirdiği dudağından.

- “ Hep yabancıları seçiyorsun, ne anlıyorsan? ”

- “ En azından... senin anlayacağın... adamlar daha bir güzel, yani saçı başı, giyinişleri. Hem Türkçe' yi bizden daha iyi konuşuyorlar! ”

- “ E, doğal, adamlar yurtdışı görmüşler. Oralarda bir başka. Peki sonra? Ne olacak sonra, yani ileride? ”

- “ Hiç... seneye askerlik.... sonra belki ufak bir ocakla başlarım, sermaye bulursam. Ya da yurtdışında bir garsonluk ayarlarım belki... ”

- " Hııı... Doğru... Güzel... " dedi Salih, dalgın bir iç geçirmeyle...

İçeriye, elinde erken baskı Akşam gazetesiyle ajan Selim girdi. Her zamanki gibi orta karar giyinmişti. Sabaha kadar oturur çevreyi kolaçan ederdi. Polis olduğu bilinmesin isterdi de alışkanlık olacak hep sinsi yapardı. Onu tanımadık ama alışıldık bir pejmürde takip etti. Şimdi bu altı saatte iki çayla idare ederdi. Biri uykudan önce, diğeri uyanınca. Açık kapının nerede olduğunu soran bir sarhoş eskisi ben önemsiz bir belayım der gibi patlattı bombasını. Bu sıcakta sahlep sordu. Olmadığını anlayınca kahvehanenin tansiyonunu yükseltecek efe denemelerine giriştiyse de sonunda, pavyondakilerin insafa gelerek cebinde bıraktıkları artıklarla bir kahve içmeye lütfen rıza gösterdi. Sinan bey geldi, saat üçe doğru. Anlaşilân Nebahat hanımla bir sürtüşme sonucu, kesin dönüş yapmaya karar vermişti. Diğer bilmem kaç binincide olduğu gibi, yine geri dönmeyecekti! Sabah olduğunda Nebahat hanıma acır, dayanamaz ve erkeklik onda kalırdı. Allah için, Nebahat yengenin de bir kaç kez ayağına geldiği olmuştu.

- " Salih! " diye gürledi. " Remzi' ye söyle de açsın şu Siera' yı! " hemen yanı başındaki Remzi' yi işaret ederek. "Garsonluktan hizmete zaman ayırabilirse! “ Remzi yüklenici rolünü üstlenmiş ve susuyordu.

- “ Sinan abi. Lambası yanmış, transistorları yakmış. Yarın tamire gidecek. Hem bu saatte yayın yok ki Orta Dalga' da!

- “ Olsun. Uzun' da var. Hem Orta veya Kısa Dalga' dan yabancıları dinlerdik. E, anlat bakalım o zaman... ”

Birazdan iyi bir aile çocuğu ve parasız olduğu anlaşilân bir delikanlı geldi. Yüzündeki derin anlam taşıdığına inandığı mutluluğu bütüne belli etmeye çalışıyordu. Anlaşilân o ki " Muhabbet Bağı " na girmişti bu gece. İyimser bir tahminle, ilk otobüse kadar buradaydı. Çayını ısmarlarken şöyle bir süzdü Remzi' yi. Bir esir edebilse, kim bilir nasıl aktaracaktı dünyanın en büyük serüvenini! Biraz da yüksek sesle anlatırsa, herkes duyar ve böylece kahraman ilân edilme şansı artardı. Remzi, ustayla delikanlı arasında tarifeliyi oynarken, 1960 model üstü açık, sarı bir Cadillac' tan dertsizliği temsil edercesine inen iki takım elbiseli, şampanya sipariş eder gibi çay istediler. Çayı çok beğendiler. Fazlasıyla para bırakıp ileri gelenlere tavsiye edeceklerini belirtip, gittiler. Gidenler, kalanlara konu olacak ve sabah biraz daha erken gelecekti bu kez. Çekimler herhalde erken bitmişti ki artist Orhan geldi zamanından önce. Otobüsten on kuruş daha ucuz olduğu için ilk tramvayı bekleyecekti. Buraya geldiğinden belli, yapımcı daha paralarını vermemişti. Salih Remzi' yi çağırdı. Son çayını verirken, " paranızın üstü " ağabey diyerek tabağa iki yüz elli kuruş bırakmasını, hesaba yazdığını söyledi. Beşe doğru ameleler damladı. Çaylarını öyle bir içerlerdi ki; aynı köyün birden fazla ağası iş olsun işte diye şehre gelmiş sanırdınız. Yavaş yavaş gün ağarıyordu. Tahta bavullarla Almancılar geldiler. Kapıda hiç biri diğerini tanımamasına karşın, içeride aynı masaya oturup amelelere acıyarak bir bakmaları vardı ki; işte derdiniz, işte Türk insanı bu! Değişime çok zaman ayırmaz; Hemen ilerler! Kendini geliştirir! “ Ulan hamşolar, daha trene bile binmediniz! Aceleniz ne? ” deseniz, cevap vermeyecek! Pala bıyığını sıvazlayıp heh heh he diyecek. Bu arada, Orhan’la aynı tramvayı paylaşacak santralci Sıfır Üç Zehra da nöbetten çıkmış gelmiş, her zamanki ürkekliği ve toplumun ablası edasıyla kapının ağzındaki yerine eğreti oturmuştu. Öylesine bir ürkeklik ki; Abdullah efendinin abdest suyunu verseniz, yine de “ elinize sağlık çok güzel olmuş bu sabah çay ” dedirtecek kadar önemsemez görüşe sahip bir çekingenlik. Allah’ tan Salih’ in demleri artık markalaşmıştı. Böyle davranmak, yeni adıyla 118 operatörünün, artist Orhan' a ciddiyet taşıyan davetkâr ve isterik bakışına engel olmuyordu. Orhan ise, gözlerini ondan ayırmayan ve sonsuza kadar ayırmayacak olan adam rolünü öyle iyi oynuyordu ki! Sonunda, Zehra’ nın emekli maaşının her ikisine de yeteceğine kanaat getirdiklerinde evlendiler zaten... Kurnaz taksi sürücüleri peş peşe akın ettiler. Anında aynı masada toplanıp cemiyetlerini kurdular. Genel kurul toplantısı zannettiklerinden olacak, çaylarını gürültü ile karıştırıyorlar, yüksek sesle çirkinliğe katkıda bulunuyorlardı. Çaylarını ilk hüpletmede, aylardır kurulamayan koalisyonu kurmuşlar, çay bittiğinde ülkeyi düzeltmişlerdi. Salih' ten, vicdanlı olmaları ve yolda ayakta bekleyen sınırlı hesap ödeme zorunluları için, hiç değilse bir saatliğine taksi değil de dolmuş yapmalarını kapsayan nazik öneriyi, azarlanma şeklinde aldıktan sonra dağıldılar. Salih’ in yüzü, ağzından daha çok söylerdi ve bu sefer daha sertti. Nedense, bunlara pek katlanamıyordu artık...

***

Nuri Nimet sokak, 06:3o' a doğru giyinmeye başlamıştı. Çöpçü Kayserili Refet marifetiyle temizlenmiş; çorbacısı Varnalı Hacı Osman, simitçisi Çarşambalı Bilal nedeniyle yeni kokular sürünmüş, koyun hafif meltemiyle kıpırdanmaya başlamıştı. Tanıklık edeceği gün içindeki olaylara hazır, üstleneceği rolün niteliğini kestirmeye çalışıyordu. İşte bundan sonraki iki saat çok zor geçerdi bizimkiler için. Gün, canlanan gürültüsüyle, çirkinlikleri gösteren ışığıyla kendisini belli ediyordu. Salih her açilân yeni günde aynı şeyi düşünür olmuştu. Alışılmış ama katlanarak ağırlaşan ve artık taşıması kolay mı, zor mu olduğu fark etmeyen gerçekler günle beraber su üstüne çıkıyordu. Geceler karanlıktı ve aynen kar gibi gerçekleri örtüyordu; renkleri zıt olmasına karşın! Salih ile Remzi, aynı takımın rakip oyuncularına nöbeti devrederek, diğer yaşamlarına doğru ayrıldılar. Yorgun, mutlu ve endişeliydiler.

- “ Ne geceydi be Salih ağabey? ”

- “ Hepsi birbirinden daha ne gece be Remzi! Oyuncular bazen değişik, olaylar bazen değişik ama yaşananlar aynı! ”

***

Remzi bu kez tek  girdi kapıdan. Ekrem bey patron gibi oturuyordu makamında:

- “ Hoş geldin Remzi. Bu akşam yalnız çalışacaksın. Salih' in karısı hastanede! Salih başında beklemek durumunda.”

- “ Nesi var Gül ablamın? ”    

- “ Önemli bir hastalık! Yüklüce para gerekli. Ne yapayım birader? On dört kişi geçiniyoruz; benim ağır başlı, beyefendi, eski toprak Halis' imin sayesinde. Üüüff, üf! Yoruldum evlat. Yapar mısın? Kalıp yardım edeyim sana? ”

- “ Ustam iyi adam yetiştirir. Ben üstesinden gelirim. Siz rahat olun! ”


Bir süre yalnız çalıştı Remzi. Ustasından ve ablasından  pek haber alamadı. Küçük aksiliklerle beraber, genelde olaysız kapatıyordu akşamları...

***


Salih sigaralığa çıktığında, Ekrem bey ve hanımı ile karşılaştı;

- “ Salih, Gül hanımın yanında Neriman hanım kalacak bir süre. Sen biraz dinlen. Hadi yanına gidelim, ben de bir geçmiş olsun diyeceğim. Sonra beraber çıkalım da, telvesi ağır tadalım bir yerde... ”


Salih duygulanmıştı, doğrusu ret edecek gücü de kalmamıştı...


Hastaneden uzaklaşıp Harem' e, Şairler Kır Kahvehanesi’ ne gittiler. Zeki MÜREN eşsiz sesi, Allah vergisi taklit edilemez üslubu ile muhteşem bestesi “ Beklenen Şarkıyı ” söylüyordu. Salih'e “ Beklenen Son ” gibi geldi bu yeni şarkı. Salih her türlüsünü düşünmüştü. Hesaplarının içinde o da vardı.
 

- “ Doktorla konuştum Salih. Yirmi yedi bin lira bulunursa, gerisini onlar hal edecek. Gül hanım iyileşecek... ”

- “ Biliyorum! ” dedi Salih. Geriye dönüşü olanaksız, tek yönlü tünelde yürüyor gibiydi. Tünelin ucunu göremiyor, yalnızca gidiyor ve gidiyordu. Sel, arkadan çok daha hızlı geliyordu. Çaresizlik bu muydu?

    
- “ ... Oğlanların ikisi de işe girdi Salih. Hem de beş yıllık noter sözleşmesi ile. Askerliği de kapsıyor. Onları evlendireceğiz, unutma! ”


Salih bağlantıyı kurmaya çalışıyor, kuramıyordu. Adam yaşlandı ve bunadı. Gül' ü de severdi ya, üzüldü, tık etti! Eski acılarını hiç eden yeni bir acıyla ne yapacağını bilemez bir durumdayken, Ekrem beyin çocukları... Sabır Ya  Rab!... Susmuyordu da;


- “ Neriman Hanımla konuştuk! Sizde bizle beraber yaşlandınız. Neriman, senin daima bana sadık kaldığını anımsattı. Onun ailesinden artanlarına, benim kirli çıkını ekledik; bir de baktık ki biz oldukça zenginiz bile! Oğlanlar; “ Baba sen bizi düşünme, Salih ağabey olmazsa sen yapamazsın ” dedi; doğru! Bize bakacak birisi lâzım. Neriman Hanım ile karar verdik. Halis' i artık sen işleteceksin. Gelirinin artması gerekli senin. Aydan aya, bana kiramı ve payıma düşen harçlığımı verirsin. Orayı burayı gereksiz değiştirmeyeceksin. Halis' i bu yaştan sonra rahatsız etme! Takıma iyi bakacaksın, ona göre! Al şu otuz bin lirayı! İki veya üçe badana boya yaptır, kırığı eziği düzelt. Gerisi yedek akçe olarak sende kalsın, transfer ücreti, anlarsın ya! Ha bak, söylemedi deme; çayımı içer, paramı da öderim! İşine gelirse... ”


Salih ağlamayı anımsamayı denedi. Oturdu, kalktı, oturdu... Denize baktı; çevirdi başını şairlere; kimi yerde kimi gökte, hepsi kendi dünyasındaydı. Salih’ in şiirini okumaya niyetli değillerdi. Tepeleri, çamları süzdü. Anlamsızca gökyüzünü taradı. En sonunda, göz yaşları boğulmaya benzer kahkahasına eşlik etmeye çalıştı.

 “ Ulan! ” dedi içinden: “ Şu bizim beyefendilikten emekliye ayrılmayı bir türlü kabul etmeyen Derya Bey gibi içerden ölürken, dışardan doğmayı bir türlü öğrenemedim gitti! ”

Öptürmeyeceğini bildiği halde, elini öpmeyi denedi Ekrem Beyin. Ekrem bey sadece sarılmayı kabul etti. Sarıldılar birbirlerine, baba-evlat ve kardeşten öte…

***


Remzi içeri girdiğinde, şehre henüz geldim bir tip, kendisini güler yüzle karşıladı. ” Maraba abey, çay mı vereh ” diye hömkürüp, İstanbul’ un içine etmeye geldiğini anlatmaya çalıştı. Tam, “ ne diyosun ulan diyecekken ”, ocakta arkası dönük çalışan Niyazi ustayı gördü! Ustaya doğru hamle yaptığı sırada tuvaletin kapısı açıldı, Salih dikleşmiş omuzlarıyla çıktı dışarıya. İlk defa gerçekten gülüyordu; nemlenmekten bir türlü vazgeçemeyen zeytin irisi eşek gözlerinin ta içiyle... Remzi öylesine şaşkındı ki yapacak bir tek şey kalmıştı; Aynen, ortağı tarafından kazıklandığını anlayınca rıhtıma çöken Alene Delone gibi, en yakın masaya attı kendisini. Salih geldi. Kucaklaştılar. Salih, Remzi' nin ilk sorusunu “ iyileşecek ” diye savuşturduktan sonra sabırsızca ekledi;

- “ Askere gitmeyeceksin çocuk! ”

Yüzünde parlak ötesi, insanı insan yapan bir ışıltı vardı. Bir köşede tek başına oturan, üstü eski ama düzgün, temiz yüzlü adamın yanına gittiler:

- “ Öğretmenim, izninizle bir de Remzi öpsün elinizi... “

- “ Öp Hasan Öğretmeninin elini. Bundan böyle, gündüz garsonluk, gece okul! Şeref boşlukları doldurur, tampon yapar. Hissettirmez eksikliğini... Şimdi doğru okula! Kaydını yaptıracak Hasan Öğretmenin. Liseyi birincilikle bitirmezsen hakkımı helal etmem! ” dedi Salih, göz kırparken Hasan Öğretmene. Yetmedi! Nuri Nimet’ e çıkıp, arkasından Remzi' ye bağırdı;

- Çocuk, şu garsonluğu da at bir kenara artık... Okulunu  bitir de adam gibi şef ol !

Kahvehane Halis derin bir soluk aldı. Arkasına yaslandı. Saklı gözyaşlarıyla ihtiyar ihtiyar gülümsüyordu...

:  Alp ARPAD, Ankara, 13.11.2000, 02:05                                                                                  Diğer Bir Öykü için

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt