Bir kediyle karşılaştığımda ondan en nefret ettiğim an; bana
ilk kez armağan edilen güvercinimi yemiş, tüyleri üzerinde
yalanan kediyi gördüğüm anı hatırlattığı andır.
Her kuş önemlidir. O kuş da önemliydi. O güvercin, benim o
yaşımda, o duygulara yol veren eylemsel davranışım sonucu o
kuşla yaşamaya çalışmak ve onu anlamaya uğraşmaktan dolayı,
belki de çok anlamlıydı...
“ Ne! Neden onu yedin? Başka yiyecek bir şey bulamadın mı?
Belki de bulamadın ama mutlaka o kuşu mu yemeliydin, seni
zavallı, aşağılık mahlûk! ”
Bunun gibi bir sürü şey çok kısa bir zamanda aklımdan. Bir an
içinde öfkem – ki elimden ekmeğimi alsalar bile uysalımdır -
doruğa yükseldi. Bekledim. Durdum. Çok az bir zaman baktım.
Öfkem hâlâ tavanda asılıydı. Zehir gibiydim. Çok çabuk karar
verdim. Kedinin ziyafet sonrası sakinliğinden yararlanmam
gerekiyordu. Güzel güvercinimi nasılsa kendi cennetine
yollamıştı. Ben de onu, ‘ Kediler Cehennemi ’ ne mi
yollamalıydım?
Hayır, katil olamazdım tabii; istemedim de bunu belki.
Tabiatındandır kedinin anlayışsızlığı. Bir canı yemiş, karnını
doyurmuş. “ Böyle de bakılır ” diye geçti inanın aklımdan.
“ Niye güvercin? Hadi güvercin, niye benimki? Hadi benimkini
yedin diyelim, niçin tüylerini yoldun? Bir de üstüne neden
yalanıyorsun? Kaçıp gitsene! Acımla yalnız bıraksana beni!..
E, ben seni orda görürsem, ne yapmak gelir aklıma? Ne yapmak?
Sevgili kedi, lütfen bana kızma! Keyifle yalanırken, hatta
beni gözünün kenarıyla fark edip yalanmanı sakince sürdürürken
eğildiğimi de gördün! Hâlâ niye kaçmıyorsun be yaratık!
Görmüyor musun ne hâle gelmişim? Ne yapayım şimdi?
Bulabildiğim en iri taşı bir an evvel yumuşakça yerden
almaktan başka? Belinin ortasında taşın verdiği acıyı sağlamca
hissettiğini biliyorum. Kendi etrafında takla attığını gördüm.
Sonra hızla kaçmaya çalıştığını, biraz sonra durduğunu. Etrafa
şöylece bakıp bir yerlerini yalayarak iyileştirebilir misin
bakmak istedin belki? Senden daha hızlı değilsem de daha
acılıydım. Sabırlı ve hesabını bilen. Bahçeden, mahalledeki
arsaya kaçmıştın; bitti sandın. Oysa bitmedi! İkinci taşı tam
sırtına indirmiştim. Bana çok mu kızdın? Üzgünüm…
Bana inan, gerçekten hâlâ çok üzgünüm!
Hata mı yapmıştım? Onun yüzünden bile olsa yanlış mıydı? Hani
nasılsa ölmüş olan bir hayvan yüzünden bir başka hayvana,
zarar vermek, onu da incitmek? Hesaplaştım kendimle. Beynimde
bu konuya dair yüzlerce kapı açılmadı. Birkaç tane yalnızca; o
da bana hak verir türden. Her nasıl oluyorsa madem o aç kedi
haklıydı diyelim; güvercinimi yedi, ben ondan daha üstünmüş
gibi görünsem de benzer kökteniz; ben de kızgındım. Hem de
çok...
O anı düşlediğimde basit bir eylem gibiydi o taşı atmam fakat
yaşamı, algıları, kararları, nedensel eylemi sorgulamak gibi
bende farklı uyanmaları doğurdu. O kedi - ki güvercin artık
kedi olmuştu - ikisi birlikte beni, yaşam anlayışıma açılan
kapılardan birilerine yöneltti. Artık bir canlıya eskisi kadar
sıcaklık hissediyorsam da, kendi canlılığımın da farkına
varmıştım. Kendi hatamın, hata denen şeyin, ‘ göreli ’
oluşunun...
Sonra affettim elbette kendimi. O kedi kendiliğinden veya
başka nedenle öleli çok olmuştur ama büyürken hata payını
azaltabilmek için ‘ olmak gerekir ’ . Belki de insan yaşadıkça
bunu bir kez daha kavrıyor…