www.sizedebiyat.com SiZedebiyat

KÖŞE YAZILARI caddesi 

Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Kerem DALBUDAK

   BAHÇEDEKİ FENER  

ABDİ İPEKÇİ’ DE BİR GÜN

Hep söylerim; Türkiye’ de kuşaklar arasında anormal büyüklükte farklılıklar var diye. Hem de birbirini iki, üç sene ile takip eden kuşaklar arasında. Örnek olarak, 1960’ larda doğanlar da hatırlar ilk televizyon yayınını ve  “ Pilli Bebek ” i, 1970’ te doğan benim gibiler de. “ Biz ” diyorum, “ eskiler ” e, biz hatırlarız günde birkaç saat süren televizyon yayınını; sinyal müziği ile başlayıp, İstiklâl Marşı ile biten yayını, siyahı ve beyazı. Az mı bekledik Doktor Richard Kimble’ ın kaçışının sonunu ? Peki sonunda ne oldu ? Tanklar geldi, sokağa çıkma yasağı ilân edildi, her şey güllük gülistanlık oldu. 

Sonra ? Ya sonra ? Tonton bir amca geldi; bıyıklıydı ama tontondu. Birden her şey renklendi. 19 Mayıs Töreninden tutun da “ Savaş Yıldızı Gallactica ” ya kadar ( ilk renkli ' deneme yayını ‘ da buydu; bilmeyen / hatırlamayanlar için ). Sonra 1982 Dünya Kupası’ nı seyrettik renkli renkli; Brezilya elenince nedense Gök Mavililer olmuştu takımımız. Halbuki onlarda “Şikeci” Rossi vardı, “ Kasap ” Gentile vardı ama umurumuzda değildi, çünkü Almanlar Avusturya’ ya şike yapmışlardı. E zaten 1. Dünya Savaşı’ ndan da gelen akrabalığımız var ya: Malum onlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık. E o zaman “Öl sen de Almanya ! ”. Türkiye’ de Breitner’ in attığı penaltı golüne sevinen tek adam bendim herhalde. Alman futbolunu sevmem de, “ yazık, birisi de onları tutsun bari ” dediğim için olsa gerek! Ya da İtalya grubundan 0 - 0’ a yatarak çıktığından belki de... 

Başlıktan onlarca yıl öteye gidiverdik bir anda, farkında mısınız ? Bütün bunları niye söyledim ? “ Maksat nostalji olsun ” diye mi ? Hayır, asla hayır. O zamanlar bir Abdi İpekçi vardı. Her gün cesaretle, bildiği doğrulara uygun olarak gazetesini çıkaran bir adamdı. Belki en iyimiz değildi. Belki de en doğrumuz. Ama adamdı. Ve bir gün biri onun hayatına son verdi. Birdenbire... Sabah eşini, çocuklarını öpmüş, evinden çıkmış, işine giderken.   

Neyse, dönelim konuya. “ Biz ” den sonraki kuşak bilmez Abdi İpekçi’ yi. Onu bir basketbol salonu sanır, Molla Gürani’ yi de sadece bir viyadük. Canları sağ olsun, onlar siyah - beyaz televizyonu da bilmezler, telefon bağlatıp saatler sonra konuşmayı da. Biz yaşadık da biliyoruz, ama onların biraz araştırıp öğrenmesi lazım galiba. 

Sözü bu kadar uzattığıma göre ben de yaşlanıyorum galiba. Üç hafta önce Abdi İpekçi Spor Salonu’ ndaydık. Fenerbahçe - Ülkerspor basketbol maçı için. Ama bütün aile. Neredeyse otuz, otuz beş kişiydik. Bizim her zamanki maç ekibi, yetmezmiş gibi eşler, ek olarak çocuklar. Çocuk dediysem, çoğu 2 - 3 yaşında. Ama üzerlerindeki sarı - laci çubuklu formalara bakınca insan kendini düşünmeden alamıyor; “ Biz böyle oldu isek, bunlar ne olacak ” diye. Umulur ki bizlerden daha da fanatik olacaklar. Her maça gidecekler, sahaya inecekler vs. vs. Onların da canı sağ olsun, çocukluğumda olduğu gibi Fenerbahçeli bir nesil geliyor ya, fark etmez. “ Bizden olmayan ” yine bilmez; bizim zamanımızda herkes Fenerbahçeli idi, çünkü Türkiye’ nin takımı Fenerbahçe idi ve Galatasaray on küsur senedir şampiyon olamamıştı. Bana inanmayana Hababam Sınıfı’ nın herhangi bir filmini seyretsin. Ama bir görmeniz lazımdı “ onlar ” ı, bizim çocukları. Saçlar sarı, gözler mavi ve üzerlerinde çubuklu formalar! Sadece Fenerbahçeli olmaları değil onları önemli yapan, bu yaşta, bir yerinden de olsa spora bulaşmış olmaları. Çünkü biz geç kaldık, yerimiz dardı, televizyonumuz bile yoktu. En azından “ renkli ” değildi... 

Sporu biz niye yapıyorduk ? Ya da niye seyrediyorduk ? Biz galiba yıllar içinde bunu unuttuk. “ Benim memurum işini bilir ” den sonra mı unuttuk, yoksa siyah - beyazdan çıkınca bir anda renkler mi birbirine girdi emin değilim. Oysa siyah - beyazken her şey ne güzeldi, değil mi ? Herkes yan yana oturur, formanın rengi belli olmazdı televizyonda. O zamanlar İstanbul içi deplasman diye bir şey yoktu. İsteyen maça giderdi; hem de polis koruması olmadan. Sonra bir “ kazanma kültürü ” çıktı, işler değişti. Galipti bu yolda mağlup. Artık istersen maşalarını kullanıp yıllar boyu şampiyon olurdun, istersen “ benim bilmem kaçıncı yılım ” deyip. Ama spor, spor olmaktan çıkmıştı bir anda. 

Halbuki Koç REEVES bize böyle mi öğretmişti ? Hatırlayın, Türkiye’ nin basketbolü nasıl sevdiğini. Nasıl Challenge Turnuvası’nda “ tek yürek ” olduğunu. Sebep Koç REEVES idi. “ 12 Dev Adam ” dan önce Ken REEVES ve onun “ Carver Lisesi” takımı vardı. Bize sadece o topun çemberden geçmesini değil, aynı zamanda sporun hayatla birebir bağlantısı olduğunu da onlar öğretti; ki “ onlar ” siyah - beyazdı! Hatta takımları da okulları da siyah ve beyazdı. 

Ama maalesef hayat siyah ve beyazlar üzerine kurulu değil. Değişik renkleri var. Sarı dominant renk. Onun yanına çoğunlukla lacivert geliyor, bazen de kırmızı. Arada başka renkler de giriyor devreye ve al sana gökkuşağı. 

Ve ondan sonra spor, spor olmaktan çıkıyor, başka bir şey oluyor. Savaş oluyor, mücadele oluyor, basında, politikada, sokakta bir anda birbirine giriyor. Ve bizi “ biz ” olduğumuz, diğerlerinin olmadığı dönemlere götürüyor. 

Halbuki biz orada başka yerde olmak istiyoruz. Tribünde, eşimizle, çocuklarımızla ! 

Saygılarımla

:  Kerem DALBUDAK, 10.01.2005                                                                                         Diğer bir  köşe yazısı için "   için

                             

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt