www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Sibel ERÖZDEN

 YORGUN ALİ ÇAVUŞ

Çakır gözleri güneşi gördü mü yeşile çalar, öfkelendi mi kararırdı.. Gür kaşları iyice çatılır, sesi, mutlak bir itaat duygusu uyandırırdı insanda..

O, Ali Çavuş’tu ve yorgundu...

Aylardır süren işgal… Gavur dağının berisinden gayrısını görememek, Halep’e ulaşamamaktı bu. Ankara yoktu… Maraş yoktu... Adana yoktu... Urfa yoktu... Hapis olmuşluk  duygusu yeniden çatlattı yüreğini. Aylardır süren işgal… Kıtlık başlamış, kente tüm giriş çıkışlar kontrol altına alınmış, sur içine yığınaklar kurulmuş, kentin içinde adımlar tedirgin  atılır olmuştu. Aylardır süren işgal…

Ve, tüfek yoktu... Yiğit Tüfekçi Yusuf’un imanı gevremişti gereksinimi karşılayabilmek için. Gece gündüz demiyor, alnında terleri boncuk boncuk, gözlerinde kederli bir hırs ile aralıksız mermi döküyor, tek başına tüfek imal ediyordu. Şehrin sabırsız çeteleri bekleyemiyordu onu. “ Hemen!.. ” diyordu. “ Daha!.. ” diyorlardı durmaksızın. Onların bu aç ve iştahlı sıkıştırmaları daha da yoruyordu ama bir şeycik de demiyordu kimseye. Böyle olmalıydı işte… Yoksa nasıl alacaklardı köprü başında süngülenen sekiz yaşındaki küçük Kamil’in intikamını? Annesinin peçesini açtı diye Fransıza tekmeyi savuran gözü kara Kamilciğin intikamını?

Kaşları çatıldı Ali Çavuş’un. Gözleri, batan günü seyreden ağırbaşlı göğü taradı . Göğün de onu izlediğinden haberi olmadan, o kıraç tepede canı sıkkın, kızıl bulutlara daldı... Daha iki gün mermi alamayacaktı Tüfekçi Yusuf’ tan. Hapsedilmişlik duygusu ikiye katlandı. Okkalı  bir küfür savurdu içinden. Planladığı  her şey iki günlüğüne ertelenmiş oluyordu. Oysa  tezceydi Ali Çavuş. “ Dahacılar " dan değildi gerekmedikçe, ama “ hemenciler " dendi. Madem gün bu kadar hızlı batıyor, insan bu kadar hızlı acıkıyor, acı bu kadar hızlı birikiyor; hızlı olmalıydı o da.

Bir sigara sardı. Tütün burdu dilini. Her şeyi eritmek istedi Ali Çavuş. Dumanı dudaklarını kısarak üfledi havaya. Sanki bir çift göz belirdi dumanın içinden. Ona gülümsedi,  yumuşakça örtüldü. Bu kez burulan,  Ali Çavuş’un kalbi oldu...  

Kimse görmesin diye elini savurup dumanı kovdu . Hoş kim görecekti onu mağrur akşam göğünden başka? “ Allah’ım …” dedi dişlerini sıkarak,   “ Yüce Allah’ım...”  Bu hayal ile kim bilir kaç kez  karşılaşmıştı. Sigarayı fırlatıp attı. Bir kez daha öfkelendi, bir kez daha “ İt oğlu itler !.. ” dedi. Bir kez daha ağladı göğe baka baka…

 

- “ Yapacak bir şey yok şimdilik! ”  dedi Küçücük Arif. Uzun Çarşı’da bir boy yürüdüler.

- “ Kilis yoluna kadar gidecek dehlizler. Oradan çıkışlar mağaralara ulaşmamızı epey kolaylar. ”  Şehrin her yerinde  köstebek yuvaları gibi  kazılan yeraltı tünellerini  kastediyordu.

- “ Eyüboğlu camisini çoktan geçtik, sana haber ederim. Sakın yersiz bir çatışmaya girmeyin. Merhamet denen şey yok bu ırzı kırıklarda! Unutuyordum neredeyse, geçen gün dediğim doğruymuş. Hayvan oğlu hayvan gömmüş hepsini! ”

- “ Yok yahu! ” dedi Ali Çavuş inanamayarak. Kabullenmek istemiyordu bu midesizliği ama insan bir kez insanlıktan çıktı mı her haltı yiyordu işte. “ Demek sahiden  gömmüş bütün zahireyi! Ulan dağıt da doysun cümle yetim. Gavur sade Fransız mı Arif abi? Bunların ettiğine ne demeli? Bu gece o işi hallolmuş bil, sabah  sizin mahallede dağıtırız hepsini. ”

- “ Neyse, ” dedi Küçücük Arif, “ Sen şimdi git, gecenin hazırlıklarını yap, mermi harcamadan bitir bu işi. Birkaç güne kadar da milleti azar azar toplar, götürürsünüz mağaralara. ”  O gece baskın verdiler o varlıklı herifin evine. Ellerindeki  silahları tehdit unsuru olarak kullanıp, bahçelerinde gizledikleri bütün kurulukları*,  toprağı kendi elleriyle  kazdırarak çıkarttırdılar. 

Ertesi sabah  gasp edilen tüm erzak, Küçücük Arif’in mahallesinde dağıtıldı. İhtiyacı olan dualarla aldı, olmayan elini uzatmadı. Halk bu asil ruhla yardımlaşırken, üç beş yüreği  sefil  lanet okudu, Ali Çavuş ve arkadaşlarına...

 

- “ Şuradan ” dedi,” Başınızı iyice eğin, ilerde tümsekler de var, dikkat edin. ”

- “ Sen gelmeyecek misin oğlum? ” dedi yaşlı bir teyze. Ürkmüş gözleriyle umar beklercesine baktı Ali Çavuş’a. “ Bi iş olursa ne edeyim ben ? Bir başım var bir de kızım. Biri bir hanek etse dayanamam oğlum. ” Ali Çavuş azıcık durdu, kadına baktı, onun nasırlaşmış bakışlarına baktı, annesi de böyle bakardı bazen . Söylediklerini zihninde yeniden duydu.  “… Dayanamam oğlum...”

Annesi de böyle yetiştirmişti onu. Kız kardeşi Ayşe için de yapmaz mıydı annesi aynısını? Bu halde bile sütü bozuklar çıkabiliyordu tek tük de olsa. Güvenemedi bu yolculuğun sağlamlığına. Oysa geride yığınla işi vardı. Onlarca kadın ve çocuk bu dehlizlerden geçecek, biraz daha güvenlik için toza toprağa, rezilliğe katlanacak , akrepler  ve  yılanlarla yoldaş bir serüveni göze alacaklardı. Hepsine rehberlik etmek sabır istiyordu. Geniş bir yürek istiyordu. Kime, nasıl bırakıp da yalnızca iki kişinin kılavuzluğunu alaydı?  Az sorumluluk değildi ki!. Sonra anlayamadığı bir biçimde bu işin nasılını düşünmeye koyuldu. Kimseye “ şunu yap ” diyecek yüzü yoktu, yük herkesteydi, paylaşmış, iş bölümü yapmışlardı. Aynı aşkla, aynı tutkuyla, aynı azimle…  Birden “ Teyzen oğlu Mahmut ” dedi içinde bir  fısıltı. Mahmut!.. Arslanlar gibiydi o. Zeki, atak, iş bitiren, hem de en temizinden…

 

Elini yaşlı teyzeye uzattı gülerek;

- “ Hadi teyzem gel, peşimden gel..” dedi...

 

- “ Daha çok mu oğlum? Ben yeğin yoruldum.”

- “ He..” dedi Ali Çavuş. “ Var daha İstersen yaslanıp dinleniriz biraz. ” Karanlık, sonu hiç gelmeyecekmiş, gün yüzü yeniden hiç  görülmeyecekmiş gibi duran tünelde duvara yapışırcasına yaslandılar. Arkalarından gelenler sıkışarak yanlarından geçip gidiyorlardı.

- “ Geri dur Münevver! ” dedi yaşlı kadın kızına dönüp, “ Yanıma gel de, burada dur! ” O zaman gördü Ali Çavuş Münevver’i...

Kıpkırmızı olmuş yanakları ve yerden hiç kaldırmadığı emanet gözleriyle önünden geçip annesinin yanına gitti Münevver.

- “ Gel kızım, gel. ” dedi teyze. İçinde bir ışık yanıp söndü Ali Çavuş’un. Ürktü. Kovdu ışığı. Söndürmeye çalıştı. Kendine bile göstermeden yapmalıydı bunu. Yine öfkelendi, bu kez kendine küfür etti...

 

- “ Vardık işte.. ” dedi teyzeye, “ Siz şimdi şu taştan ötesine geçin. Arkadaş sizi alır götürür. Eyvallah. ”

- “ Sağol oğlum ” dedi teyze “ Allah göynünü göre!** ” Teyzenin duasını duymadı Ali Çavuş. Kalbi o ışığı söndürmek için üfledikçe,  ışık ateşe dönüyor, büyüyor, büyüyordu…

Gökyüzü yine Ali Çavuş’u izliyordu. Laciverdini giymişti bu gece. Bulut süslerini bile takmamıştı. Yıldızları yeterdi yaldızlı acı düşleri  için. Herkes için bir yaldızı olurdu böyle gecelerde. Ali Çavuş için de vardı bir tane.. Ali  Çavuş yine aynı tepede, bu kez en uzaktaki yıldızda  yine o gözleri gördü. Ama bu kez ona bakmadılar. Tebessüm göremedi Ali Çavuş. Telaş etti...

 

Bir  kapıyı yumrukluyordu. Kapı açılacaktı. Yalan söylemişlerdi ona! Kapı açılacak, gülen yüzler ona müjde verecek, bir bebek çığlığı duyacak, heyecanla  sevdalısı olduğu o gözlere koşup  o yorgun, ter içindeki ipek  saçları okşayacaktı. Bir kapıyı yumrukluyordu Ali Çavuş. Kapı açılıyordu. Yalan söylememişlerdi ona!...

Sıkılmış dişlere bürünmüş yüzler  karşılıyordu onu. Ömründe hiç duymadığı bir sessizlikle tanıştı. Güzelliğinden nazara çatlamış bir bebek ölüsü… ve “ gavur bastı ” çığlıklarından duyduğu korkunun şokuyla, oracıkta ruhunu teslim etmiş olan o gözlerin sahibi…Saçları ter içinde ve yorgun... 

 

Uyandı, her yanı tutulmuştu. Dünkü sokak vuruşmasında aldığı yara sızlamaktaydı. Bebeğinden kalan yaldızlı acı da sızlamaktaydı. Sevdalısı olduğu  saçların toprağa akışı da sızlamaktaydı. Münevver’in utangaç gözleri, al yanakları o söndüremediği ışıkta sızlamaktaydı. Hangi acı, hangisini eritecek bilemedi. Çiği hala ürperten  taze sabaha  döndü yüzünü. Güneş  çam kokusunu öptükten sonra kondu burnuna. Sabah umut üflüyordu yaralarına. Dermansız adımları  ilaçtı sanki, her biri sonrakine omuz veriyordu..

Yolu biliyordu Ali Çavuş.  Yürüdü... Soysuzların haksızlıklarını eze eze, yurdunun dört bir yanına gidebilen her yolu aça aça, Şehit Kamil’in, Şahin Bey’in ve daha nicelerinin  intikamını ala ala... Yürüdü Ali Çavuş yürüdü, hiç duraksamadı; yolu çok iyi biliyordu...

Umutlandığında elaya dönerdi çakır  gözleri, eskiden. O, Ali Çavuş’tu o zaman. Yorgun Ali Çavuş.. Yıllar sonrasının ünlü Antepli Ali’si…

Yürüdü Ali Çavuş yürüdü, her yolu aça aça, hiç duraksamadı; yolu çok iyi biliyordu...

 

* Kuruluk: Kış için kurutulmuş yaz sebzeleri, biber/ domates salçası gibi hazır gıdalar.

** Allah göynünü göre: Allah gönlünü hoş etsin, gönlündekini versin.      

:  Sibel ERÖZDEN, İstanbul, 26.01.2004, 04:01                                                                    Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt