Yabancı veya yerli bir müziği, bir opera, bir bale, bir tiyatro eserini, bir filmi, bir romanı, bir öyküyü, bir masalı anlatırdınız. Belli ki çok etkilenmiştiniz. Etkilenmek ne demek, hatta bir parçası olmuştunuz. Beraber gitmişseniz ne âlâ; vapur, dolmuş, otobüs inlerdi…

Hayır, minibüs olamazdı! Bütün sihri alır ve götürürdü!

İnlerdi sizle beraber; vapur meltemsi dalgalarıyla, otobüs sinsi bir kıskançlıkla, dolmuş hırslı bir zorunlulukla katılırdı anlattıklarınıza. Hepsi de es geçmez, kulak kabartırlardı. Gitmeseler de gidemeyeceklerse de ilgilenirlerdi. Tabii siz o an başka bir dünyada yaşadığınızdan anlatır, anlatır, anlatırdınız…

Belki de sizin o hâliniz dinletir, dinletir, dinletirdi…

Beraber gitmemişseniz koşarak dönerdiniz; mahallenize, piyasa yaptığınız semte, onu bulacağınız yere…  

Bir de buldunuz mu, bir yapışırdınız ki tutkal tesirini milyonda bir azaltsa karşıdaki bütün kuvvetiyle haykıracak, “ Sen ve Ben ne kadar da büyüğüz ” diyecekti sanki. Yakalanmak isterdi ki siz anlatasınız diye! Önemini hissederdi yakalandığında da...

Anlatışınız öylesine çekiciydi ki dinleyenin hâli, yemekten henüz kalkmış birisinin dayanamayıp sizin yediklerinizden bir kez daha doyasıya yemesine benzerdi.  

Sonunda yorulurdunuz. Yorgunluk çeşitli şekillerde sonuçlanabilirdi ama ne gam, hepsi de birbirinden güzel, birbirinden değerliydi.

O mesut, siz mutlu evinize dönerdiniz; kocaman yetkili büsbüyük iki insan gibi…    

Yukarıdaki fotoğrafları hatırladınız mı? Kaybolmuştur; arasak bulur muyuz?

 

 

İnsan Olmanın Lezzeti... XCIV' te buluşana dek, en iyilerle kalın.

İlk not: En son ne zaman; sarı leblebiyle beyaz leblebi arasında sıkışıp kaldınız?