www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
KÖŞE YAZILARI caddesi
Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Alp ARPAD
İnsan Olmanın Lezzeti... XXXIX
Köşemin ismini, " İnsan Olmanın Lezzeti ” koydum. Hayır, ısrar eden olmadı. İçimden öyle geldi çünkü insan olmak gerçekten lezzetli bir iştir
ÜSKÜDAR ŞEHİR TİYATROSU
|
Anlamlı bir kavşaktadır. Kadıköy' den Üsküdar' a gidişe göre sağa dik açı yokuş aşağı kıvrılan anayola soldan Şemsipaşa ve Harem aralarından katakomp örneği birbirine geçip gelen, buram buram tarih kokulu, üzerinden dar gelirli akan ara sokakların katıldığı bir üç yolun ağzındadır. Daha ucuzu ve daha zevklisi olmadığı için Kadıköy' den bindiğimiz Üsküdar tramvayından aşağıya, sağa doğru doksan derecenin içinde kalan Doğancılar parkının tam karşısına düşen tiyatronun tek katlı şirin yapısını görür görmez, köşeye gelmeden önce atlardık. Tamam işte; o atlayışla, tarihteki birçok ünlü olaya sahne olmuş ( Tarihe en son önemli bir tanıklığı: Mondros Mütarekesinden sonra ülke yer yer İngiliz, Fransız, Yunan işgaline uğradıktan sonra, bu işgaller karşısında vatansever aydınların ortaklaşa yaptıkları ilk iş tehlikenin büyüklüğünü - ciddiyetini - ivediliğini anlatmak için düzenlenen mitinglerin ilklerinden birisi de Doğancılar mitingidir ) bu meydana damgamızı basardık. Eh işte, ilkokul sonu ( o zaman beş yıl ), ortaokul başı ( o zaman üç yıl ) çocuklarının da damga basması o atlayışla olur zaten! O yaşta okul arkadaşları kendi isteğimizle tiyatroya giderdik; Üstelik daha başka seçenekler varken ve oldukça çekiciyken bile!.. Onları da denerdik sonra... Bir çağımız orada geçti. İlkokuldan, üniversiteye kadar... Doğancılar parkının köşesindeki tramvaydan atlayışımız da gelişmemizle birlikte doğal olarak değişime uğradı. Ağırbaşlı atlayışlarımız, tramvayın geliş saati köşede bekleyen dünyanın en güzel sevgilisinin gözlerinin tramvayla çakıştığı saatle de çakışsın diye edilen dualar eşliğindeki geliştirilmiş, çeşitli, yeni figürlerine kavuştu. Atlayamayacak kadar büyüdüğümüzdeyse şehrin yararlı, önemli, zengin ve doğal dekorlarından biri olan tramvaylar Allahtan seferden kaldırılmıştı!.. Strapenteli* dolmuşlardan atlama olanağımız yoktu ama tiyatronun tam karşında durdurduğumuz arabadan, dolmuş parasına limuzinden inişi oynardık. Yeteneği nerden kazandık dersiniz? Karadeniz renkli, Marmara saçlı diğer bir sevgilinin tam arkasında duran ÜST' den. Bazen Moda, Kadıköy, Fenerbahçe sıktığında, arkadaşlarla bilinmeyen sulara yelken açma kararı alırdık. Buluşma ve yeni seferlere çıkma iskelemiz ÜST' ün önüydü. Hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Buna şundan dolayı diye yanıt verecek arkadaşım var mıdır, bilmiyorum? Psikolojik bir nedeni olduğunu sanıyorum; bütün yokuşların en tepesindeydi. Ne tarafa gitmeye karar verirseniz verin, geldiğiniz yön hariç, hep yokuş aşağı inecektiniz. Kolay yani !.. ÜST' ün konumuyla, binasıyla, içiyle, fiziksel bütün yanlarıyla insanı rahatlatan bir yanı vardı. Unutmadan; ÜST, okula ve eve ters istikametteydi.. Geçtiğimiz günlerde tiyatroların hepsine yeniden birer isim verilince, ÜST' ün isimi de Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi olmuş; Birden özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna... Evdekiler, okulda öğretmenlerimiz, mahalledeki büyüklerimiz, " hak edilmeden elde edilen " le " hak edilerek elde edilen " in üstüne düşerek işlerlerdi. " Hak edilmeden elde edilen " bir işe yaramazdı, yenmezdi, yutulmazdı. Kara kanatlı, kara gövdeli, kara başlı, kara dilli, kötü kapkara bir şeydi. Korkar, çekinirdik hak edilmeyenden. Anlatılanları ve anlatanları anlamaya çalışırdık; Hiçbiri Üsküdar Şehir Tiyatrosu kadar başarılı olamadı... Birden özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna... Küçük yaşta başladığımız çalışma hayatı daha sonra okuldan kalan boş zamanlarda çeşitli işler yaparak geçti. Patronlar, müdürler, iş arkadaşları, esnaf arkadaşlar, çok büyük bir yüzdeyle dedikleri gibi hareket eden insanlardı. Olanaklar elverdiğince herkes birbirine " hak edileni " anlattı. " Hak edilen ", beyaz gövdeli, beyaz kanatlı, melek yüzlü, pembe dilli, her tarafından ballar reçeller damlayan, çok güzel kokulu bir şeydi. Anlatılanı ve anlatanları daha kolay anlardık; Hiçbiri Üsküdar Şehir Tiyatrosu kadar olumlu olamadı... Birden özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna... Zaman su gibi akıp gidiyordu. Müdürler, patronlar, rakipler, iş arkadaşları, olaylar hepsi akan zamanla birlikte daha da ciddileşti. Küçüklükten başlayarak öğrendiğimiz o iki kavrama özlem duymaya başladık. Biri siyah, diğeri beyazdı. Her ikisi de birbirine kontur çiziyordu. Siyaha duyduğumuz özlem, beyazı belli etsin diyeydi. Dost olmayanlarla kötüyü, dostlarla iyiyi paylaştık. Dostlar sağ olsunlar; hep beyaza odaklandılar; hep beyazı vurguladılar. Hiçbiri Üsküdar Şehir Tiyatrosu kadar vurgulayamadı... Birden özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna... Zaman acımasızdı. Beyazla siyahın yer değiştirdiğini gördük. Dost, düşman olabiliyordu. Her nasılsa, bazen, düşman da dost! Siz patron oluyordunuz, kendinizi işçi sanıyordunuz, işçi kendini siz sanıyordu. İş arkadaşınız rakibiniz, rakibiniz dostunuz, patronunuz size karşı, müdürünüz çalıştığı şirketi karıştırıyor olabiliyordu. Siyahla beyazı tartışır olduk. Yaşlıların değerini o zaman anladık. Koştuk, dizlerinin yanına çöküp ballı bademli, çörekli börekli, yedi göbekli beyazı bir daha anlatsınlar diye yalvarmaya yanlarına vardık. Kimini bulamadık! Bunu hiç düşünmemiştik doğrusu! Bulduklarımız çok sevindiler. Hemen anlatmaya başladılar. Beyazın tadına bir kez daha vardık. Anlatılanları çok, çok iyi anladık. Hiçbiri Üsküdar Şehir Tiyatrosu kadar anlatamadı... Birden özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna... Bir yaştan sonra, yıllar önce Üsküdar Şehir Tiyatrosu' ndan öğrendiğimiz gibi büfemizi açtık !.. Kuruşların çok değerli olduğu yıllarda, antrakt verildiğinde fuayeye koşardık. Tertemiz bembeyaz bir örtünün üzerine sergilenmiş pırıl pırıl şişelerdeki içecekler insanı davet ederdi. Yanlarında şişe kapağı açacakları, bulaşık makinesi olmadığı halde billûr gibi temiz bardaklar ve aralarında da cam kaseler içinde bozuk paralar!.. Üsküdar Şehir Tiyatrosu' nda kendiniz alır, kendiniz açar, kendiniz doldururdunuz. Paranızı çıkarır, dikkatlice ve özenle yerine koyar, gerekirse üstünü aynı şekilde cam kaseden alırdınız... Üsküdar Şehir Tiyatrosu' nda fuayede, antrakta, hiç gürültü çıkmazdı. Mırıldanarak, ancak yanındakinin duyabileceği bir şekilde konuşulurdu. Kaselere atılacak paralar önce dikkatle kasenin yanına konur, eğer varsa üzerleri özenle alınır, kasenin yanına konur, ilk koyduğunuz alınır ve kaseye atılırdı.. En sonra da paranın üstünü cebinize atardınız. Parayla uğraşan olabildiğince yaptığı hareketi abartıp göstererek yapmaya çalışır, parayla uğraşmayan başını çevirip o tarafa bakmamaya özen gösterirdi. Kimsenin yanlış anlamaya ve yanlış anlaşılmaya niyeti de tahammülü de yoktu. Bir ara dikkatimi çekmişti; işini tamamlayıp içeceğini alan seyirci huzur ve mutlulukla beyaz örtünün yanından ayrılıyordu. Bütün bunlar olurken çevrede tek bir görevli göremezdiniz. Ne tiyatro ne de büfe için. Seyircileri kimse seyretmezdi!.. Birden özlem duyunca seyircisiz seyircili günlere, birileriyle konuşmak istedim o günleri. ÜST' ü uzun seneler boyunca çok iyi tanıyan Sayın Toron KARACAOĞLU gibi önemli bir tiyatro ismiyle rastlaştık. Toron beyin, çocukluğumdan bu yana seyircisiyim. Tiyatrodan, radyodan, sinemadan, dublajdan, televizyondan.. Toron beyle çok içten, çok duygulu, çok saygılı, bir o kadar da doyumsuz bir sohbet yaptık. ÜST' ün karşı sırası, az aşağısında bulunan Sunar sinemasındaki özel tiyatrosuyla sayın Ergun KÖKNAR' ı rahmetle, sevgili eşi Suna PEKUYSAL' ı sağlıklı uzun yaşam dilekleriyle andık. Her ikisine de saygılarımızı yolladık. Ulvi URAZ' a, küçük sahneye gittik. Muammer KARACA beye uğradık. Hepsine rahmet okuduk. Diğerlerine uzun sağlıklı, sahne tozlu seneler diledik. Bir türlü büfeyi kimin açtığına karar veremedik. Toron bey, onu o zamanlar işleten büfecinin akıl ettiğini sandığını savundu. Ben o zamanki tiyatro ekibinin ve sanatçılarının böyle bir biçeme karar verdiğini hatırlar gibiydim. Tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Okullu çocuklar arasında fuayedeki açık büfe büyük bir sınav alanı idi. Seyreden yoktu ama bütün çocuklar kendisini sınardı. Sınavı geçen diğerleriyle bütünleşir, kenetlenirdi. Sadece söylemesi yeterli idi!.. Üsküdar Şehir Tiyatrosu' nun çocuklara verdiğini kolay kolay kimse veremezdi. Bir yaştan sonra, yıllar önce Üsküdar Şehir Tiyatrosu' ndan öğrendiğimiz gibi gönül büfemizi açtık demiştim ama bir şeyi unutmuştum. Yıllar sonra oyun seyretmeye gittiğimde açık büfe yoktu artık!.. Siyah ve beyaz bu kadar mı karışmıştı? İşte belki bu özlemle ben biraz direneceğim. Siyaha ve griye hayır diyeceğim. Beyazın damla sakız tadında birleştiriciliği varken... Birden yine özlem duydum Üsküdar Şehir Tiyatrosuna...
İnsan Olmanın Lezzeti... XL’ de buluşana dek, en iyilerle kalın. İlk not: En son ne zaman, müzikten deniziniz, şiirden geminiz oldu? |
| Strapente: 1930- 1970 yılları arasındaki modellere ait çeşitli marka Amerikan otomobilinin daha çok yolcu alabilmek için ikiye bölünüp büyütülme, uzatılma operasyonu sonucu ortaya konan katlanabilen koltuklara verilen ad. Böyle olan otomobillere de verilen ad. Fransızca' daki strapontin ( sinema ve tiyatrolardaki katlanabilir sandalye ) kelimesinin türemişi olabilir. |
:
Alp
ARPAD,
Ankara, 03.05.2003,
13:44
Diğer bir
"
İOL... "
için