www.sizedebiyat.com SiZedebiyat

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD

ÇEYİZ

- Oğlum iyi düşündün mü, ne yapacaksın o kızı?

- Anlamadım, ne demek bu?

- Baksana seninle denize geliyor!

- Anne onun adı tatil. Deniz dediğin de Akdeniz! Bütün dünya oraya gidiyor. Benimle doğal olarak gelecek. Biz nişanlandık; evleneceğiz! Hadi gidelim diyen de benim. O sadece olur dedi...

- Tövbe tövbe! İyi ya daha ne diyecekti! Anladık! Kimi kimsesi yok diye böyle yapıyorsunuz. İnsan haber vermeden nişanlanır mı hiç? Ama senin var yavrum! Anan da var, baban da var...

- Anlamıyorsun anne! Anne, tanımayı hiç denemedin ki! Dünyanın en iyi insanısın, nasıl böyle...? Aman dur, babamı hatırlatma! Arabayı verdi diye şimdiden pişman olmuş durumda zaten. Bir an önce yola çıksak da fikrini değiştirmeye zaman kalmasa.

- Tamam, hadi hadi! Al şunu bakayım. Burda... tam tamına... Uzun zaman oldu ama ancak bu kadar birikti. Çeyizliğine katacaktık sözümona!

- Erkeğin çeyizi mi olur anne?

- Olur a oğlum! Başka  ne isim vereyim ki ona? Erkeğe düşen şeyler işte. Perde alınacak. Sana da elbise alınacak. Hem kıza da alacakların var. Saymaya kalksam fabrikatör işin altından kalkamaz. İşte bunun gibi şeyler....

- Allah razı olsun anam, ver elini öpeyim. bu bana yeter de artar.  Dönüşte sana öderim bunları anne, E karı koca para kazanmaya başlayacağız. Hem....

- Oğlum sen git gel de, para mara istemem. Dönüşte oturup ana oğul konuşalım. Büyüdün artık. Bu kızın çeyizi de yoktur şimdi?...

 

Zeynep' in çeyizi gerçekten yoktu. Yurt Müdürü' nün isteği doğrultusunda hem okuyup hem çalışmıştı yıllar boyunca ama birikim yapamamıştı. Zaten öyle bir anlayışa da sahip değildi. O hep, yalnızca, iki yaşındayken kaybettiği anne ve babasını düşünüyordu. Nasıllardı acaba? Uzun kısa, zayıf şişman? Resimleri yoktu. Akrabaları yoktu. En önemlisi, anıları da yoktu!... 

 

Üniversiteye başladığı yıllarda ancak farkına varabildi " çeyiz " kelimesinin: Gelin için hazırlanan giysi ve ev eşyası...

 

İşte o zaman düşünmeye başladı; Gelin olmak var ama ondan öncesi de var. Gelin olmak var... Kime soracaktı ki gelin olmadan önce hazırlaması gereken eşyaları? Yurt Müdürü erkek!  Çalışanlara sormak istemedi. Şöyle ağır biri olmalıydı soracağı. Gelin olmak var... Güzel bir şeydi herhalde gelin olmak? Haydi eşyaları geçti ama nişan var, düğün var! Gelin olmak var... Ev de yoktu ki! Kiralık olabilirdi belki de, zaten çok kimse öyle yapmıyor muydu? Ama kirayı da aksatmamak gerekliydi. Her ikisi de çalışırlarsa olabilirdi sanki. Damat kimdi ki? Gelin olmak var...

 

Fatih, uzun yıllar önce Ankara' ya yerleşmiş Kastamonu kökenli ailesiyle birlikte şehrin  banliyösünde yaşıyordu. Babası hep götürü inşaat işleriyle uğraşmış, sonunda isteğe bağlı sigortadan yaş haddinden emekli olmuştu. Yaşlı ve yorgundu. Hâlâ, gücü yetebildiği bir şeyler bulursa yapıyordu. Kolay değildi bir erkek çocuğu yetiştirmek. Neyse, sonuna geldiklerini hissediyordu ama şu arabayla denize gitmek de neyin nesiydi? Kızı bir kere görmüştü. Anası babası nasıl izin vermişti? Tamam zaman eski zaman değildi ama yine de kabullenmek zordu. " Baba " demişti Fatih, " Okulu bitirdim, askerliği tamamladım. Paramız da ancak bir haftalığına yetiyor. İzin ver, gidip gelelim? ". Olmaz değildi tabii, ama kız için ne derlerdi ki? Daha nişanlı bile değildiler!...

 

- Asiye hanım, nedir bu işin aslı?

- Neyin aslı Mustafa bey?

- Kızı bir kere gördük. Elimizi öptü. Ben sevdim. Sen hemen gündelikçi kadınlar gibi " canım " havasına girdin. Oğluna da böyle yaparlarsa görürsün sen.

- Yapmazlar!

- Yani kabul ediyorsun kıza kayınvalidelik tasladığını?

- Oğlan annesi kıza kayınvalide değil mi?

- Kurnazlık yapma bana Asiye hanım, biz kırk kişiyiz kırkımızı da biliriz! Söyle bakalım, dönüşte bunlar evlenelim diye tuttururlarsa? Allah Allah, olur mu böyle kardeşim evlenmeden önce? Sanki bizim oğlan çok mu bulunmaz bir şey ki kız buna " Hayır " dememiş?

- Niye desin ki, denize girecek?

- Kıskançlık ha Asiye hanım? Hah hah ha...

- Hiç ilgisi yok! Sen beni evlendikten sonra bile götürmeye yanaşmadın, ben ona yanıyorum. Seneler sonra gördük suyu...

- İşler güçler Asiye hanım? Sen bir şey düşünüyorsun. Onu de bana bakalım. Şu ana kadar bana anlatmadığın bir şey var mı? Hani ana oğul, aranıza konuştuklarınızdan?...

- Yok bey valla. Asıl senin demediğin bir şeyler? Nasıl verdin arabayı? Para da vermişsindir sen! Bak demedi deme oğlanın çeyizlik hakkından aktarmasaydın oraya! Yapacaklarımız var daha, az kaldı ama yine de var. Asıl düşündüğüm, çok gençler bir cahillik yapmasalar?...

- Tövbe tövbe de hanım. Sıkı tembih ettim ama?  Niye izin vermeyecekmişim ki, birbirlerini sevdikleri öyle belli ki. Bırak beni şimdi; hadi çıkar ağzından baklayı!

- Mustafa bey yok bir şey, sadece...

- Sadece?

- İçim rahat değil. Kızda bir şey sanki, insanı iten bir şey? Bir türlü kızım deyip bağrıma basmak içimden gelmiyor...

 

 

- Nesrin, evlenirken neler gerekli çeyiz olarak?

- Hayırdır? Biri mi var? Daha birinci sınıftayız kızım. Acelesi nedir ki?

- Yok valla! Öylesine sordum. Ben bilmiyorum da?

- Benim de bildiğim söylenemez Zeynep. Annemler on beşimden bu yana  hazırlayıp duruyorlar bir şeyler. Seninkiler bilirler işte; örtü, dantel, perde, nevresim...

- Doğru, benimkiler de bilirler !...

 

Yurt Müdürü' nün hanımına mı sorsaydı acaba? Ammann, daha çok seneler vardı önünde. Damat yoktu nasıl olsa henüz önünde. Gelinlik de çeyizin içine mi girerdi, yoksa o çeyizden hariç bir şey miydi? Nesrin haklıydı, daha zaman vardı. Gelin olmak vardı... "

 

Geciken otobüsü bekleyen Fatih, karşıdan gelen kızı fark ettiğinde bir gün önce okulda görür görmez çarpıldığı kız olduğunu anladı. Demek o da buralarda oturuyordu. Aynı binanın bahçesinde olduklarına göre bölümleri aynıydı. Yeni gördüğüne göre kendisinden iki sınıf daha küçüktü. Aynı otobüse bindiler, okula gittiler.

 

Artık selâmlaşıyorlardı. Aynı otobüse binerek aynı okula gitmeyi bir seneyi arkada bırakarak aksatmamışlardı. Dönüşleri birbirini tutmuyordu. Fatih, bir gün onu takip etmeye karar verdi. Kız okuldan çıkınca doğruca yakınlardaki alışveriş merkezine gidiyordu. Oradaki  büyük marketin kasasında kapanışa kadar kısa dönem çalışıyordu. Kıza karşı beslediği beğeniye saygı da eklenmişti. Aslında bir de değer verme vardı Fatih' e göre; çünkü kız şimdiye kadar medeni yaklaşımlar hariç hiçbir erkeğe yakınlaşmamıştı bunca zamandır. Fatih, bir sabah, herhalde harekete geçme zamanı geldiğine inanmış olacak ki yola erkenden koyuldu. Otobüsün ilk durağına kadar ters geri yöne gitti. Orta kapıya en yakın koltuğun koridor yanına oturdu. Bildiği bütün dualarla duraklarına kadar otobüsün dolması için Tanrı' ya yalvardı. Evet, kız oradaydı ve tıklım tıklım dolu otobüse bindi. Önden binen kız ortalara geldiğinde öyle bir yüksek sesle " buyrun, siz oturun " dedi ki, durakta Fatih' i göremeyip de otobüsün orta yerinde kendisiyle ve teklifiyle karşılaşınca şoka giren Zeynep bilinçsizce kendini koltuğa attı. Ancak okuldan içeri girip  sınıflarına ayrılacakları zaman gülümsemeyi ve teşekkür etmeyi akıl etti Zeynep. Anlaşılan oydu ki, Zeynep de ilgiliydi...

 

Zaman hızla geçip akıyordu. Başta Nesrin olmak üzere bütün okul şaşkındı. İki ağzı var dili yok birbirlerine bülbül kesilmişlerdi. Ürkütmemek için kimse yanlarına bile yaklaşmıyordu. Çoğu zaman Fatih' in yanına koşarak giden Zeynep tam yanından geçerken Nesrin dış sessizliği bozuyordu;

- Ayde be, çeyyizlerim var, fal bakarım çeyyiz satarım...

 

Fatih sonunda okulunu bitirdi. Acelesi vardı. Hemen askerliğine karar aldırdı. Birbirlerinden saklıları yoktu. Zeynep' in her şeyini iyi bilen Fatih, onun hassas olduğu noktaları da sarsmamaya özen gösteriyordu. Elbette bir an önce geri dönmek isteyen Fatih, hem Zeynep' in acılarına korkularına son vermek için, hem de yalnız başına bırakmamak için yüzük takmaya karar verdi. Birden hatırladılar; nişanı kız tarafı yapardı!...

 

Birbirlerine daha sıkı sarılan çift soluğu doğruca Yurt Müdürü' nün yanında aldı. On sekiz yaşını geçtiği için özel izinle, okul bitene kadar yurtta kalmasına izin verilen Zeynep' in tek büyüğü Müdür Beye, aralarında kalması şartıyla durumu anlattılar. Müdür anlayışla karşıladı, hatta çok sevindi.

- Allah' ın emri, peygamberin kavliyle Zeynep kızınızı eşim olarak görmek istiyorum.

- Allah sizleri mesut, mutlu etsin çocuklar...

 

Çocuklarının üzerine kendi çocuklarından daha fazla titremeye daima özen göstermiş, bu Yurt Müdürü, yüzükleri taktı. Dualar ederek kurdeleyi kesti. Gözyaşlarını tutamadı. Onca yaptığı işin arasında bu en hayırlısı gibi geldi ona. Hem yükü de hafiflemişti....

 

Zeynep " çeyiz " kelimesinin çıkardığı sesten sonra bu " Allah' ın emri, peygamberin kavliyle... "      deyişinin çıkardığı sesten de çok hoşlanmıştı. " Büyük bir istek, kutsal bir istek " olsa gerek bu istek dedi içinden..

 

O gün, birkaç kutu baklavayı aralarında paylaşan yurt personeli gerçek nedeni asla bilemediler. Zeynep yeni bir işe girdi sandılar.

 

Fatih, annesiyle birçok şeyi paylaşmıştı. Babasına anlatamadıklarını ona anlatırdı erkek haliyle. Koluna taktığı Zeynep' le soluğu evde aldı. Annesine biraz açıldılar. Biz karar verdik, oldu bitti dediler. Afallayan kadıncağız neye yanacağını şaşırdı. Tek oğlunun nişanını göremeyeceğine mi, Zeynep' in kimsesiz oluşuna mı? Düğünde ne olacaktı? Tek tarafın davetlileri mi gelecekti?

 

Mustafa bey o gün eve erken döndü. Hiç alışmadığı manzara karşısında şaşırdı. Yabancı kızla oğlu arasında  bir şey vardı ama evde ne işleri vardı? Tanışmak için geldiklerini söyleyen oğluna pek inanmadı ama nasıl olsa Asiye hanımın ağzından bir şeyler kapardı.   

 

- Gittiler Asiye, haydi de bakalım?

- Ne diyeceğim?

- Gerçeği tabii...

- Hiç, birbirlerini seviyorlar.

- Hepsi bu mu?

- Hepsi bu !...

 

Hepsi bu değildi. Küçük ama bir şey daha vardı...

 

Artık birbirlerini her an özleyen sevgililer bir gün arkadaşlarının evine gitmişlerdi. Kız arkadaşlarının annesinin fenalık geçirdiğini haber alması üzerine erkek arkadaşlarının da onunla gitmesiyle evde yalnız kalmışlardı. Birbirlerine sokuldular. Daha bir sıkı sarıldılar. Delicesine öpüştüler...

 

Öpüşmüşlerdi delicesine ve ancak o zaman farkına varabilmişti Zeynep " çeyiz " kelimesinin anlamına: Gelin için hazırlanan giysi ve ev eşyası, bir sürü insan, aile, aileler, akrabalar....

 

Kısa dönem askerlik çabuk bitmişti. Zeynep son sınıftaydı. Ne güzel! Zeynep okulu bitirene kadar Fatih hazırlık yapardı. Sevgilerinin, kısmen sırlarının, çektiklerinin, özlemlerinin ağır baskıyla bunaldıklarını hisseden Fatih tatil teklif etti. Beş on günlük bir tatilden sonra hayat koşusu başlayabilirdi artık çekirdek aile adayı için...

 

- Kaç gün oldu Asiye hanım çocukların gideli?

- Yedi gün. niye sordun?

- Hiç! Napıyorlar acaba?

- Tatil!

- İster misin tatil dönüşü ailemiz bü...

- Tatil dönüşünde ne olacak Mustafa bey, neyi ister miyim? Ailemiz ne yapacak? Büyüyecek mi? Tövbe tövbe...                

- Yok bir şey!

- Konuşsana Mustafa bey! Niye öyle dedin?

- Hiç!

 

 

- Zeynep iyi değil mi canım? Bugün yedinci günümüz, İzmir ile Kaş arasında görmediğimiz kıyı kalmadı canım.

- Teşekkür ederim Fatih. Çok iyisin. Sen olmasan böyle yerler olduğunu bile bilmeyecektim. Her şey şahane.

- Kemerin bağlı değil mi?

- Bağlı canım, sen de bağla ama!

- Bağlayacağım. Hele şu Finike' yoluna bir çıkalım. Nasıl olsa yavaş gidiyoruz. Limanda çay içeriz Finike' de. İstersen bir gün de orda kalalım ha?

- Öyle deme, bak dün görünce hatırladım. Ajlan BÜYÜKBURÇ mıcıra girmişti de savrulunca kemeri olmadığı için hayatını kaybetmişti. Allah rahmet eylesin!

- Allah rahmet eylesin! Finike?

- Sen nerde istersen orda kalırız canım.

- Canım...

- Canım...

 

Temiz pansiyon odası kayalıkların üstünde, Antalya' ya yüzünü dönmüş, gözüyle elinin altındaki limanı ve Akdeniz' i seyredip duruyordu. Zeynep le Fatih' de  balkonlarından bu seyire  katıldılar. Şu karşı tarafın boş oluşu Zeynep' i  ürkütüyordu. Karşıda, görebileceği uzaklıkta kıyı olsun, kıyıdaki yaşam ışıkları mehtabı rahatsız etmeden göz kırpıp dursun istiyordu.

- Canım?

- Canım!

- Nereye daldın öyle?

- Hiç, mehtabı seyrediyordum. Deniz o kadar büyük ki ay ışığının sudaki yansıması patika gibi kalıyor. Kasanın yanındaki boşluğu hatırlatıyor. İzin aldım diye bozuldular ama dönüşte problem çıkarmazlar inşallah?

- Markette çalışmana gerek yok artık Zeynep. Daha önce de konuştuk ya arabada?

- Anlıyorum ama...

- Aması maması fazla! Dönünce evin altındaki izbeyi temiz, havadar, aydınlık bir dükkâna çevireceğim. Sağdan sola, aşağıdan yukarıya camla kaplayacağım. Babam yardım edecek inşaata. Bütün fikirlerimi en ince noktasına kadar anlattım babama. Şimdi benden daha büyük bir heyecanla eczanenin bitmesini bekliyordur kayınpederin! Evlâdiyelik bir eczane olacak. Torunlarımıza bırakırız; var ya hani öyle eczaneler her şehirde? Eczacı Fatih ve Eczacı Zeynep! Eczacı hanımla, Eczacı bey... Ha; hani sana anlattığım " E " harfi vardı; Orasının Eczane olduğunu belirten bu E harfi, her yerden görülmeli. E' yi gören, eczaneyi anlamalı. Bunu  ilk biz uygulayacağız canım, tamam mı? Birini sağa, birini sola koyarız. biri sen, biri ben... Sonuçta senin de eczanen orası!... Son senen senin de zaten. Her gün okul çıkışı eczaneye gelirsin. Bana yardım edersin. Camları da annemle siz temizlersiniz artık...

- Düşü bile çok güzel! Evlendikten sonra gelsem? O zamana kadar markette çalışsam? Camları ben tek başıma temizlesem?

- Hayrola Zeynebim?

- Korkuyorum! Annen baban, konu komşu sorarlar da cevaplamakta zorlanırım diye!

- Hiç korkma! Dükkân bitince babamı karşıma alıp konuşacağım. Etrafa da aile arasında yaptık nişanı; düğüne kadar kapatın çenenizi deriz!...

- Fa...tih...

- Canım...

- Canım...

 

Terastaki kahvaltı, limanda tekneler arasında içilen çay... Dönmek istemiyorlardı ikisi de..

 

Fatih dükkânı bir an önce açmak, evlenmek, Zeynep' i marketten ve yurttan kurtarmak istiyordu. Zeynep  gerçek, katıksız, yansız sevgiyi ilk defa tadıyordu. Anlayamadığı şey sevgisinin yoğunluğuydu. Bu yoğunlukta yine de eksik bir şey vardı. Nerden bilecekti ki Zeynep, yoğunluk dediği Fatih' e bütün sevgilerle bağlanmış olmasıydı. Yine de eksik olan şey, Fatih ve ailesinin istese de asla gideremeyeceği sevgiydi.

- Zeynep dönelim mi istersen? Bozulmazsın değil mi bana?

- Sen ne dersen öyle olsun Fatih. Önüne bak lütfen, yol bozuk. Ben senin yanındayken mutluyum. Neresi olduğu önemli değil!

- Canım...

- Canım...

- Kemerin bağlı değil mi?

- Bağlı canım, sen de bağla ama!

- Bağlayacağım. Hele şu Elmalı - Korkuteli yoluna iyice bir koyulalım. Zeynep, Müdür Beye de bir şey almamız gerekmez mi? Yoldan alalım istersen...

- Fatih önüne bak, mıcır!

- Faaatihhh.......

 

Zeynep  gözünü açtığında bir hastane odasındaydı. Başucunda Asiye hanımla Mustafa bey vardı. İkisi de çok korkmuşlardı!...

 

Ankara' ya, yurda döndüğünde daha net düşünebiliyordu. Kemerinin bağlı olması hayatını kurtarmıştı; burası kesindi. Akdeniz Üniversite hastanesinde iki gün baygın yatmıştı. Hâlâ anlam veremediği şey, bir zamanlarki kayınvalide ve kayınpederinin adayının yüzündeki korku ifadesiydi. Korkuları, acılarını bastırmıştı!...

 

Yurt Müdürü odasına girmek için izin istedi. Zeynep başıyla girmesini işaret etti. Konuşmaya gücü yoktu. Belki de yaşadığı büyük sarsıntı nedeniyle konuşmak istemiyordu. Kısık konuşuyordu.

- Zeynep, bugün nasılsın kızım? Geçmişler olsun yine.

- Sağ olun.

- Zeynep, seni ziyaret etmek için bekliyorlar. İzin istemeye gelmişler. Odamdalar. Ne dersin?

- İki ay geçti, her şey konuşuldu. Daha ne istiyorlar?

- Zeynep, kızım?

- Peki, gelsinler!

 

Asiye hanımla Mustafa bey korka korka odaya girdiler. İkisi de nazik olmaya özen gösteriyorlardı. Kim kimin acısını dindirecekti ki? Ne konuşulabilirdi? Konuşmadılar zaten bir süre. Müdür izin istedi, odayı terk etti. Sonra da Mustafa bey. Asiye hanım onlar çıktıktan sonra da pek konuşamadı. Bakışıp durdular bir süre. Sessizliği, gözü yaşlı Asiye hanım bozdu yine;

- Kızım! Elini tutabilir miyim?

- Hıı...

 

Asiye hanımım geliş gidişleri sıklaşmıştı. Zeynep bundan son derece rahatsız oluyor, garip ama açıkçası gelsin de istiyordu.

- Kızım, okulu aksatacak bir şey yok ya? Az kaldı, yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin. İstersen işte çalışma derim, bir büyüğün olarak. Ama sen bilirsin tabii...

- Kızım, bir şeye ihtiyacın var mı? Mustafa amcan da sevgilerini yolladı sana...

 

" Sağ olsun Mustafa amca! Bu kadın niye bu kadar ısrarcıydı? Ne zaman amca yeğen olmuşlardı Mustafa beyle? Bunlar acılarını, korkularını, sancılarını anlamıyorlar mıydı? Tek başına kalmak istiyordu. Mesleğinden başka dayanağı yoktu artık bu hayatta. Onu da almasına, aşabilirse, daha yedi sekiz ay vardı.

 

O gün fenalaştığı için okuldan erken dönmüştü Zeynep. İşe de gidemeyecekti. Kimseye görünmeden hızla odasına girdi. Kapısını kilitledi. Dönüp çantasını yatağa fırlatacakken camın önünde oturan Asiye hanımın fırlayıp kendisine doğru koştuğunu gördü. Paniğe kapılıp tekrar kapıya doğru seğirtti ama Asiye hanım atik davrandı; kızın iki elini kaptı, dudağına götürüp öptükten sonra başına koyduğu  elleri sıkı sıkı kavradı ve kalbine bastırdı. Artık boşanmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu;

- Kızım, Zeynebim, kulun kölen olayım yavrum; hamileysen doğur!...

 

 

 

 

Zeynep hayatının hiçbir devresinde bu kadar yalnız kaldığını hatırlamıyordu. Çok önemli, belki de hayati bir karar almak durumundaydı. Ne Müdür Bey, ne arkadaş, ne şu, ne bu!... Aslında her zaman olduğu gibi sığınabileceği bir tek,  Allah' ı kalmıştı;

- Allah' ım. Yüce Tanrı' m... Bana yardım et yarabbim. Doğduğumdan bu yana beni sınıyorsun. Yalnız sana inandım, yalnız sana taptım. Kararlarımı hep bana verdiklerinde aldım. Ama şu an onlar da yeterli değil. Ne olur bana yardım et Tanrı' m. Çok zor bir karar almak zorundayım. Ne olacağını bilmiyorum ve yardımına ihtiyacım var...

 

Zeynep gerçekten çok zor bir karar aldı. Günlerce, saatlerce, dakikalarca  düşündü... Fatih için yapmak zorundaydı. Asiye hanım için yapmak zorundaydı. Mustafa bey için yapmak zorundaydı. O' nun için yapmak zorundaydı. Sahip olduğu felsefe için yapmak zorundaydı. Kendisine ne olacağını bilmiyordu.

- Allah' ım sana sığınıyorum. Sen bilirsin...

 

Yurt Müdürünün onca yıl içinde ilk kez ağladığını gördüler. Sanki diğer bütün ağlayanlara başkanlık ediyordu. Gözyaşları ve el sallamalar arasında kaygı, korku içinde yurdu terkeden Zeynep, bir daha dönmemesi gerektiğini biliyordu...

 

 

Asiye hanımla Mustafa bey Fatih' in odasına taşınmışlardı. Kendi odalarını Zeynep' e bıraktılar. Mustafa bey bir inşaatçı olarak, Asiye hanımsa bir ev hanımı olarak Zeynep' in okulunu bitirmesi ve hamileliğini en güzel şekilde atlamasını sağlamak için her türlü önlemi almışlardı. Dünyanın kendilerini acımasızca yapmaya zorladığı tercih karşısında kimseye, hiçbir şeye kırgın değillerdi. Kendilerine uzunca gelen bir süredir kendileri için yaşamıyorlardı zaten...

 

- Zeynep bugün nasılsın kızım?

- İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?

- Her gün daha da fazla heyecanlanıyorum. Önceleri hep erkek gibi geliyordu ama kız olduğunu öğrenince çok sevindim. Daha iyi anlaşırız artık kızımla. E kolay mı benimkisi de, iki kız annesi olmak birden bire?

- Hayırlısı Allah' tan !...

 

Erkek olsa kolaydı, ismi belliydi ama kız olunca işler biraz karıştı. Zeynep babaanneyle dedeye, onlarsa Zeynep' e bıraktılar isim koymayı. Asiye hanım Zeynep' in en büyük yardımcısıydı. Bebeğe bakıyor, Zeynep' in anneliğini doya doya tatması için elinden geleni ardına koymuyordu. Mustafa bey.... Ah o Mustafa bey, bir gün büyük bir ivecenlikle, çocuksu bir sevinçle girdi kapıdan içeri;

- Haydi hepiniz gelin. Size bir şey göstereceğim...

 

Aynı ivecenlikle hepsi aşağıya indiler. İzbenin iki yanı yukardan aşağıya kadar " ECZANE " yazısıyla dolmuştu. Eczanelerdeki " E " ler ayrı bir karakterle büyük olarak yazılmıştı.... Arada kalan kısımların hepsi sağdan sola, yukardan aşağıya camdı. Kapısı bile. Rafları, duvarları, tabelâlarıyla evlâdiyelik bir dükkân olmuştu...

Tabelâ da aynen Zeynep' in istediği gibi yazılmıştı: " Eczane Fatih " . Artık bir buçuk yaşına gelmiş Fethiye sanki biliyormuş gibi badi badi gitti, dedesinin kapıya eğreti koyduğu mavi beyaz kurdeleyi çekti aldı. Dükkân açılmış oldu.

 

Eczacı hanım kızına çok iyi bir anne oldu. Her bir problemi ile ayrı ayrı ilgilendi. Eğitimine olan ilgisi inanılmaz yoğunluktaydı. Neredeyse her bir kelime ile değil, öğrendiği her bir harf ile ayrı ayrı ilgilendi. Aklına geldikçe Tanrı' sına şükrediyordu. Daha fazlasını istemişti ama, çocuğu yarı yarıya kırmıştı kaderinin çizgisini. Fethiye büsbütün yalnız değildi...

 

On beş yaşına gelmişti Fethiye. Babaanne ve dedesinin gözbebeğiydi. Gerçek, anlayabildiği küçük yaşından itibaren alıştıra alıştıra söylenmişti kendisine. Buna rağmen bu konuda en hoşuna giden şey, babaanne ve dedesinin, annesinin olmadığı ortamlarda adı geçtiğinde ondan, " kızımız " diye bahsetmesi  oluyordu. Bu yüzüne karşı söylenen " kızım " deyişinden daha farklı, daha kuvvetli bir söylemdi. Eczaneyi de çok seviyordu. Öyküyü annesinden dinledikten sonra kesin kararını verdi; çocuklarına bırakacaktı eczaneyi...

 

Annesi galiba rehber öğretmeni dersler konusunda iyice sıkıştırmıştı. Ayhan bey kendisiyle son derece ilgileniyor, her defasında annesine selâm söylüyordu. Annesi de ara sıra rehber öğretmeni soruyordu ama yan yana geldiklerinde ciddiyetini koruyordu. Yine de sık sık derslerini sormak için yan yana geliyorlardı.

 

Ayhan bey bir gün Mustafa beyle görüştü. Mustafa bey de Asiye hanımla görüştü. Hem de ne görüşme! Demek ki insanoğlunun hayatında " geçit gitti, bitti " diye bir şey yoktu. Zor anlar yeri geldikçe, istendikçe yaşanacaktı. Ayhan bey, kızları Zeynep' e talipti!...

 

Zeynep boynunu büktü,  "  Siz bilirsiniz anne, siz bilirsiniz baba " dedi. " Nasıl derseniz öyle olsun! ". Asiye hanımla Mustafa bey de böyle düşünmüştü. Mademki kızlarıydı, kızları için ne isterlerse Zeynep için de onları istiyorlardı. Sonuç olarak " Aile " kurulması, korunması gereken " kutsal " kavramdı. Mustafa bey, Ayhan beyin Fethiye' ye iyi bir şekilde babalık yapacağına kanaat getirmişti.

 

Bundan sonraki günler Zeynep' in Fethiye ile konuşmasıyla geçti. Fethiye karmakarışıktı. Bunun anlamı Ayhan beyin onların evine mi yerleşeceğiydi? Yoksa, annesi mi gidiyordu başka eve onu bırakıp? Hiçbirisi belli değildi. Peki o zaman, eğer annesi için iyiyse, babaannesi ve dedesi de olur derse o da olur diyecekti...

 

Sonunda Zeynep de olur dedi.

- " Allah' ın emri, peygamberin kavliyle... " diye başladı Ayhan beyin babası söze.

- " Olur tabii, Allah isterse " dedi Mustafa bey, gözü yaşlı, kız babası olmanın verdiği gururun ekinde Fatih' in sönmez acısıyla.  Anneler, babalar kaynaştılar. Kahveler içildi. En sakinleri Fethiye idi. Bu kez cümlelerdeki sesler ilk duyduğu zamanki gibi  hoş gelmemişti Zeynep' e...

 

Sıkıntılı anlarında yaptığı gibi odasına çekildi. Düşünceli, ne yapacağına karar veremez durumdaydı. Çalışma masasının çekmecesini açtı. Artık son aşamasına getirdiği " E " yi özenle masanın üstüne koydu. Uzun bir süre seyretti. Sonra silkindi kendine geldi. Birliğe teklif yazısını da bitirmeliydi. Son şeklini verdiği teklif yazısının altına imzayı koydu:

" Merhum Eczacı Fatih Ü... adına, Eczacı Zeynep Y... "  

  

 

Artık çok yaşlanmış olan Asiye hanım ağlaya ağlaya  Zeynep' in saçlarını okşadı. Kızını sevdi, sevdi...

- Zeynep' im; sana hemen çeyiz hazırlayacağım. Bildiğim bütün komşuları ayağa kal...

- Çeyiz istemem! İstemem anam! Çeyiz eksik kalsın.! Ben çeyiz istemem.! İs...te...mi...yo...rum ben çeyiz meyiz! Çeyiz yok!..

- Tamam kızım tamam, sakin ol! Sen üzülme bir tanem! Çeyiz meyiz yok yavrum, tamam!

- Tamam, sakinim... Çeyiz artık Fethiye' ye. Beraber hazırlayacağız. Bütün komşularla... bütün arkadaşlarla... çeyiz... çey...

 

Asiye hanım koştu, Zeynep' i kavradı, sıkı sıkı göğsüne bastırdı. Bu sefer Zeynep de sarıldı. İki kadın birbirlerine daha çok sarıldılar. Öyle ya, ana kızdan biraz daha fazlaydılar...

 " Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 47. hafta, 15.08.2005 - 21.08.2005 haftanın konusu: " KORKULARIMIZ " üzerine

: Alp ARPAD, Ankara, 28.09.2004, 00:24                                                         Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt