www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Alp ARPAD 

 

GURUR

 

Çok amaçlı amfiteatr salonun soldan aşağı üçüncü kapısı, artık O’ nu tanımıştı. Şimdi konser başlayacak, uvertürler sırasını savacak, esaslar gelmeye başladığında dışarıdan kolunu indirecekti. Centilmence; sessiz, sakin ve dikkatlice… Aynı özenle içeri girip kapatacak, sırtını kendisine vererek kimseyi rahatsız etmeden ayaktaki seyrine dalacaktı. Baktı ki sıkıldı, fuayede yeni dostluklar kurmaya çıkardı. Cazibe çağırdığında tekrar basamaktaki yerine geri dönerdi. Boşuna dinlenmelik dememişler fuayeye; dinlenip kuvvet toplardı sanki. Kapının dediğine göre küçük bir farkla yine öyle yapmıştı: 

— Sanırım o akşam bütün enerjisini assoliste saklamıştı! Şarkıya eşlik ediyor, ayakkabısının köselesiyle kırmızı yolluğun ritmik buluşmasını büyük bir keyifle ayarlıyordu… 

İşte tam bu sırada yolluğun koltuklar kenarına kıvrılmış iki gençten birisi işaretle fısıldadı: 

— Ağabey, böyle buyurun. Ben kalkayım. Tanıdınız mı? Üç konser önce tanışmıştık! 

Hemen tanıdı. Dinlenmeliğe lâyık sıkıntılardan birinde sohbet etmişlerdi. Bestesi ve güftesiyle bir Fikret Kızılok klâsiğinin maalesef Orhan Gencebay’ a ait olduğunu sanıyordu! Yukarıda Allah var ama… orkestra da nefis geçiyordu. İşte zaten izleyiciler de kendisini rahmetlinin üstün sanatının sihrine bu esnada kaptırmıştı. Dinlenmelikte de herkes hâlâ bu bestenin kuvvetinin esiriydi. Marmelat kıvamında uzayıp giden, giderken sizi de içinizi de götüren kupa atları ritimli melodiye, Fikret Kızılok’ un kirlilikten uzak tutmaya çalıştığı filozofik sesi yerine bir solist eşlik ediyordu o akşam ama yine de çok etkilenmişlerdi. Önce otantiğin, olumsuz arabeskten ne kadar uzakta ve yukarıda olduğunu anlatmıştı delikanlıya. Sonra da Fikret Kızılok’ un ve müziğinin engin sınırlarını…

 

...

 

— Ağabey muhteşem değil mi?

— Hem de çok!

— Şimdi böyle sanatçılar yok ağabey?

— Yok tabii!

— Ağabey şarkısını bitiriyor. Sonra ara var. Aradan sonra son şarkısına çıkacakmış.

— Evet!

— Ağabey sen niçin o kadar kuvvetli alkışladın? Senin zamanının şarkıcısı diye mi?

— Benim zamanımın tabii!

— Sever miydin?

— Severdim elbet!

— Niye o kadar kuvvetli alkış ama?

— Dahası da var! Şey…

— Dahası nedir ağabey? Söyler misiniz?

— Yok bir şey, yok!

— Söyleyin ağabey söyleyin!

— Kendisi sınıf arkadaşım olur!..

— Hadi ya! Ağabey tebrik ederim sizi. Elinizi sıkayım. Öpebilir miyim?

— Ben de tebrik ederim ağabey. Helâl olsun!

 

...

 

Bu kadar içtenliği beklemiyordu. Ne yapmıştı ki! Bu da şimdiye kadar kendisinin hiç ama hiç tatmadığı değişik bir duyguydu. Sahnedeki idole duyulan hayranlık, en önemlisi saygı, kendisine akıyordu. Müthiş bir şey! İlk deneyim! Ara ışıklarının yanmasını bekleyemedi. Dinlenmeliğe çıktı ama bu kez yalnız kalmak istiyordu…

 

...

 

Okul yeni açılmıştı. Lise’ nin birinci sınıfındaydılar yani büyük adamdılar! Lise bu, kolay mı? Anne kucağı ilkokulu, iki arada bir deredeki ortaokulu bitireli çok olmuştu; koskoca bir yaz! Boyları da büyümüş biraz daha gelişmişlerdi. Ver elini lise! Ne demekti lise? Kiraz vakti kadar afrodizyak, kiraz vakti kadar kısa lise yılları! Erkeklerin kendilerini adam hissettikleri, kızlarınsa bilmedikleri kadını keşfetmeye çalıştığı yıllar demekti. Yani bir çıksalar dünyayı yerinden oynatırlardı! Babaları ve anneleri iyiydi ama kendileri kadar yetenekli değillerdi! Ya da diğer bir deyişle sonradan, ileriki yıllarda, adamlıktan ve kadınlıktan çoktan vazgeçip büyük bir özlemle, oluşmaya başlayan gençliklerini tekrar doya doya yaşamaya, oraya tekrar tekrar dönmek isteyecekleri çağlardı. İşte o zaman solundaki sıraya gelip oturmuştu… 

Kabarık, düz, kısa, ortadan ayrılmış, elmacık kemiklerinin iki yanından aşağı boncuk yüzü çerçeveleyen koyu saçları; her an belden kıvrılıp daha da kısaltılmaya hazır eteğiyle sınıfın kararsız, çekimser, yerin dibine geçmeye hazır erkeklerine, “ Buranın en güzel kızı benim ” diyen bakışlarıyla, bir anda dikkatleri üzerine çekmişti. Kendine güveni, çetin ceviz olduğuna işaretti. Açıkçası, kızlar bir dost düşmanla saflarını takviye etmişlerdi. Erkekler yine yenikti!.. 

İlerleyen zamanda şarkı söyleyebilme yeteneğiyle okuldaki haklı yerini edindi. Öyle ki öğretmenler dersi kaynatmak istediklerinde, “ Haydi kızım, Ajda’ dan  bir tane…  ”  deyip karatahtanın önüne dikerlerdi. O da bayılırdı çünkü bu sözlüden çok farklı bir şeydi! Sanırım, yaşattığı bu görsel işitsel deneyimlerinde sınıfın toylarından aldığı yazılmamış notlar, ileriki günlerde onu bir basamak yukarı attı... 

O yıl bir gazete ülke çapında liseler arası müzik yarışması açtı. Parmaklar ona çevrildi. Artık solistti… 

Yıllar çarçabuk geçti. Solistlik, artık bir yaşam şekline dönüşmüştü. İlkeli, sanata odaklanmış, özgün ve ödünsüz bir yaşama… 

Bu yaşamın onu nereye getirdiğini ancak kendisi iyi bilebilirdi ama tanınmışlığı ve saygınlığı tartışılmazdı. Yolluktaki komşusu delikanlılar sonraki kuşaklardandı ama bunun çok açık bir deliliydi. Kendisinin coşkudan tıkanıp kal geldiği anda onlar da büyük bir beğeniyle ellerini patlatana dek alkışladılar. Sadece nefis değil, olağanüstü yorumlamıştı...

 

...

 

Sensiz Saadet Neymiş… dediğinde, sensiz ve saadet kelimesini sözlükten çıkarıp yerine bir yüz ifadesi arasalardı, bir tek onun o andaki mimikleri aranılanın hakkını verebilirdi! 

Sensiz Saadet derken nasıl da Saadet dedin, Aferin be kız! Yakaladın ya da kaçırdın; sen bilmeyeceksin de saadetin ne olduğunu, kim bilecek? Ad olarak bile kullanılmıyor günümüzde!

Saadet nerde hem? Onda, bunda şunda; orda, burda, şurda… Sanırım biraz da sende yani insanın kendisinde! Erkek olarak eklemem gereken, bir de Saadet' te! Son Saadetimi hatırlıyorum; geri geri çıktığım evinden ben ayrılmıştım ama hâlâ üniversiteli bakışlarımız hâlâ ayrılmış değil! Yıkılıp da yerine yapılan iş hanına girip çıkanlar bunu bilemez ki " ...

İçinden geçirdiklerine bir de geri dönemez iç çekiş ekledi mutlu mutsuz adam...

Alıştım hasretine; gel desen, gel desen… gelemem ki! bitişi, tok, yanık, doygun kadın sesinde öyle bir çıktı ki kadını erkeği ona hak verdiler! Salon ayaktaydı. Doğrusu yıllardır, başta şarkının sahibi olmak üzere sayısız yorumunu dinlemişti. Belki ondan da? Yıllar mı yollar mı, bilinmez, bu geceki kadar oturanını hatırlamıyordu. Arkadaşı, kısa etekli, Twiggy saçlı, Moda’ nın en şık kızı, hamdı; yanmış, şimdi de olmuştu!

 

...

 

Orkestra girişi yapıyordu. Kaçırmamalıydı. Eski dostu Kapı' yı darıltmayı da göze alarak bu kez sağdan dördüncü kapıyı seçmişti. Önünde büyük bir boşluk vardı. Ayakta çok daha rahat dururdu. Kimseler yoktu yollukta oturan. Özlemle tempoya duracaktı; böyle istiyordu içindeki efendi! Bu efendiler kaç kişiydiler? Onun efendisi, bunun efendisi, kendisinin efendisi? Ona bakarsan, melodinin kendisi de efendilerin efendisiydi. Girer girmez yakalandığı yerden bariton sesiyle şarkıya, lâle sesli arkadaşına katıldı!

 

...

Hayat öyle bir han ki

Acı içimde içinde hancı…

 

İki eli cebinde sağa sola salınım verip vals yapıyordu bir taraftan. Hiç böyle yapmamıştı! 

Öyle ya dedi içinden, Hancı da acı içindeydi! Acı kişilere göre de değişir, değil mi? İkmale kalınan bir ders, öğretmen tarafından çekilen bir kulaktan tutun da olanaksızlıklar dolayısıyla yarım kalanlara, bazen gülle kadar ağır bir lâfa kadar diğerlerinin aldırmakları, bilmedikleri başkalarına acı olabilir. Kim bilir kimler hancı, kimler yolcu oldu? Bazen sen, bazen ben…

Şarkıdaki Han da acı çeker mi diye düşündü bir an! Hanları severdi ama az biraz sadist miydi bu hanlar? Gülümsedi; vals gittikçe keyiflendiriyordu:

Hatırladın mı kız? Ben, ben; Lokma Pastanesi’ ndeki çocuk! Gruptuk. İtişirdik! Kavgaların kız yüzünden başka nedenlerle çıkmadığı yıllarda kız erkek hepimizin masum tertemiz kavgalarımız vardı ama severdik birbirimizi... Ne zaman büyüdün sen? Ne zaman hanım hanım oldun sen? Kısa saçlı kızdan, o çok yakışan yan oturmuş kepiyle İzmir’ i yukarıdan seyreden kıpır kıpır hanıma kadar kat ettiğin yol çok mu uzundu? Acılar mı kattı sesine? Bu şarkının hakkını nasıl böyle mükemmel verebiliyorsun? Şimdi, şu anda, hancı mısın, yolcu mu?  Boş ver... ne fark eder! Ne fark ettim ama biliyor musun? Niçin denemiyorsun Neveser Kökdeş’ i,  örneğin Kuş olup uçsam… Niçin vals yapmıyorsun Baki Duyarlar’ la? Solgun Yaprakları Islatan Yağmur… nasıl da Hayran Islatan olurlar o n’ aptığını bilen kadın sesinde… Bir dene… dene lütfen…

 

Sevmek korkulu rüya

Yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam

Karşımda buruk acı… 

 

Öyle ya! Kim bilir kaç kez dışa gülüp içe ağlayan palyaço rolüne soyunduk bu hayatta! Savunma olduğunu bilemediler; nasıl başarıyorsun dediler! Dünya ehli olanlarsa durup imrendiler… Anlatamadın ama... kıvırcık saçı, lâleli yemenisiyle üç eteğinin üstüne oturup eli şakağında düşünen kız! Anlatamadık! Anlatamıyoruz! Anlamadılar diyeceğim ama nasılsa kabul etmeyecekler; iyisi mi sen şarkı söyle, ben de yazayım. Ne diyordu bir şarkıda Ferdi Özbeğen: Belki daha kolay olurdu anlatmak, konuşmayı hiç bilmesem … Orhan Veli' nin dediği gibi, Şarkılar güzel, kelimeler kifayetsiz nasıl olsa… 

 

Yıllar yılı gönlümde

Bir gün sabah olmadı

Bu ne bitmez çileymiş

Neden hâlâ dolmadı…

 

Bitmez! Biz böyle duyarlı oldukça sürer gider… Hem sen niçin sadece görevini yapmıyorsun? Söyle ve terk et sahneyi! Hancıyı içinde taşıman şart mı? Söylerken yaşaman şart mı? Soramıyorum ki korkuyorum! Belki çare bulamayacağım bir tanesidir? Bende de var biliyor musun? Oho ho, hem de kaç tane! Alışamadım da taşınmasını arzuladığım komşum gibi davranıyorum onlara; sahteden günaydın, vazifeden iyi akşamlar diliyorum. İdare ediyorum…

Konser, tiyatro, dinleme ve seyir sanatlarının bütünü… Bir insan niçin seyretmeye geldiği etkinliği bırakır da bilinçaltına dalar gider? Bunu bana mı soruyorsun diye gülümsedi kendine göre acıların filozof olmaya ittiği adam; … çünkü resimler, mimikler, kelimeler, melodiler ve ıslak şarkılardan daha başka hangisi sana seni, onu buna, bunu ona daha güzel anlatabilir ki !

 

 

Salonun büyük bir kısmı duraksama geçiriyordu; bir tarafta önemli bir isim, caz piyanosu kıratındaki sesi ve nadir rastlanacak yorumu; diğer tarafta iki eli cebinde dans edip şarkıya kendini kaptırmış koca bir adam! 

Buruk gülüşü, şahlanmış anıları, dizginlemez özlemleri, kırılmaz umuduyla coşmuş; gereğinden fazla yükseltmemeye çalıştığı sesiyle dıştan kontrollü içten başıboş, bir gözü sahnede kendinden geçmişti: 

 

Sevmek korkulu rüya

Yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam

Karşımda buruk acı… 

 

Sevmek korkulu rüyaydı tamam ama yine de sevmek istiyordu. İnsanlara güvenmek istiyordu çünkü onlara yararlı olmak istiyordu… Sevginin güçlü koruyuculuğuna sığınıp huzurun ahmak ıslatan yağmuruna tutulmak istedi...

Sevmek! İnsanı, hayvanı, doğayı, Yaradan’ ı… Sevmek gerek seni seveni! Sevmek gerek üretmek için! Eğer insansan sevmeli ve sevilmelisin… Sonrası vız gelir, tırıs gider! Açarsın bir Buruk Acı, çıkarsın Samanyolu’ na, sürersin atları Nasıl Geçti Habersiz’ e…

 

Ruhumda bir yara var

İçin için kanıyor

Kalbimde buruk acı

Alev alev yanıyor

 

Buruk Acı hiç bu kadar tatlı gelmemişti sanki karlar altında nevbahar! Ankara’ ya yakışmayacak kadar duygulu, ıhlamur kokulu bir geceydi… 

Adamsa ipi kısa bağlı keçiye dönmüştü; içi kıpır kıpır ama bir yere kıpırdayamaz...                  

Sahne arkasına gitmedi; gidemedi; gitmek istemedi! Gidip sarılmadı, sarılamadı arkadaşına!  Doruktaki duygularını, sırça köşkten anılarını onunla bile paylaşmak istemedi…  

Bıyık altı, hınzır, keyifli ve gururlu gülüşüyle iki eli pantolon cebinde karanlığa, gece geçi insanlara karıştı…

 

:  Alp ARPAD, Ankara, 13 Temmuz 2010, 16:55                                                                                Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt