www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Lasolfa

BİR ŞİİRİN ÖYKÜSÜ

Günümüz insanı, içinde yaşadığımız çağda,  bir garip yalnızlığa ve bireyselleşmeye kayarken etrafımdaki dostların, arkadaşların, AŞKA İNANMIYORUM sözündeki umutsuzluğa, isyanım vardı. 

Duyduğum bu isyana, kendi isyanımı ve hayal kırıntılarımı kattım. Aşkı yakalamak adına, içimizdeki inatçı ve yaratıcı ruhumuzu uyandırmalıyız diye düşünüyordum. İç seslerimiz ne diyorsa, dış dünyamızda onu yaşarız.

Derken, aşka dair umutsuzluğa inat olsun diye, inanan ve umut eden sözcüklerimden bir kaçını yakaladım...

Kendimiz diye ortaya sunduğumuz şeyi, tam olarak görmeliyiz. Aşkın bilinmezliğine kimi yolcu ettiğimizi görmeliyiz. Aşk karşısına nasıl çıkıyorduk? Nereye, nasıl adım atıyorduk? Biz nasılsak, yaşadığımız aşklar da ona göreydi. Bu yüzden ne aşka, ne aşk nedeniyle tanıştığımız insanlara, ne de yaşananlara kızgın olamazdık. Hele hele, aşka inanmamak hiç olmazdı.  Bu inançsızlığı, bu umutsuzluğu kabul edemezdim çünkü; " Bu işler bana göre değil; gerçek aşkı yaşayamayacağım galiba. Hiç umudum kalmadı. Nedir bu ya! İsyanım var! Peki neden? “ çaresizliğiyle yakınmayı da kendime yakıştıramıyordum. 

Yüzümdeki umutsuzluk çizgilerine baktım. Bedenim, kıpırdayamayacak kadar ağırdı. Karanlık ve donuk bakışlarım hiçbir cevap aramadan öylece bakıyordu. Oysa aşka inandığım anlarda sesimde, yüzümdeki mimiklerde hep bir panik hali olurdu. Aşkı olgun ve durgun karşılayamazdım. Yeni insanları, hüznü, öfkeyi, sabırla beklemeyi, hatalarımı, sakarlıklarımı, unutkanlıklarımı da durgun karşılayamazdım. Panik halim heyecanıma, heyecanım aceleciliğime, aceleciliğimse anlam kargaşasına dönerdi.   

Hayatımı düşününce, gözümde bir film canlanıyor: Filmde, bir polis hırsızı yakalamak için koşturuyor. Hırsız da, polis de benim. Kendi kendimin hırsızı, kendi kendimin takipçisi. Ne büyük koşturmaca, ne büyük hırs, ne çok yorgunluk!

Aşkı hissettiğim anlarda bir şeyi yakalayacakmış gibi adımlarım hızlanırdı. Bu koşturmaya eşlik eden paniklemem sırasında içimde garip bir doluluk hissederdim. Sanki aşk, bu doluluk yüzünden içimde yer bulamazdı. Sonrasında olaylar, korkular, kaygılar bir araya gelir ve ayrılık yaşanırdı. Aşka doğru, heyecanla, çekingenlikle yürümeye başlar, ilk ayrılık dönemecinden koşa koşa kendime doğru yol alırdım.

Şimdi düşününce kimseye kırgın değilim. Aşk için, kimseye gönül koymadım. Her seferinde gönlümü, kendime sakladım. Hoyratça hırpalanır diye, ilk darbede kaçarak uzaklaştım. Aslında aşkın beni güzel bir şeye dönüştüreceğine inanıyorum. Ama neye dönüşeceğim?  Ödüm kopuyor. İşte bu korkuyla nefesimi içime çekip, öylece kalakalmış gibiyim. Yani korkuyla nefes almalarım, içime hapsetmelerim, gaz sancısına benzeyen doluluk hissim. Bunların hepsi benim maharetimmiş. Şöyle bir oh diyebilsem. Aşkta rahatlık, huzur var mıdır? Kayıtsız kalabilmek, memnuniyet, sakinlik var mıdır?

Aşka inanmıyorum derken, aslında duygusal bir acı yaşamak istemediğimizi mi söylüyoruz?

İnanıyoruz, inanıyoruz; aşka inanıyoruz! İçimize, derinlerde bir yere saklayıp gömsek de aşka inanıyoruz.

Aşk yoluna attığım, ilk adımlarımı düşündüm. İlk adımım ne yöneyse diğer adımlarım da onu takip etmiş! Bu düşünce ile, duygularıma kaymaya başladım...

Duygu ormanım, yine gece karanlığıyla örtülü. Korkularımın karanlığı içinde bir başınayım. İsyan eden bir duruşla sımsıkı yumruk yaptığım ellerimi kollarımı, bedenimden geriye doğru uzatmışım. Çenem yukarı doğru kalkık. Başımı yukarıya uzattıkça, faydasız bir yorgunlukla bunalıyor ama yine de boyun kaslarımı sonuna kadar zorluyorum. Ayağımın biri önde, öteki arkada dimdik duruyorum. Kesin bir tavır koyduğumu belli edercesine önde duran sağ ayağıma tüm kuvvetimle basıyorum. Sol ayağımın parmak ucunda  havalanmak ister gibi yükseliyorum; gökyüzündeki incecik, ayçaya bakarken...

- Bu kadar nazlı olmak zorunda mısın ? diye haykırmaya hazırlanıyor sesim ama konuşamıyorum... 

Ayakkabılarımı nerde ne zaman kaybetmişim; hatırlamıyorum. Nice zamandır, yalınayak yürüdüğümden, taşların, şekilsiz köşelerine basmaya da alışmışım...

Ne gökteki ayın uzaklığına ne de ayaklarımı acıtan taşlara çıkmıyor sesim. Aslında, ben bu sessizliğe uzun zamandır alışkınım. İnce kumaşlı elbisemin ısıtmayan örtüşünde en çok kollarım üşüyor. Her nefes alış verişimde, burnumun ucuna kadar üşüyor, daha bir titriyorum.  " Artık, bir adım bile atamayacak kadar haklı bahanelerim var. Seni aramaktan yoruldum. İçimdeki huzursuzluk, seni bulmadan dinmeyecek. Ay ışığından süzülen  parlak aydınlığım nerdesin ? Nerde! " diye bağırıyorum.

Bu ormanda bu vakitte isyan ve umutsuzlukla aya bakıyorum. İnce bir kıvrımla hilâl çizmiş ay, çekingen insanların nazik ve ürkek gülümseyişini hatırlatıyor. Gördüğüm bu sade güzelliğe bakmaya doyamıyorum, Bir adım bile atamayacağımı hissetsem de böyle bir aydınlığın içine yuvarlanıvermek istiyorum.

Beni, her istekten uzaklaştıran bu aydınlığa, gözlerimi usulca kapattım. Ne kadar zaman geçti bilmedim. Bilmek de istemedim. Ormana düşmüş ay ışığı izlerinde, gözümün görebildiği aydınlıklarda düşlerim canlanmaya başladı. Gecenin esintisiyle salınan yaprak hışırtılarında Aşk sözcüğü tekrar tekrar yankılandı: Aşk... Aşk... Aşk...

Meraklar örtündüm. Ama ben daha bilemedim. Aşk diye bir şey duydum. Bugün ilk defa duydum. Ama ben daha göremedim. Gecenin karanlığında, sessizliğin içinde, tek hecelik, tek nefeslik bir ses. Benden başka hiç kimsenin fark edemediği bir fısıltı: A ş k...

Bu fısıltıyı duyan her aşık ” diye söze başlamayın. Sizi dinlemek istemiyorum. Çünkü bunu, ilk kez ben duydum. İnanmaz bakışlarla beni süzmeyin. Çekin bakışlarınızı üzerimden. Yoksa, beni bulamayacağınız, içsel ormanımın enginliğine kaçarım...

Masallarını unutmuş, inanmaz bakışlarınıza anlatamam ki! İçimdeki hislerim, coşkun sözlerim bir o yana, bir bu yana savrulurken, karşınızda duramam. Kaçmak uzaklaşmak gerek bakışlarınızdan. Olabildiğince hızla koşmak, eteklerimi savurarak dönmek, şarkılar söyleyip, dans etmek gerek.

Bir çiçeği koparmadan koklayıp uzaklaşabilmek gerek. Çünkü; hoyratça koparıp elinde tutma sevdası değildir aşk. Eline değil, gönlüne sığdırmaktır beğenini.

               Yerdeki karıncayı ürkütmekten tedirgin olmaktır.

               Umutsuzluğun unutulduğu bembeyaz parlak ışıklar altında yıkanmaktır.

               Arkana bakmadan geriye yaslanıverişteki rahatlıktır.

               Bir yaprağın üzerine düşen güneş ışığıyla gözlerin kamaşmasıdır.

               Yağmur kokan topraktır.

               Özgürce kanat çırpan kuşların gökyüzünde süzülüşüdür.

               Bir taç, bir taht edinmek gibi bir lükstür aşk

               Çiçeklerin davetkâr kokularını içine çekmenin sarhoşluğudur.

               Gözlerini kapatıp, şarkılar söylemek, izleyicisiz, alkışsız dans edebilmektir aşk.

               Aşk... Aşk... Aşk...

Bugün sana Aşk dolu bakarken, bir gün senden yüz çevirip terk edeceği tedirginliği değildir. Haşarı bir rüzgârın saçlarını karman çorman eden esintisi de değildir. Kanının sakin akışını karıştırıveren bir duygudur.

Aşk rüzgârından ürperip pür dikkat baktığım anlarda, aslında Hırsız Polis filmimi izlermişim. Aynı filmi, tekrar tekrar izlememek için pür dikkat bakışlarımı, yakalama, yakalanma telâşından soyutladım. Bir şelâle gürültüsüne benzeyen iç seslerimi susturabildiğim kadar susturdum. Aynı fısıltıyı yeniden duymak için bekledim. Nereye gittiğimi bilme merakımdan vazgeçip öylece bekledim. Bir süre sonra, usul usul akan bir nehrin sesini duymaya başladım. Nereye gittiğini hesaplamadan akan nehrin şırıltısını ıslığıma melodi yapıp yürüdüm.  Yürüdüm, yürüdüm... Nehrin denize ulaştığı yere geldiğimde, kıyıya oturdum. Huzurla doluydum. Yüzüme bir gülümseyiş yayılmaya başladığında, yeniden aynı sesi duymaya başladım:

               Aşk... Aşk... Aşk...

Uzaklardan derinden gelen başka bir fısıltı duydum. Bu yeniliği, bu bilinmezi merakla, dinledim. Bu ses gözlerimdeki ışıltıyı gördüğünü fısıldıyordu. Bu ses hoşnutluğuma ve hayranlığıma benzeyen ama bir o kadar da yabancı bir sesti. Evet, başka biri sesleniyordu: Gözlerindeki parlak ışığa hayran oldum. Ben de aşkı arıyordum. Gözlerinde bulduğum parlayışa katılmak istiyorum " diye ışıldadı bir çift göz. Bu ışıltıya daha fazla bakamadım. Gözlerimi korkuyla kapatırken korku da bir alışkanlıktır diye teselli ettim kendimi.  Yeniden gözlerimi açtığımda gördüklerimin rüya olduğunu anladım. Rüyamı hayra yordum...

Evet, aşk iki kişiliktir. Karşı kıyıdan sana uzanan bir el örneği aşkla parlayan bakışlarla bakar, bu bakışların ışıltısına sevinçle dalarsın. Yüreğinin sesini duyduğun o an, bedenin, kalbin, hayallerin ve umudun karışıverir birbirine. Sen de tüm benliğinle karşılık vermeye hazırlanırken sabırsızlıkla dolarsın. Aşkla dolarsın. Ve aşk, iki kişide karşılıklı yaşanırken kat kat yoğunlaşır. Evet, böyle olmalıdır aşk, ya da daha fazlası...

Ya aşk acısı ?

İnanır umutlanırsın. Aşkı yaşamak istiyorum dersin. Aşk sandığın sese gönül kapını umutla açarsın. Beklentilerinin aceleciliğine karşın nefesini tutup beklersin ama, bekleyişten başka bir şey kalmadığını gördüğünde için buruk bir umutsuzluk  dolar. Anlarsın ki, ya umutsuzlukla dolarsın ya da aşkla. Aşka ve beklentilerine açtığın gönül kapından sahte aşklar dönüp giderken kapıdan içeri umutsuzluk girer ve gönlüne yerleşir. Bir süre sonra aşka inanmıyorum sözleri dökülür dudağından. Oysa gönlünün derinlerindeki ses aşkı yaşamak istiyorum der. Der ama gönül kapından içeri dolan, umutsuzluk ve korkularının sesi daha bir gür çıkar:

-     Aşka inanmıyorum, aşk diye bir şey yok! Aşk bir yalan, bir aldanış. Aşk hastalıktır. Aşk zaaflıktır. Ben de âşık oldum sanıp, dünyamı unutmuştum. Senin için harcadığım zamana yazık oldu. Aşka inanmıyorum artık...

    dersin. Oysa Aşkı gölge misali takip eden, umutsuzluğu ve gelecek kaygısını hesaplamayı bırakmak gerekir. Aşk; hesapsızca ve beklentisizce yaşandığında aşktır. Aksi takdirde, tereddüt ve kaygılar, büyür. Tıpkı ışığa sırtını döndüğünde, önüne düşen gölge gibi büyür, büyü… Aşkın yerini umutsuzluk kapladığında, artık karanlıktan başka hiçbir şey göremez olursun. Korku ve kaygı gölgelerken, aşk umutsuzlukla kararmaya mahkûmdur. İşte bu yüzden, gölgelere değil gerçeklere bakmak gerekir. O halde,  şu an bir dua etmeli dedim:

     Aşk gözlerden gözlere akarken tüm ışıkları yaksın ki gölgeler kaybolsun. Umutsuzluklar da gölgeler gibi kaybolsun. Bunun için önce içimdeki ışıkları yakmalıyım. İçimdeki ayçanın ışığı yetersiz kalıyor. Bu yüzden dolunaydaki en parlak aydınlığı çağırıyorum düşlerime…

diyerek dua ettim. Yine, düşüncelerimden duygularıma kaymaya başladım...

Kısa bir sessizlikten sonra ay, çağrıma usulca cevap verdi. Uzaklarımda dingin bir yaz gecesinde denizin kıpırtısız dalgasız yüzeyine dolunayın yansıması düştü. Birdenbire, içsel ormanımdan, duygu denizimin kıyısına taşınıvermiştim. Şimdi, burada, duygu denizimin kıyısında durup dolunayın denize vuran yansımasına bakıyordum. Orada yakaladığım hem isyankâr hem de çekingen duruşumu hatırladım. Ama bu sefer, ilk adımımı atmadan önce, şu duruşumu değiştirmeliydim. Geriye doğru gerilmiş kollarımı, öne doğru uzattım. Yumruk halinde bükülü parmaklarımı açtım. Biri önde biri arkada duran ayaklarıma baktım. Bacaklarım da kuvvetle gerilmişti. Ayak parmaklarıma dengesizce dağılmış vücut ağırlığımı kontrol ettim. Ne ileri ne de geri gidebilen bu duruşla, adımlarımı kendi kendime durduruyordum. Aslında geride duran sol ayağımın parmak ucuna, kaçmaya hazırmış gibi basıyordum. Aceleci ve kararlı görüntüyle öne attığım sağ  adımımın yanına geride duran ayağımı çektim. Ayaklarımı yana, kollarımı öne doğru açtım. Başımı yukarıya uzatmaktan yorulmuş boyun kaslarımı gevşettim. " Hoş geldin aşk, ben de seni bekliyordum. Sana sarılmak için açtım kollarımı " dedim.

Ay ışığının deniz yüzeyindeki yansımasında bir hareketlenme oldu. Burada tek başına, bir oğlan yüzüyordu. Dikkatle bakınca onu tanıdığımı fark ettim ama güle oynaya yüzen haliyle tanıdığım halleri ne kadar da farklıydı. Onun  ancak gecenin sessiz ve terk edilmiş saatlerinde yüzeye çıkmaya cesaret edebildiğini bugün öğrendim. O da benim gibi ay ışığına hayranmış. Ay ışığına dalıp kaybolmayı o da istermiş. Ama benim gibi hiddetlenmez, özlemle tutuşup üzülmezmiş. Kimsenin olmadığı saatlerde, ay ışığının denize yansıyan aydınlıklarında yüzermiş. Kıyıdan onu izlemeye başladım. Sanki ay ışığını yakalamak, avuçlamak, sarılmak ister gibi bata çıka yüzüyordu. Ay ışığının sudaki yansımasına dokunup kıkır kıkır gülüyordu. Sadece ay ışığının yansımaları içinde yüzüp başka bir şey yapmıyordu. Herhalde, beğendiği ya da ilgisini çektiği şeylere ulaşmak için bir şey yapmamaya alışmış olmalıydı. Böylece hayallerini tehlikesiz ve kayıpsız yaşıyordu. Belki de tanıdığım haliyle gündelik hayatındaki durgun ve isteksiz tavrı bu alışkanlığındandı. Gecenin bu terk edilmiş ve sessiz saatlerinde, duygu denizinde, tek başına yüzer yüzer yüzermiş. Çekingen, romantik hallerini bir kendi görsün, bilsin istermiş. Başka türlüsünü bilemez, yaşayamaz ve düşünemezmiş. Gerçeğin peşinden koşmaktan vazgeçmiş gibiydi. Sanki, oyuncaklarıyla oynarken, acıktığını unutmuş bir çocuk uğraşındaydı. Bu olasılıklar kafamdan tek tek geçerken deniz yüzeyine yansıyan aydınlıklarda yüzüşünü izledim. O kadar saf ve temiz görünüyordu ki! Bir çocuğun günahsızlığını taşıyan gülüşlerini dinledikçe yüzerek yanına gitmeyi istedim. Ama cesaretim yoktu.

-         Hey merhaba! Ben de senin kadar eğlenmek, içimden geldiği gibi yüzmek, sulara batıp çıkarak seninle oynamak istiyorum. Ama ben kendi başıma o kadar mesafeyi yüzemem. Yanımda biri olmazsa yüzemem.

dedim.

Göz göze geldik. Kıyıdan onu izlediğimi gördü. Hooppp suyun dibine daldı. Bu deniz kıyısı, bana mı, ona mı ait idi. Nerede olduğumu kestiremiyordum. Şu an, onun, bir an önce su yüzüne çıktığını görmek istiyordum. Suyun altında daha fazla duramaz, boğulur diye korku ve endişeyle dolmaya başladım. Tekrar  yüzeye çıksın diye ne söylemeli ne yapmalıydım? Ay ışığında yüzüp, oynarken o kadar saf ve temiz görünüyordu ki, beynim hile ve yalan olan her sunuyu ret etti. Suya daldığı yerde kıpırdamadan duruyordu. İstese daha derinlere daha uzaklara giderdi. Ama yapmadı. Sonra, gözleri ve alnı görünecek kadar başını sudan çıkarıp, hiç kıpırdamadan merakla, bana bakmaya başladı. Bu nihayetsiz bekleyişten bir süre sonra, arkama dönüp kıyıdan uzaklaşmaya başladım. Suda bir dalgalanma sesi oldu.

-         Heyyy ! Gitme ne olur?

-         Gidersem, rahat edersin diye düşünmüştüm. Gitmemi istemiyorsan ?

-         Bilmem. Ben hiçbir şey bilmem ki.

-         Suda oynarken, çok hoş görünüyorsun. Kıyıdan uzakta yüzmekten korkmuyorsun. Ama şu ürkek ve kaçış yüklü bakışını düşününce….

Daha cümlemi tamamlayamadan, ezik ve hüzünlü bakışlarla

-         Ben korkmam ki.  Derinlerde yüzmekten hiç korkmam. Sen de korkma. Ben yüzmeyi çok seviyorum. Hem gözlerden seslerden uzakta, böyle yüzmek çok eğlenceli.

diyerek bir yunus benzeri yüzmesini sürdürdü. Beni de yüzmeye davet etmek, kıyıya çıkıp yanıma gelmek ya da sohbet etmeye çalışmak yüzmeye devam etti. Kendini beğenen, üstün gören bakışlarını takınınca ürkekliğinden eser kalmadı. Bu kıyıda durup onu izlemek istemiyordum. Bu deniz kıyısına aşk fısıltılarını takip ederek gelmiştim. Burada, bu insanla karşılaşmamın özel bir sebebi mi vardı?

Yaşamın kıyısına çıkmaya cesaret edemiyor desem, derinlere gidip yüzecek kadar cesurdu. Onu tanımaya çalışsam, ürküyor, derinlere dalıyordu. Ne yaklaşılıyor ne de uzaklaşılıyordu. Denize girip, yanına kadar yüzmeye cesaret bulamadım. " Kıyıya beni almaya gelse " diye düşündüm. Bunu söyleyecek cesaretim yoktu. Ben de kıyıda topladığım odunları üst üste yığdım. Bir demet çiçeği, çantamdan çıkardığım not defterimi, kalemimi kumsala koydum. Elime kısa bir meşale alıp, çakmağımı ateşledim.

-    Bu meşaleyi yakıyorum. Sen gelene kadar da yanacak. Eğer yanıma gelirsen topladığım odunları birlikte tutuşturalım. Burada oturup gelmeni bekliyorum.

diye meşaleyi tutuşturdum. Şu an başka bir şey aklıma gelmiyordu. Suda yeniden bir dalgalanma hareketi oldu. Kıyıya doğru yüzdüğünü duyuyordum. Gözlerimi açtığımda, onun yüzerek kıyıya doğru geldiği mesafenin çaprazında bir balina gürültüyle sudan çıkıp havaya sıçradı ve suda kayboldu. Sıçrattığı sular, elimdeki meşalenin ateşini söndürebilirdi. Korkularımın sembolü olan bu balina, bir görünüp bir kaybolmaya başladı. Balinayı o da görmüştü.

Sanırım ikimizin de ortak çağrısı ile bu kıyıda karşılaşmıştık. Ürkek ve korkaklığımızın başladığı bu uzaklıkta ikimiz de izleyici rolünde takılıp kalmıştık. Biz durdukça, korkularımız su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Ben kıyıda, o denizin içinde duruyor ve öylece bakışıyorduk. Şaşkınlık ve üzüntümü atamıyordum. Korkularıma yakalanmak, içimdeki inanç ateşini söndürmek istemiyordum.

Birbirimize olan arayı hissetmiş, durup kalmıştık. Herkese ayrı bir güzellik katan ışıltılar, çocuksu gülüşler aradım bakışmamızda. Bulduğumu hissettiğim anda, ikimiz için, şiirimizi yazdım...

AŞKI YAŞAMAK İSTİYORUM

 

" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 94. hafta, 10.07.2006 / 16.07.2006 haftanın konusu: Yelkensiz Tekneler... üzerine

:  Lasolfa, 20.07.2006, 04:34, İzmir                                                                       Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt