www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

KÖŞE YAZILARI caddesi 

Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Alp ARPAD

İnsan Olmanın Lezzeti... XII

Bir Sonraki Yapıt

Köşemin ismini, " İnsan Olmanın Lezzeti ” koydum. Hayır, ısrar eden olmadı. İçimden öyle geldi çünkü insan olmak gerçekten lezzetli bir iştir

Şıtak.. Şıtak...

Şimdi nereden geldi aklıma? Yıllar sonra...  Önemli, çok önemli... Avrupa Birliğine giremememizin asıl sebebi bu; bizde şıtak olması..

“ Sözün senetten daha önemli ” olduğunu vurgulayan insanların azınlıkta kalması niye? Basit! Halen şıtak kalmamızdan. Aslında hiçbir kaynağa başvurmadan, o toplumun nerede olduğunu belirleyebileceğiniz Trafik, bizde niye bu kadar ümitsiz? Kolay! Biz daha şıtaklardayız da onun için... Aksayan ne varsa, hep bu şıtak yüzünden. Aksayan her şeye dayanabilirim; birilerinin aksaklıkları bir gün kaldıracağına ait inancımın yeteri kadar kuvvetli olmasından dolayı; gelgelelim...

Ben eskisi gibi değilim ki artık.. O eski kaliteli aşkları, yaratıcılığın yukarılarda dolaşmasına sebep sevgileri, notalarda bile son bulamayan romantizmin insanı incelten ve yücelten melodisini, öyle bir bakışın ve öyle bir siluetin peşinde koşturan çağrısını sık bulamıyorum artık. Vara sevinmeyen, yoka üzülmeyen sevgiliyle bir bardak çay içmek istiyorum; arabeskin karşısında, arabeske inat! Haha! Gülerim ben buna, yok canım yaşlandığım için değil, halen şıtakta takılı kalmamızdan... Belki bütün bunlar için şıtak çok geçerliydi eskiden. Şimdi farklı. Şıtağı aşıp, vıja geçmeliyiz ki eski sevdalar da devam etsin...

Eskiden trene binerdim. General Motors Company imzalı lokomotifi hayranlıkla seyreder ve dev dizel makinenin sesinden çıkan, mekânik İsviçre saatlerinin aksamaz, uyumlu, ünlü çarklarının çalışırken çıkardığı düzenli tik takın en bası olan çak çakı, çok ama çok büyük bir keyifle dinlerdim; binmeden önce. Yerim son vagonda olsa bile kalkışa kadar önde makinenin yanındaydım. Sonra, Adapazarı veya Eskişehir vagon fabrikası yapımı ama yenilerinden çok daha güzel ve tertemiz vagona girerdim. Yolculukları, takip edecek olan “ İnsan Olmanın Lezzeti ” dizisinden herhangi birine bırakayım isterseniz. Siz bana hatırlatın ama bunu, lütfen. Tamam mı? Peki... Haydarpaşa ve Sirkeci garları daha bozulamamıştı. Bin dokuz yüzlü yılların başından, Cumhuriyetten, Atatürk’ ümden, şairlerden, yazarlardan esintiler getirirdi bana. Agatha CHRISTIE’  den, Şark Ekspres' inden. Hele Haydarpaşa... Akşamları gitmeyi ama, sabahları varmayı çok severdim. Ankara’ dan kalkan en ucuz tren nasılsa gecikmeli varırdı. Sanki pahalı olan varmaz mıydı? Sinirlenmezdim. Alışmıştım. O zaman da, işlerin bir gün yoluna gireceğine, trenlerin gecikmesiz, tam zamanında olması gereken istasyonlarda olacağına ait inancım yeteri kadar kuvvetliydi. Ne olmuş yani, sekiz saat yerine on bir on iki saatte varacaksa? Hatta, daha iyi olurdu! Aynı kaderi paylaşmış her çeşitten ama hepsi de kendine göre seviyeli yolcularla garda sarsılarak dururdunuz. Kimse tren durmadan kapılara koşmazdı o zamanlar. Paylaşmanın verdiği farklılık ve yakınlıkla yeni gün için iyi dileklerde bulunur ve perondan çıkışa yönelirdiniz. İşte bu andan itibaren, ben onlardan daha da farklılaşırdım. Anında hissedilebilen ve üstünüze bütün büyüklüğüyle gelen tarihin, Kadıköy koyunun hoş geldin karşılaması olduğu çok belli ve Marmara denizinin aracılığıyla gönderdiği iyodu bol, nefis, taze havayla karışarak, sizi ikinci bir Fatih yapmasını engelleyemezdiniz. Bavul taşıyıcılarını geri çevirişimin nedeni bu değildi elbet. Ekonomik akılcılık veya olanaksızlık daha ağır basardı. Olsun.! Ben yeni kazandığım gücümle ve başarıyla kestiğim taşıdığı hafif geliyormuş rolümle, gar binasının ve tarihin görülebilen büyüklüğüne doğru, o büyüklüğü yudumlayarak yaklaşırdım. Biraz da, İzmir’ in kavakları eşliğindeki Çakıcı efe kılığında... Binanın içine girene kadar büyürdüm, büyürdüm, hatta Cumhurbaşkanı bile olurdum. Büyük holü koklayarak geçer, ana çıkış kapısı merdivenlerine gelirdim. Hani, Anadolu’ dan ilk kez gelenlerin altın aramaya başladığı, enlem ve boylamın kesiştiği yer. İşte buradan itibaren küçülmeye başlardım...

Çok geniş bir açıya sahip Haydarpaşa gar binasının mermer merdivenlerinin ATA’ mın bir resmine dekor olduğunu bilirdim. İkinci iniş basamağında durur, O’ nu rahmetle anardım. Üçüncü basamaktan itibaren artık Kadıköy’ lü oluverirdim. Önce Kadıköy’ ü seyreder, sonra mendireği kolaçan eder, şirin, tarihi şehir hatları vapur iskelesinde hazır bekleyen gemiyi süzerdim; Kadıköy aktarmalı mı, direk Haydarpaşa mı diye... Ola ki; Kadıköy aktarmalı ise, belki gemide bir tanıdık vardır veya hoşuma giden bir karşı cins yüzü, gözü ile karşılaşabilirim; iyice küçülmemişken, iyi bir poz vereyim de günün bereketi kaçmasın isterdim. Gemideki kontrolü sağladıktan sonra, kaptan köşküne bakar, kaptana rast gelsin der, hayırlı seyirler dilerdim. Bu görevi de yerine getirince, artık sıra yine tarihi, yine çok şirin, geciktiğimizden dolayı zamanını tutturduğumuz için personeli gelmiş, tüm hazırlıklarını yapmış büfeye yönelmeye gelirdi. Tren zamanında gelmiş olsa, büfe hazır olmazdı. Büfenin önü gara bakar. Oradan, diğer büfelerde pek rastlayamayacağınız, fırını özel, çok güzel unla yapılmış doğal domates ve doğal biberli, dilli sandöviçimi alır ve büfenin arkasına dönerdim. Yüzleri unutmasam da bazen isimler karışır aklımda. Hatırlayamadığım zaman, tiplerin bana anlattığı isimleri uyduruveririm. Bazısı beni tanır; sempatisi vardır; bozmaz. Bazısı bastıramaz, düzeltir. Çok da işin işinden çıkamazsam, “ ne yapayım sende de Aptullah tipi var ” der, geçerim. Arkamdan koşup, kardeş, “ Aptullah tipi nasıl oluyor, bu iyi bir şey mi, ne demek.. ” diyen de olmadı değil. İşte, doğru adını bu yaşımda dahi halen bilmediğim, sekiz numara miyop gözlüklü Sami, büfenin o arka kısmındaki çaycıydı. Sami beni görünce, hoş geldin abi yolculuk nasıl geçti derdi. Kıvamında dertleşirdik. Gecikmeksizin, yıllardır asla sormadığı ama nasıl istediğimi bildiği çayımı verirdi. Fazla konuşmaz, hemen yandaki bakımlı boş bir banka geçer, istemesem de sırtımı gara dönerdim. Önümde Haydarpaşa mendireği, solumda Kadıköy, sağımda sırasıyla bizim gemi, tren feribotu, Haydarpaşa limanında doldurulan veya boşaltılan bildik, dostum şilepler... Bavulumu yana kordum ki başkası oturmasın. Bavulumun üstüne çayımı koyar ve asıl işime koyulurdum. Önce dolan gemiyi, varsa bir güzelliği, önce bakışlarımla, en son gözden kaybolma saniyesinde de el sallayarak uğurlardım.

Haydarpaşa vapur iskelesi, yanaşması zor iskelelerden birisidir ama bunu yolcular bilmez. Karadakiler de bilmez. Aslında kaptandan başkası bilmez!

Sonra da, martılarım...

Haydarpaşa’ nın martıları bir başkadır. Akıllı, zeki, doğuştan birer hanımefendi ve beyefendidirler. Ümit ederim, varisleri günümüzde atalarına sadık kalır. Ne olursa olsun, karaya konarak duygu sömürüsünde bulunmazlardı. Gayet iyi gördüğünüz gözlerinde, yiyeceğinize ortak olma durumuyla karşılaşmazdınız. Tam tersi... Bakışlarında ve dairesel süzülüşlerinde, “ Dostum sen rahat ye, ben etrafı kolaçan ederim ” sevecenliği egemendir. Çıkardıkları sesle, size doğal kahvaltı müziği yaptıkları bile söylenebilirdi. Ben de doğal olarak, “ Biri yer, biri bakar; bu Müslümanlığa mı sığar ” deyişi ile yetiştiğimden, onların payını unlu mamul olarak ayırırdım bir kenara. Sıranın keyif çayına geldiğini, Sami’nin kafasını uzatarak büfeden dışarıya çıkardığı, renk vermeyen, ama biran önce elindeki yeni doldurduğu bardağı almamı isteyen, göremediğim gözlerinden anlardım. Sami bir başka gömlekti. Akıllı, işini iyi bilen biriydi. Tazelemenin zaman kaybetme olduğunun farkında idi. Samiler, yaptıkları işi daha çok ve daha güzel yaparak kazancını arttırmaktan başka bir yol bilmeyen, güzel Türk insanının temsilcisiydi. Bir gün bile fazla ödemeyi kabul etmedi. Hakkı neyse,o.. Hemen koşar, boş bardağı verip dolusunu alırdım. Üçüncüden sonra yenisini doldurmazdı Sami. Ancak ben istersem verirdi. Bankıma döner ve işime devam ederdim. Önce yassı uçuk portakal renkli kutuyu açar, içinde iki bölüm halinde bulunan yaldızların arasından çektiğim, küçük bir zeytinyağlı sarma dolma büyüklüğündeki filtresiz Yeni Harman’ ımı yakardım. Sonra, martılarıma bakar, içlerinde duayeni bulmaya çalışırdım. Duayenle göz göze gelince, anlaşır, unlu mamul un ufak parçalarını hemen ayağımın tam dibindeki denize, onun önüne atardım. İnanıp, inanmamak size kalmış... Duayen, önce hanımlar, sonra yaşlılar ve en son kendisi sıralamasına dikkat ederdi ve ettirirdi. Yemek faslı, teşekkür anlamına gelen küçük bir gösteri uçuşuyla sonlanırdı. Benim bunu böyle sandığımı düşünsek bile, ben yıllarca bunu yaşadım; bununla da çok, ama çooook mutlu oldum...

Bütün bunlardan sonraki ikinci keyif sigaramla, ikinci keyif çayımı gerçekten çok büyük bir keyifle içerdim. Haydarpaşa bankında, küçülebildiğimce küçülürdüm, ama keyfim çok büyürdü. Sami ve martılarımla aramda, olması gereken gibi bir sınır vardı. Hani, iki tarafında birbirini çok çok iyi anladığı, asla yüzgöz olmadığı, saygı temeline oturtulmuş, her  iki tarafında birbirinin sevecenliğine ihtiyacı olan bir ilişkinin sınırı kadar. En hoş tarafı, tarafların birbirlerine hiçbir borcunun olmayışı idi…

Daha sonra, yaşadıkça hiçbir zaman o sıcaklıkta, o güvende, sahip olamayacağım asıl sevecenliğe kavuşmak üzere, Cemil Topuzlu’ nun en başındaki ana baba ocağıma yönelirdim. Yani, Sami ve martılarımla iyice vedalaştıktan sonra. Kaybedene kadar babamla annem, daha sonra annem kapıda karşılardı beni. Nur içinde yatsınlar; eski topraklar ya, işi bildiklerinden erkenden kalkarak günlerini uzatırlardı. İşi bilmeyenlere kıyasla daha fazla zaman sahibi olurlardı. Daha çok yaşadılar herhâlde. Hiçbir kuvvetin veremeyeceği, ancak bir ana ve babanın evladına verebileceği güven duygusuyla sarılırlardı; kalenin sahipleri olarak. Mutluluklarımı onlardan daha iyi anlayan çıkmadı şu ana kadar; ama, kahvaltıyı geri çevirişime de bir anlam veremezlerdi. Martılarımı anlatamazdım ki! Küçüldük dediysek; Fatih’ ten ve Kanuni’ den izler çok küçük de olsa hala bedenimdeydi. Hem de bana özeldi. Demek siz de özelsiniz. Yıllar sonra sizle paylaşabildiğime göre... Martılar ve Sami uykuda olduğu için gidişlerim hep akşamdı, Haydarpaşa’ dan. Yıllar sonra anladım ki ben Haydarpaşa’ nın varışlarını daha çok sevmişim…

Şileplerin çak çakları da birlikteliği anlatırdı: “ Bak o karada, biz denizde sizlere hizmet vermeye çalışıyoruz. Sosyolojimiz sizlerden daha sağlam. Biz de hır gür yok. Birbirimize yardım eder, birbirimizden haz duyarız. ” derdi. Aynen öyleydi. Yoksa, bizim garip feribot bile niçin kucağına vagonları sevecenlikle alıp Sirkeci’ ye götürüp getirirdi? Yerli vagon, yabancı vagon bir Sirkeci’ ye geçer, bir Haydarpaşa’ ya. Bakın oralarda bulunamadım hiç. Halen merak ederim bizim köhne ihtiyar feribotu; ne maceralar dinlemiştir o vagonlardan, kim bilir? Asya’ yı , Avrupa’ yı komşu yapmış, birbirine bağlamış vagonlardan... Siyasi tüm fikirlerin üstünde olan o vagonlar, zıtlıklarına karşın hiçbir düşmana sahip olmamışlardı. Tüm fikirlerin gereksinimi vardı vagonlara...

Bir keresinde Meram Ekspresi ile Konya’ dan İstanbul’ a gelmiştim. Rayların kenarındaki  eski istasyonların hepsine birden aynı anda sahip olmak istemiştim. Tarihi yaşatmak ve yolculara belirli bir yaşam zevki aşılamak amacıyla hepsini aslına uygun yenileyecektim. İstasyonların mistik yaşamından etkilenen yolcular, mistik büfelerde yiyecek, içecek; tertemiz, korunma altına alınmış mistik vagonlarda mistik sohbetlerle mistik yolculuklarda bulunacaklardı. Vıjj diye rayların üstünde kayan trenlerde.

Demiryoluna çok önem veren ve her karış toprağı rayla kaplânmış ilerlemiş ülkeler, vıjj diye kayması için sonsuz rayı buldular. Yani aralarında hiç açıklık bulunmayan rayları.

Kışın soğuktan kısalan, yazın sıcaktan uzayan raylar birbirinin üzerine çıkmasın diye ara verilir. Tren tekerlekleri de bu aradan geçerken “ Şıtak ” diye bir ses çıkarır. Tren hızına göre siz bu şıtakları çeşitli tempoda duyarsınız. Şıtak, şıtak, şıtak…… Vıj’ lı ülkeler ise bir çok sorununu zaten halletmiş olduğu için, şıtakları da halletmiştir. Onların vıj diye kayan trenlerinde, tahta fare kapanına rastlamanız olanak dışıdır. Onların tarihten gelen, zaman zaman birçok öyküye konu olmuş trenleri, güncelleştirilseler bile raylar, ray çevresi, rayın üstünde her birinin ayrı isimleri olan makineleri ile gizemselliklerini hala devam ettirmektedirler. Çok amaçlı bu yolculuklarda bir sürü yolcu, kalan problemleri çözmek için içkilerini yudumlamaktadır...

Vıjj diye kaysaydı trenlerim, müzik eşliğinde yudumlarken içeceğimi sevdiğimle; vagonda, içerileri ve demiryolu çevresini seyretmekten benle dalga geçmeye zaman bulamayacaktınız...

 

İnsan Olmanın Lezzeti.. XIII’ de buluşana dek, en iyilerle kalın.

İlk not: En son ne zaman, hiçbir şey   için hiçbir zaman geç değil dediniz ve gereğini yapmaya başladınız?

" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 32. hafta, 02.05.2005 - 08.05.2005 haftanın konusu: Demiryolları üzerine.. Çok daha önce yazmış olduğum bu yazım, diğer yazdıklarım gibi bende hâlâ tazeliğini korumakta olduğundan çalışmaya O' nunla katılmak istedim. A.A

:  Alp ARPAD, Ankara, 19. 10. 2002, 06:53                                                                                                       Diğer bir  İOL... "   için     

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt