Bir yere ait olmak veya yalnızca olmak.
Bir yer olmak göz ve beyin gibi, tümünün birlikteliği gibi...
.
Neleri kaybediyoruz, neleri kaçırıyor, nelere susamış ve
nelerden de yılgınlığa düşmüşüz. Can pek de bir şey istemiyor
artık, ölüm döşeğinde yatan gibi.
Doygunluğuyla, pırıltısıyla yaşam kendisini üretir hani; acımasızlığındaki güzelliğinde, hep bir doğuş
vardır.
Peki nerede, anlamlı doğuş? Nasıl bir içe dönüş, nasıl
kabullenme, yok saymak, üretmektir ki var etmeden varlığa boğmak
?
Bu, varlık mıdır yoksa var olmak mı? Nasıl bir yaşamda bir yere ait
olursunuz da hem var olursunuz?
İki iyiliğin ikisi birden olmazmış; delilerin de, velîlerin de
vatanı yoktur yani..
Dostoyevski, yaşamı mutluluk anlamında kavramaya,
yaşamaya çalışanı,
" Otların balını yalamak " diye biçimlemiş. Bir kuyunun
ağzından içeri düşmek üzereyken bir parça ota tutunmuş ve aşağıda
da bir ejderha beklerken tutunduğu otun dibini bir fare
kemirmeye başlamış.
" Ne kalır bize " diye soruyor, " otların balını yalamaktan
başka? ".
Kimi zaman çaresizlik duygusunu adlandırmak zor geliyor.
Yaşadığı ne tür bir çaresizlik, ilgilenmiyor bile insan!
Yaşamındaki güzel şeyleri çoğaltmaya nasıl olanak bulacağını
düşünmüyor bile!.
Eski, soğuk ülkenin yazarı içimi ısıtmıyor. Yetmiyor.
Sıcaklık, ısınmak istiyorum... Kendimi kandırmadan ama! Güç ne kadar keskinse, o kadar da
soğuk ve aldatmıyor insanı.
Peki, ben şimdi neye inanacağım?...