www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
ÖYKÜ BULVARI
' NDA SALINAN
YAPIT
![]()
Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD
ÜÇ RESİM
|
Birinci resmi uzun uzun seyredecekseniz, Diana KRALL’ dan “ Do It Again ” i dinleyeceksiniz. Size ve anilân resme eşlik etmesi için. Üçüncü resimde “ Haberi Olsun ” u mırıldanın. Öykü bitince hep beraber “ Nasıl Geçti Habersiz ” i koro geçeceğiz; İkinci resmin anısına... Biraz da bizim için... Anlaştık mı? - Birincisi şu güzel hanımınki; onu alacağım... Sonra… şu asalet yüzlü hanımınki; onu da. Son olarak; arkadaki köylününki... Hepsi ne kadar tuttu? - Kolay. Çok değil. Buncasının arasından neden onları seçtiniz? - Bilmem.! Hım... Durun canım, üzülmeyin, asmayın yüzünüzü hemen, anlatırım. Hakikaten, niçin acaba? Galiba... galiba bunların anlatacak en az bir öyküsü var. Ötekiler bana anlamsız. Otobüslerde, metroda sık rastlayacağınız tipler. Nötr mimikliler! Anlamsızlar! İç karartıcılar! Nötrü sevmem. Artı olmalı her şey. Olamıyorsa, eksi de bir anlamdır. Dar anlamıyla, artıların önemini vurgular. Nötr koskoca bir boşluk! Bilinmezlikten daha ürkütücüdür. Anlamsızlık da kötüler kadar, kötülük kadar hatta daha da kötüdür. Amorf bile bir anlam taşır! Hem bu üçünün de ortak özelliği, dudaklarındaki gülümseme kırıntısı! Kırıntının aynı oluşu ve yüzlerine tam oturuşu… - Yine de niye bunlar? Gülen çehreler varken, niye bunlar? Bu üçü de hüzünlü ama... - Bravo! Doğru... İşte o hüzün ortak nokta. Bu hüznü istiyorum ben... İlginç olan, üç ayrı resim ama üç aynı hüzün… Tıpatıp aynı ama farklı yüzlerde! Hüzün anlamların, anlatımların en büyüğüdür. Hüzünde net bir kabul veya net bir ret yoktur. Hüznün altında her zaman, ‘ Neden Allah’ ım? Niye bana? Hak edecek ne yaptım? Hatam neredeydi? ’ sorusu yatar. Hüzün, ‘ Allah beterinden korusun! Buna da şükür! ’ kabulünün gönül rızasıdır. Sabrın en güzel betimlemesidir. İnsanı insan yapan hazım duygusudur. Aynı zamanda inanılmaz bir olumluluk taşır. Bir enerjisi vardır. Bileği taşıdır. Geleceğe ait ümitlerin kaybolmadığının elle tutulur delilidir. İnanmanın, devam etmenin en üst derecesidir. Kendinle muhasebenin verimli bir çalışmasıdır. Tecrübenin yerine yerleşmesidir. Hüznün insanı yenileyen bir yanı vardır. Hüznü takip eden en güzel duygu, bir süre sonra eski hüzünleri anımsayarak geriye dönük tekrar hoş bir hüzünlenmedir. Hüzün önemli efendim! Allah bile hüznü altı ay, iki mevsimle tarif etmiş. Tazelemek için de bir altı ay boşluk vermiş. Affedersiniz, birden boşaldım. Şey, sizi sıkmadım ya? Borcum ne kadardı? - Yok, hayır. Tam tersi! Buraya çok gelen yok. Alıcılarınsa dolu dolu olması bu işi yaparken kapıldığım ümitsizlikleri kırıyor. Onları düşünerek başlamıştım zaten! Hazır işleyen küçük bir dükkânımız vardı. Eşimi kaybettikten sonra buna karar verdim. Zevkle dinledim; dinliyorum. - Başınız sağ olsun. İyi ki açmışsınız sergiye bunları. Birçoğu kaybedilmemesi gereken değerler. - Buradaki resimlerin ortak özelliği sahiplerinin hayatta olmayışı ve... kimsesiz oluşları... ” - Hiç mi? - Hiç... - Mirasçıları da mı yok? - Dedim ya! Hiç kimse! Satana kadar benden, sonra da yeni sahiplerinden başka! - Bir sahiplenen bir daha bırakmıyordur ama? Başka türlü olamaz. - Başka türlü niye alıcı olsunlar ki? Öyküleri olduğunu söylediniz. Ne bildiniz? Öyküleri neler? Anlatsanıza! - Öyküleri olduğunu biliyorum. Bakınca anlarım. İşim bu! Eve gidince baş başa kalacağız, anlatacaklar; olağan ki benim anlayabildiğim kadar. Çok renkli olanlarının birden çok öyküsü vardır; sabırsızlanır anlatmaya. Engellerim çünkü imkânsız gecelerime çare olurlar; o zamana saklarım. Kiminin bir öyküsü vardır; bine bedeldir. Kimisi de aynı öyküyü bin kere yaşamıştır. Mutfakta yer almasını sağlarım o sesli dekorların. Bazen umduğumu bulamam bir tanesinde bile. İşte o zaman hayâl kırıklığı güçsüz kılar beni... - Anlatsanıza! Haydi ama… - … - Öyküleri canım… - Yani... - Lütfen dedim ama! Nazlanıyor musunuz yoksa? - Hayır! Erken değil mi? Baş başa kalmadım da henüz onlarla! - Değil! Onları seçerken sizi izledim. Tanıştınız, konuştunuz, anlaştınız onlarla; tanığınız konuşuyor. Öncü kıpırtıları hemen oturtun zihninizde ve hemen başlayın lütfen! - Israrınızın geri çevrilemez hoş bir müziği, davetkâr bir tınısı var. Genelleme veya ön izlenimle yetinirseniz? - Yetinirim. - Hıh! Tamam, pes ediyorum, peki... Birincisi... İnanılmaz bir güzellik... ‘ Esmer Bakış ’ adını taktım ona. Belli soyunun bir tarafı Çigan. Rumeli’ den de bir iz taşıyor. Diğer taraftan çekik Uzak Doğulu mistik, siyah, inci gözünden zekâ fışkırıyor. Şarkın sihri ile batının bakımı, çekici hafif sivriliğin elmacık kemikleriyle denge bulduğu Gauguin’ in Tahitili kadınını andıran yüzünde birleşmiş. Boyu bir yetmiş civarı. Varlıklı olduğu her halinden belli... Belirli bir kültürün sahibi ama bu onu fazla ilgilendirmemiş gözüküyor; bununla övünmemiş hiç. Yaşına karşın saçı pürüzsüz, aksız. Yüzünde sadece yaşamın kırışıklığı var; yaşlanmanın değil! Ne kalın ne ince dudakları... ” - Durmayın. Çekinmeyin. Sanatsal açıdan izliyorum sizi. Sanatla çekince yan yana olmaz. Sakın ara vermeyin. Olur mu? - Ne kalın, ne ince dudakları öpüşme arzusunu akla getiriyor. Şiir ve müzik karışımı bir şey… Şey, özür dilerim, söylemeden geçemeyeceğim; hem siz anlat dediniz! Doğrusunu isterseniz tango tipli bu erotik kadın, “ dans ederken cazımsı sevişme ” yi anlatıyor bana; Bitmeyecekmişçesine süren, sürmesini her iki tarafın da doğaçlamasına dereceği bir cennet buketi... Şiir ve müzik karışımı bir şey... Kumar hissi de veriyor insana birazcık. Çekicilik ve tutsaklık... Ara sıra doyum, ara sıra alkolümsü erotizm ama daha çok özlem... Garip duygular, çelişkiler yaşatıyor sizde. Yanınızdan hiç ayırmak istemediğiniz, hep dokunmak istediğiniz, her anından, her yanından, şiir ve müzik akan çelişkili, çekici duygu topu gibi... - … - İkinciden akan asalet yok bu resimde ama... Bu hanımsa, masum güzelliğinin yanı sıra asalete de sahip. Tanrı’ nın iyi olarak yeryüzüne getirdiklerinden. Saygıdeğer bir görünüşü var. Yüzünden, mavi olduğu çok belli tarihsel soylu boncuk gözlerinden, bir zamanlar sarı olan saçlarından nur akıyor. Anadolu ve Balkanlar birleşimi, minyona yakın bir yüzü var. Duyguların insanı. İnsana, insanın bir duygu yumağı oluşunu hatırlatıyor. Değerlerin korunmasının önemini ve gerekliliğini anlatıyor. Bir ana, bir büyükanne bilgeliğini kuşanmış. Yıllar, izini fazlasıyla pantograf etmiş yüzüne, saçlarına ama içerisine ve derinden gülen gözlerine dokunamamış. Ulus yaratan, devlet kuran oğullar yetiştiren bir ananın kutsal görünüşü var. Ailemde böyle biri olsun isterdim. Bu resmin adını ‘ Tabiat Ana ’ koydum. Doğanın bütün iyiliğini, tastamam güzelliğini yansıtıyor bu hanım... - … - Üçüncüye gelince, o tam olarak köylü çekiciliğine sahip bir köylü. Yeteri kadar kısa boylu olduğunu düşünüyorum. Ne şişman, ne zayıf! İşlevsel bir dolgunluğa sahip; Orta boy bir Değirmendere fındığı sanki. Güzel, kurnaz, ve cahil. Fıkır fıkır, her daim kütür! İstekli; istekleri bitmiyor. Bilmiyor doğal olarak. Neyi istediğini bilmiyor. Yalnızca istiyor. Cehaletin ilkelliğinde oldukça iyi yüzüyor. Kentlinin ve köylünün kabulü bir tipi var. Buna da, ‘ Pilita ’ ismini taktım. Pilita Doğu Karadeniz’ de kuzinenin ismi. Hani şu, Anadolu’ da hâlen kullanilân cinsten. Hem ısınır, hem pişirirsiniz. Bir sürü deliği vardır; tencereleri koymanız için. Altı közlemeleriniz için doğal bir fırın vazifesi görür. Çok işlevli yani! Yıpranmışlığı, ezilmişliği de iyi yansıtıyor. Hah ha, Pilita... Hem de pilici çağrıştırıyor bakın! Aaa! Ama bir dakika, bir dakika! Siz hepsini iyi tanıyorsunuz aslında. Şecerelerine kadar! Var değil mi öyküleri? Siz anlatır mısınız bana lütfen? ” - Çok hoş! Çok ta hoşsunuz… Anlatırım ama vaktiniz var mı? - Var, var. Başlayın hadi ama! - Anlayışınıza sığınıyorum. Ancak sır olmayan parçalarını anlatabilirim. Başkalarına bu kadarını da anlatmam, haberiniz olsun! - Sağ olun! Sahip olduğum bu tür güzellikleri başkasıyla paylaşmada cimriyimdir. Bana daima güvenebilirsiniz. - Nermin! Sizin ‘ Esmer Bakış ’ ınızın asıl adıydı. Yaşamından çok sayıda erkek geçti. Bir kısmı eşi oldu. Kesinlikle hafiflikle suçlanabilecek bir kadın değildi. Oldukça akıllıydı. Aklınıza gelebilecek zenginliklerin tümünü tattı. Biri hariç! Severek evlendiği eşlerinden hep kıskançlık gördü. Denilebilir ki huzurla yediği bir öğün görülememiştir. Kavga, bir yaşam biçemi haline gelmişti. Mutluluğu aralarda edindiği arkadaşlarında aradı. Aradaki tek fark evlenme cüzdanının dışında, onlar da aynıydı. Hep inişte hep çıkıştaydı. Düzde olamadı hiçbir zaman. Hep arzulandı. Hep düşlerin Best Seller ecesiydi. Hep arzulandı ama hiç sevilmedi, hiç gerçekten istenmedi. Kadının, literatürlerdeki kelime anlamıydı... - … - Nimet hanım, sizin Tabiat Ananız. Tek evlilik yaptı. Eşini erken kaybetti. Öğretmendi. Hepsi birer annenin kızı veya oğlu olan öğrencileri, bir süre sonra her şeyi bir kenara bırakıp, kendisine ‘ Anne ’ diye hitap ederdi. Yaşamı maddi ve manevi zorluklarla geçti. O, Ata’ sına ve eşine hep sadık kaldı. Zorluklar ne olursa olsun, öğretti; eğitti; korudu. Hep kendisinden bir şeyler verdi. Eşiyle her an anlaştığı söylenemezdi ama arkasından o anlaşmazlıkları da özledi. Bir şeylere hep üzülürdü; belki de ulus yaratamamaya, devlet kuramamaya... - … - Neriman, tam bir kuzineydi hakikaten. Elinden her iş gelirdi. İki kere evlendi. İkisinden de dayak yerdi. Üstelik yardım tekliflerine, sayısız tembihlere karşın! Çok şey öğrendi yanında çalıştıklarından. Gel gelelim cehalet kandan mirassa, söküp atması çok zordur. Karnı toksa, seks yapılmışsa, her şeyi unuturdu. Adamlarından hiç memnun olmadı. Mis gibi kokan tertemiz süt teni, görgüsü, bilgisi, becerisi, öğrendikleriyle bu adamlara fazlaydı bile. Bir küçük ev isterdi; ikinciden bir gecekondu kaldı. Acaba köyden hiç çıkmasa daha mı mutlu, daha mı iyi olacaktı? Yok, yok! Köyü ona iki numara dardı. Sürekli bir şeyin eksik olduğunu hissederdi. Doymayan bir tarafı vardı. Bu eksikliği temiz şehir yetişkinlerinde gidermeye çalıştı ama olmadı! Teşhisiniz doğru! İstiyor ama anlamıyor, alamıyordu. Neriman, köylülüğünü unutamadan köylülükten uzak ama kente yabancı kalmışlığın tipik örneklerinden biriydi... - … - İyi keşfettiniz. Hüzünlü gülüş üçünde de ortak. Ortak noktalar bu kadar da değil! Üçünün de çocuğu olmadı… - Yâ! - Tabiat Ana biraz daha şanslıydı. Gerçeğinin yerini tutmasa da cenazesine katilân gözü yaşlı, sahici duygularla dolu onca öğrencisi de onun çocuğuydu. Yaşamlarının genelinde üçü de mutluluğu az sürelerle tadabilmişlerdi. İkisi de Neriman’ ı çok severdi. Neriman haftayı ikiye bölmüş, gün aşırı giderdi temizliğe. Neriman ne ikisinden ne de gecekondusundan vazgeçebilirdi. Üçü de geriye elle tutulur bir şey bırakamadı. Dallar hep kurumuştu. Üçü de son günlerini seviyelerine ters bakıcıların ellerinde, Düşkünler Evi’ nde geçirdi. Üçünü de çok severdim. Bugünlük bu kadar olsun beyefendi. Aralarda uğrarsanız aklıma gelenleri anlatırım. Belki de hiç gelmezsiniz; baksanıza ötekileri beğenmediniz? ” Üç kısa ama düşündüğünüzde oldukça uzun üç farklı, hoş öykünün arasında sıkışmış adam silkindi. Her bir öykünün oturması için aradan üç ay geçmesi lâzımdı. Eve gidip resimlerle yalnız kalması gerekliydi. Anlatılmayanları birinci ağızdan dinleme düşüncesi bayağı heyecanlandırdı kendisini: - Teşekkür ederim. Uğramaya çalışacağım. Borcum ne kadardı? - Hiç ama hiç önemli değil. Sizin değerlendirmenize bırakıyorum. Ne vermek isterseniz, o uygundur. - Güveninize teşekkür ederim. Düşündü. Kimsenin almayacağı bu eski yıpranmış resimler etse etse üçerden dokuz milyon ederdi. Kurtlu çerçeveleri, anıları, dükkân hakkı... Daha fazla etmezdi. Zaten merakından girmişti içeriye. Bir iki antika, eski parça ve de bu resimler... Hep merak ederdi bu loş dükkân nasıl ayakta duruyor diye… Cüzdanını açtı. Sıkıştığı anlar için yedek bulundurduğu göze baktı; - Şu yandaki büfeden de bir şey alıp geri geleceğim. Ben dönene kadar siz bunları paketlerseniz sevineceğim. dedi, saygı eşliğindeki sevecenlikle. Elindeki elli milyonu masanın üstüne şık bir hareketle bıraktı. Geri döndüğünde, eski, kalın, renksiz, soluk ambalaj kâğıdına sarılmış büyükçe paketini aldı. - Benzerleri elinize geçerse diye kartımı bırakıyorum. Ben Ressam Yıldırım ÖZ, tanıştığımıza memnun oldum. - Ben de... ******* Ressam ÖZ evine döndü. Paketi bir kenara bıraktı. Günlük işlerine yöneldi. Aklı bitirmesi gereken tuvaldeydi. Birinci resme çok benziyordu. Motivasyona sahip bir gülümseme yüzünü kapladı. Hele elindekini bir bitirsin, üç resmi birada öyle bir işleyecekti ki görenler alışılmış ukalâlıklarını tekrarlamayı anımsayamayacaklardı. Birinci resme takılıp kalmıştı. Kalktı, paketi açtı. Amacı resme bir kez daha bakmaktı. Paketin içinden üç resim ve bir paket daha çıktı. Heyecanla üç resmi bıraktı. Anlam veremediği yeni pakete yöneldi. Paketin üstüne titrek bir yazıyla not düşülmüştü; “ Beyefendi, ben ölmeden açmayacağınıza sizin bir beyefendi olduğunuza inandığım kadar inanıyorum. İnşallah bu da işinize yarar! Resimci. ” Durdu. Düşündü. Doğru, gerçek bir beyefendiydi. Sonradan olunamazdı. Sonradan yapacağınız tek iş, olduğu kadarını korumaya çalışmaktı. Günümüz şartlarında bu çok zordu ya... Tekrar düşündü. Vazgeçemediği beyefendiliği mi, yoksa ağır basan sezileri mi? Karar veremiyordu... Açacaktı... Eğer bu bir sırsa, beyefendiliğini o zaman kullanırdı. Sırrı mezara kadar taşırdı. Açtığında iyice şaşırdı. İkinci paketten dördüncü bir resim çıkmıştı. Bir süre resmin üstünde dondu. Sonra resmin beraberindeki kartviziti ve not kâğıdını eline aldı. Önce notu okudu; “ Eşimi kaybedince geçmişlerini ezbere bildiğim resimleri elden çıkarmaya karar verdim. Onlar olmadan zor olacaktı ama onlarla da olmuyordu! Satarsam, alan bedel verdiğinden yok olmayacaklarına inanıyordum. Antika ve eskiler için de aynı şeyi hissediyorum. Uğraş olsun, sebep olsun zaman dolsun işte! Resimler eşimin ve ailesinin yaşam boyunca çektiği değişik çalışmalardan geriye kalanlardır. Çerçeveli veya çerçevesiz Sahipsizler Ordusu! Her şey bitince ya da bitmelerine yakın sizdeki üçünün son durağı Düşkünler Evine ben de gideceğim. Belki anıları, ruhları oralarda bir yerdedir? Gerçek dostlar acıyı da paylaşır; öyle değil mi? Evet! Sahipsizlerin o çok iyi bildiğim acılarını paylaşmış olmam beni bunca zaman ayakta tuttu. Daha fazla tek başıma yapamayacağım. Anladınız; ben de onlardan biriyim. Seçiminiz harikaydı… Elinizdeki fotoğrafım da onların az ilerisinde, oturduğum masanın tam yanındaydı. Canlısı karşınızdayken bağdaştıramadınız herhalde! Dilerim Tanrım’ dan, bu da işinize yarar! İlgi ve sevecenlik, hep yakınınızda olsun. İmza. ” Kartvizite atıldı Ressam ÖZ. Sıradan, beyaz kartona gotik karakterde lacivertle yazılmıştı; “ Nihâl Manolis Fotoğrafçiyan. Stüdyo YÜZLER. Altında da adres... ” ******* Ressam ÖZ, deli gibi pantolonunun cebine saldırdı. Büfeden aldığı alışveriş fişini buldu. Resimciyi tarif ederek, telefon numarasını almalarını, soran olduğunda ismini vermelerini rica etti. Beş dakika sonra geri aradığında, Stüdyo Yüzler’ in telefon numarası büfeci tarafından kendisine verilmişti. ÖZ, yeni nesil hızıyla bilinçsizce tuşladı numaraları, nefessizce konuşmaya başladı; - Alo... Cumhuriyet caddesi bin iki yüz seksen üç numara mı? Tamam. Hanımefendi? Siz misiniz? Beni hatırladınız mı? Ben dostunuz Ressam Yıldırım ÖZ. Hani üç resim almıştım sizden. Hah! Tamam, benim! Sizsiniz! Nasılsınız? Teşekkür ederim. Ben de iyiyim ama biraz heyecanlıyım. Sizden sonra aklıma bir şey geldi. Yardımınıza ihtiyacım var. Bir çöpüne bile dokunmadan stüdyonuzu ortak kullanmak istiyorum. İlgi odağı bir yer olacak. Bir ilke imza atacağız. Giderleri paylaşırız. Üstüme düşen diğer sorumlulukları da yükleneceğim. Konuşmak için şimdi, hemen gelebilir miyim? Bekler misiniz? Sağ olun. Ben mi? Demli çayı tercih ederim. Daha sonra da kahve yapın ki, beraberliğimiz en az altmış yıl sürsün! Hemen çıkıyorum, hemen geliyorum. İyi günler. Görüşmek üzere hanımefendi… Görüşmek üzere efendim… ” Ressam ÖZ, yüreği ve beyniyle el ele vermiş, sanki yüce bir kuvvet tarafından ödüllendirilmişçesine keyifle gülüyordu. Dördüncü resme bir kez daha bakmak ihtiyacını hissetti. Evet! Yanılmamıştı! Diğer üçündeki hüzün, bunda da ortak noktaydı. Dudaklardaki gülümseme kırıntısı, diğer üçüyle tıpatıp aynıydı. Yüze de tam oturmuştu... |