www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Attilâ DOĞRUER
ÖLÜM ÖYKÜSÜ
|
Otoriter bir babaydı Rauf. Annesinden ayrı büyümüştü. Babasının ve üvey annesinin yanındaydı. Eşkıya peşinde koşan babayı da üvey anası kadar dahi tanıyamamıştı. Kaderin bir cilvesi olarak Rauf - o zamanlar leyli derlerdi - hep yatılı okumuştu. Hep kibar, saygılı, dürüst, zamanının aydın adamıydı. Her zaman Rauf Bey olmuştu. Genel Müdür, Paşa, Milletvekili gibi bir unvan veya rütbesi yoktu ama onlar kadar itibar görürdü. İyi bir eşi ve üç çocuğu vardı. Kapı çalındı. Filiz açtı kapıyı. - Abim yok mu yenge? Babam biraz ağır hasta hemen gelsin! Filiz, eşine haberi hemen ulaştırdı. Attilâ Rauf’ un en büyük oğluydu. Alışmıştı babasının rahatsızlıklarına. Sürekli mide rahatsızlıkları çeker, sık sık mide ilâçları kullanırdı. Doktorlara gider, asabiyet ön plana çıkar, belirgin bir hastalık bulamazlardı. Attilâ babasına hem kızıyor hem de acıyordu. Son zamanlarda yaşlı bir hâl gelmişti üzerine. Merdivenleri çıkarken dizleri ağrıyordu. Bir de gözleri dalıyordu sanki uzaklara. Ya annesi öyle miydi ya! Kadıncağızın geçirmediği rahatsızlık kalmamıştı. Guatrı vardı. Kalp rahatsızlığı vardı. Kadın hastalıklarından ameliyat olmuş, rahmi alınmıştı. Rahatsızlıklarını büyütmez, hep sessiz sedasız dururdu. Sanki yanında kimse olmasa ölecekmiş gibi gelirdi Attila’ ya. Attilâ ise sanki annesi için yaşıyormuş gibi onun üzerinde etki bırakmak için çırpınırdı. Bu sevilme takdir edilme gayreti ise bir türlü netice vermezdi. Yerini tersine bir kıskançlık gibi bir şey alırdı. Kendisinden Üç buçuk yaş küçük erkek kardeşini annesi daha çok severdi. Yer yer bu bekleyişlerini açıktan açığa kardeşinin yanında olduğu zamanlarda da söylemişti annesine. Kardeşi hiçbir zaman bir tepki vermediği gibi annesi de ‘’ nerede hata yaptım yavrum bilemiyorum! ’’ diyerek üzüntülü bir halde cevap vermeye çalışırdı. Attilâ duygusal bir gençti. Ona hep bir büyük ağabey rolü oynatılması hatırlatılmıştı. Bir gün babası, “ Oğlum kardeşin uyanmadan bisiklete bin. O küçük, sen onun ağabeyisin! “ demişti. Kardeşiyle iyi geçinirdi. Saygı ve sevgini de hiç eksik etmemişti. Bu çerçeve içinde o da ‘’ … ama sana sınıf geçtin diye fotoğraf makinesi alınmıştı ’’ derdi. İçinden, ‘’ sanki fotoğraf makinesi benim oldu da ne oldu? Bütün aile fotoğrafları onunla çektiriyor ’’ diye geçirirdi ama hiçbir şey de söylemezdi. Rauf bir gün oğluna babasından bahisle ‘’ o öldüğünde oğlum, sanki gökyüzünde yıldızlar kaymış yok olmuş gibi geldi! ’’ demişti. ‘’ Babam bana oğlun okudu, baş oldu desinler o zaman ölsem de gam yemem ” demişti. Ona ancak kendi paramdan ilâç almak nasip oldu. Ben bunun için çok yaşayıp oğlumun parasını yemeği Allahtan diliyorum ’’ diyerek Attila’ ya duygularını açılmıştı. Attilâ duygusallığı içinde bu sahnelerden etkilenir onlara bir şeyler yapabilmek için çırpınırdı. Ama mühendis de olsa geliri kısıtlıydı. Babası daha henüz iki evlât daha büyütmekteydi. Evlenmek için para verecek kadar gelirleri fazla değildi. Gerçi oturdukları ev dışında bir de gelir getiren bir evleri vardı. Ama annesi ev hanımıydı. Baba sigorta emeklisiydi. Maaş çok düşüktü. Mevcut yaşam seviyesi, ancak kira geliri eklenince sağlanabiliyordu. Ailecek, evin satılması durumunda geleceğe güvenle bakmak zorlaşacak diye düşünüyorlardı. Askerlik de bitmişti. Yaş ilerliyordu. Kursta bir hocası olan kendinden küçük filoloji son sınıf öğrencisi evin tek çocuğu olan bir kızla tanışmış birbirlerini sevmişlerdi. Kız kendisinin de para kazanacağını düşünüp korkusuzca hayatlarını birleştirmeyi düşünürken, Attilâ elde avuçta bir birikim olmayışı karşısında panikliyordu. Ama korkulan başına geldi. Kızın babası damadı görmek istediğini söylemişti. Attilâ nişandı, evlilikti, konuşulabilecek her konu karşısında çaresizdi. Kıza, tanışmayı daha sonraya ertelemesini söylemişti. Bu arada da en azından kendi babasıyla da düşüncelerini paylaşmak istedi. Sanki babası, “ tabii oğlum ” deyip koşa koşa kızı istemeye gidecekti. Ama öyle olmadı. Rauf, “ Oğlum insan içine çıkacak, eve dünürleri buyur edecek ne kılığımız ne kıyafetimiz var! “ demişti. Bu cevap çok yıkmıştı Attilâ’ yı. Sanki o bu durumları bilmiyor muydu? Yokluğu bilirdi. Ama sevginin her şeyin üstünde geleceğini de düşünüyordu. Maddi imkânsızlıklar bahane edilecekse, ilişki varsın bozuşsundu. Hâlbuki babası konumunu düşünüyordu. Attilâ daha fazla uzatamadı. Daha sonraları bu olay da mı etkiledi bilinmez iki sevgilinin araları açıldı. Birbirlerinden ayrıldılar. Baba olmak gerçekten çok zor… Bu olaydan bir yıl sonra Attilâ hem mecburi hizmetini ödemiş hem de kazancını üç katına çıkaracak özel sektörde bir görev almıştı. Evde büyük bir sevinç dalgası oluşmuş o günün hazzını Attilâ hiçbir zaman unutamamıştı. Rauf içine uhde olan kız isteme olayını karısına açılmış birlikte kendilerinin sebep olduğu duygusu ile kızın ailesine ziyarete gitmişler. Bunu daha sonra annesi oğluna açıklamıştı. Rauf tam bir eski zaman erkeği gibi havlusu eline tutulan tarağı eline verilen bir adamdı. Acaba karısı mı çok vericiydi o istemeden veriyordu da o da bundan memnun, kabul etmiş alışmıştı. Çünkü O da becerikliydi, elinden her iş gelirdi. Eve hiç tamiratçı gelmezdi ki radyomu tamir edilecek o yapar, mobilya mı tamir edilecek o yapardı. Kısacası elinden gelmeyen yoktu. Hatta yemek ti dikiş ti, hanım işi demez onlara dahi el atardı. Ama bu tip çabası ender görülmüştü. — Filiz pantolonum nerde? — Kapının arkasına bak. Attilâ pantolonunu aldı giydi. Üzerine kazağını geçirdi. Banyo da saçını taradı. Babasına daha bir hafta önce SSK Olgunlar’ da check – up denecek kadar çok tahliller yapılmıştı. Sapasağlam çıkmıştı. Yine bir mide veya barsak rahatsızlığıyla sonuçlanacaktı diye düşünüyordu. Ama bu vicdan muhasebesi yok mu? Kulaklarında Atillâ ATASOY’ un duygu dolu sesini duyar gibi oluyordu. Babası günün popüler bu sanatçısını çok severdi. Attilâ bu sevgiyi kendi ismiyle adaş olması ve kendi yapısında bir kişiliği nedeniyle babasının kendine olan sevgisine bağlardı. Sanki ona gereken karşılığı veremediği için, içinde bir suçluluk hissi duyardı. Her baba yapmazdı. Daha bir gün önce Rauf oğlunun arızalı olan kapısını tamir etmeye kalkmıştı. Oğlu böyle bir talepte bulunmamıştı. Attilâ bir şey de söyleyemezdi. Elinden her şey gelirdi. Sanki hakaret gibi sayılırdı. ‘’ Gerek yok baba ben yaparım ’’ demek. Onun için sessiz kalmıştı. İş bitmişti. Ama tam bittiğinde nasıl olduysa kıçüstü yere düşmüştü. Attilâ bu görüntü karşısında çok duygulanmış yaşlı bir adamın oğlunun kapısını tamir edişi kendisine çok ters gelmişti. Aksine babasının kapısını onun tamir edebilmesi gerekirdi. Bu duyguyu içinden geçirir ama buna ne fırsatı olmuştu nede yaptığı bir katkı vardı. Annesinin daha önce kaybedeceğine dair içinde öyle bir duygu vardı ki! Bunu düşündükçe babasına gelenekler gereği kendi bakmak zorundaydı. Babası kendi kendine evde yaşayamazdı. Ona alıştığı ev düzenini yaşatmak çok zordu. Düşündükçe işin içinden çıkmak mümkün olmuyordu. — Attilâ ben hazırım, hadi çabuk ol. — Geliyorum. Attilâ eşiyle birlikte beş dakikalık mesafedeki babasının evine yürüyerek vardı. Kapının zilini her zamanki rahatlığı içinde çaldı. Kapı açıldığında sonradan doktor olduğunu öğrendiği yabancı, Gönül’ ün ağlıyarak kendisine abi demesi üzerine: — Başınız sağ olsun! dedi. Birden Attilâ şok olmuş bir halde şuursuzca, Doktorun iki yakasına sarılmış nereye gidiyorsunuz? diye bağırdı. Doktor, ‘’kalp mesajına cevap vermedi. Yapacak bir şey kalmadı.’’ Dedi. Elleri doktorun yakasından çözülen Attila salona yöneldi. Ropdöşambr içinde, yakası açılmış, bembeyaz bir yüzle babası son kez bakıyordu. Annesinin, “ Oğlum babanı divanın üzerine yatıralım ” sözü üzerine Attilâ hâlâ canlı gibi sıcaklığını kaybetmemiş bedeni kavrayarak divana yatırdı… “ Yavrum ” diyerek babasının yanaklarından öptü. Divanın yanı başındaki koltuğa kendini bırakıverdiğinde eşinin kayınpederinin üzerine kapanıp ağlayışını izledi. “ Her zaman bir şeyleri yetiştirmek için koşuşan, kendini paralayan bir yapıya sahipken neden bu kadar ağır geldim, niçin yavrum dedim " diye aklından, geçirdi. Şimdi babası konuşuyordu; “ Oğlum, üzülme, dert ettiğine değdi mi? Ben sana her şeyin bir çözümü vardır demiyor muyum? Ben seni hiç üzer miyim? … |
:
Attilâ
DOĞRUER,
10.05.2006, 14:40, Ankara