www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Mehmet UHRİ
ÇAKIL TAŞI
|
İlerlemiş karaciğer yetmezliği bulguları nedeniyle sık ve giderek daha uzun süreler, hastaneye yatırmak zorunda kalıyorduk. Asker kökenli emekli pilot olduğunu biliyorduk. Hastaneye yatmayı sevmiyor, en kısa sürede çıkmak için can atıyordu. O gün poliklinik koridorunda karşılaştık. Önemli bir konu hakkında görüşmek istediğini söyledi. Heyecanlıydı. Hastalığın verdiği bitkinliğe rağmen konuşmak için gayret gösteriyordu. Bir süre soluklanmasını rica ettim; dinlemedi: — Doktor bey, birkaç günlüğüne beni hangara çekip bakıma almanızı istiyorum. Cumartesi’ ye uçabilmeliyim. En azından “ take off ” yani havalanabilmeliyim. Nasıl inerim bilemem ama bu uçuşu mutlaka yapmalıyım! — Anlamadım, uçak mı kullanacaksınız? — Yok, öyle değil! Cumartesiye kızımın düğünü var. Düğünde ayakta, kızımın yanında olmam lâzım. Bana yardım edeceksiniz! Bu son cümle daha çok emir gibi çıkmıştı ağzından. Yüzü soluktu. Hâlsiz görünüyordu. Pek geleni gideni olmazdı. Kızı olduğunu dahi bilmiyorduk. Bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra eşinden boşandığında kızının on bir yaşında olduğunu, birkaç yıl sonra ayrıldığı eşinin yeni bir evlilik yaptığını, kızının üvey babasıyla iyi anlaşıp kendinden uzaklaştığını, pek görüşmediklerini anlattı:
—
Nişanına çağırmamıştı. Arayıp düğününe çağırınca nasıl sevindim anlatamam
ancak bu lânet olası hastalık izin vermeyecek diye endişeleniyorum. Bana
yardım etmelisiniz!
—
Orada olmalıyım. Kızım düğününde beni yanında istedi. Ne hâlde olursam
olayım orada olmalıyım!
Akşama doğru odasına uğradığımda hayli eski ama şık krem rengi takım
elbisesi içinde hazır bekliyordu. Yol boyunca konuşmadı, enerjisini düğüne
saklamak istiyordu. — Doktor bey, eksik olma! Ben senden kalkış için izin istemiştim. Uçağın komutası bende. Salimen indirebilir miyim, emin değilim! Önemli olan burada olmaktı. — İyi de yalnız uçmuyorsunuz1 Size bir şey olursa başım derde girer yani uçakta yolcunuz var ve yolcunuzun emniyetinden de siz sorumlusunuz, ona göre! Sustu. Bir süre pistte dans eden kızını ve damadı izledi. Burnu kanamaya başlayınca mendilini burnuna bastırıp tuvalete yöneldi. Uzun süre geri dönmeyince yanına gittim. Kanaması durmuştu. Klozetlerden birine oturmuş, konuşmadan bana bakıyordu: — Yapamadım! Kızıma babalık yapamadım! Pilotluk bu işte, hep uzaktaydım. Şimdi düğününde yanındayım ama yine uzağız. Görüyorsunuz; keşke gelmeseydim! Hep bir şeyler yarım, hep bir şeyler eksik! — İsterseniz sessizce ayrılalım, pek hâliniz de kalmadı! Cevap vermeden ellerini başına alıp bir süre öylece durdu. “ Bir şey daha yapmalıyım ” diyerek ayağa kalktı. Koluna girdim; zor yürüyordu. Birlikte gelin ve damadın masasına yöneldik. Eğilip kızının yanağını öptü, sarıldılar. Sonra damada yöneldi. Tebrik ederken damadın cebine bir şey koyduğunu gördüm. Altın taktığını düşünmüştüm. İzin isteyip düğün bitmeden ayrıldık. Dönüş yolunda da hiç konuşmadı. Hastaneye vardığımızda yine kanamayla boğuşmak zorunda kaldık. Hastamız kendini bırakmış gibiydi. Kritik birkaç saat yaşadıktan sonra gözlerini aralayıp elimi tuttu: — Teşekkür ederim, gövde üstü bile olsa uçağı salimen indirdik sanırım, dedi. Gülümsedi. Sonra uykuya daldı. Kritik saatleri yeni atlatmıştık; vakit gece yarısını geçmişti. Hastane koridorunda önce gelinlikleri içinde kızını sonra damadını gördüm. Hastamızın ısrarla çalan cep telefonunu açan servis hemşiresi arayanın kızı olduğunu öğrenince durumu anlatıp babası hakkında bilgi vermişti. Kızı, hastamızın yatağına ilişip elini yanağına götürdü. Sessizce ağlıyordu. Hastamız gözünü açıp gelin ve damadı karşısında görünce, “ Aman Allahım, hâlâ havadayız. Ne olacak şimdi? ” diye söylendi. Kızı avucunu açıp üzerinde gülümseyen adam resmi yapılmış çakıl taşını gösterdi: — Baba bunu sakladığını bilmiyordum. Kocama bunu neden verdin? Ben bunu senin için yapmıştım! Damat şaşkın bakışlarla olanları izliyordu. Gelin Hanım çakıl taşını bizlere gösterip küçük bir kız çocuğu iken hep uzaklarda, uçuşta olan babasını korusun diye bu uğur taşını yaptığını anlattı. Babasına dönüp tekrar: — Baba bunu ona niye verdin? Hastamız gülümsedi. Kızının elini avuçlarının arasına aldı:
—
Ona nasıl baktığını gördüm. Bir zamanlar, bana da öyle bakardın. Kendimi
önemli hissetmem için yeterdi o bakışlar. O çakıl taşını yanımdan hiç
ayırmadım, bana hep uğur getirdi… — Onu benden daha fazla hak eden biri var artık. Delikanlı, o çakıl taşını yanından ayırma. Kızım için önemlisin hem de çok önemlisin, bunu unutma. İyi bir baba olamadım. Belki eğlenceli biriydim ama kızımın bana ihtiyacı olduğu zamanlarda hep uzaklardaydım. Düğününde olmak, bir zamanlar onun bana baktığı gibi ona bakabilmek istedim, o kadar. Hadi gidin artık, bugün sizin gününüz. Mutlu olun, beni merak etmeyin.
Kızı ayrılmak istemiyordu ama hastamız iyice yorulmuş, bilinci
bulanıklaşmaya başlamıştı. Telefon numaramı verip gidebileceklerini bir
sorun olursa arayacağımı söyledim. Kritik günleri atlatmak hayli zaman aldı.
Hastamızı ancak ertesi hafta taburcu edebildik. “ Sen okyanustun benim için baba, bense o çakıl taşı. Hiç ayrılmamıştık ki… " diye bitiyordu ilân. |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 256. hafta, 17.08.2009 - 23.08.2009 haftanın konusu: Kim Daha Sıkı Sarılır üzerine...
:
Mehmet
UHRİ,
30.11.2009, 10:54, İstanbul