www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Demet ORAL
KAR TATİLİ
|
— Şöyle köpüklü bir kahve içelim mi? — Olur tatlım, senin elinden ne olsa içerim ben… — Canımsın sen benim. Sevil kocasına gülümsedi. “ Ne tatlı bir adamım var ” diye geçirdi içinden. Ardından yakında gideceği gerçeğini… Hemen gözlerini kaçırarak yerinden kalktı, kocasının yanağına küçük bir öpücük kondurup mutfağa doğru ilerledi. “ Tanrım, lütfen bana güç ver “ dedi içinden. Beyni uyuşuyordu çoğu zaman. Zamanı iyi değerlendirmeye çalışmaktan başka elinden gelen hiç bir şey yoktu. “ Güçlü olmalısın kızım! Karar senin! Hem bu kadar zaman geçtikten birçok şeye geç kaldıktan sonra açıklayamazsın! Bunu ona yapamazsın… “ Kocasına ilk defa yalan söylememişti; ilk ve son olacaktı zaten. Doktorla üç ay kadar önce yaptığı son konuşmayı hatırladı; __ Çok üzgünüm! Patoloji sonuçlarınız temiz değil. Vücudunuza yayılmış bir sürü kanserli hücre var. Sağ göğsünüzün acil alınması gerekiyor ki en büyük tümör burada. Sonra ilâç ve ışın tedavisi uygulayarak diğerlerini yok etmeye çalışacağız. Çok güçlü olmanız gerekiyor. Bu bir savaş ve kesinlikle kazanmayı isteyeceksiniz ki tedavi çok daha başarılı olsun. Siz de bir sürü örneğini duymuşsunuzdur; artık bir çok kişi kanseri yenebiliyor. Biliyorum şu an karmakarışık oldunuz. Lütfen kendinize biraz zaman tanıyarak düşünün ve en kısa zamanda ameliyat planınızı yapalım. — Eğer ameliyat olmazsam ne kadar daha yaşayabilirim? — En iyi tahminle altı ya da sekiz ay da vücudunuz iflâs eder. Sanki ezberlediği bir metni okur gibi, takılmadan nasıl da bir çırpı da demişti her şeyi. Doktordan çıktıktan sonra duyduklarını anlayabilmek ve ne yapmalıyım sorusuna cevap bulabilmek için saatlerce hastahanenin bahçesinde bir bankta oturmuş, belki bir paket sigara içmişti. Henüz otuz sekiz yaşında idi ve kanserdi. Hani herkesin tahtalara vurup “ Allah korusun ” dediği hastalık şimdi onu yakalamıştı. Bir sürü insanın geceli gündüzlü çare aradığı ama hâlâ çözemediği hastalık, çağın amansız hastalığı. Halası da kanserden ölmüştü. O rahim kanserine yakalanmıştı. Sevil on üç yaşındaydı. Cenazesine, İstanbul’ a gelmişlerdi; babası, babaannesine sarılıp ne çok ağlamıştı! İlk defa o zaman görmüştü babasını ağlarken. Bir kaç defa daha görecekti yıllar geçerken. Daha yapmak istediği öyle çok şey vardı ki oysa… Murat’ a nasıl söyleyecekti? Hadi ameliyat neyse de, göğsünü alacaklarmış… Sonra… Ya hiç bir işe yaramazsa? Yatmak günlerce! Herkes ondan gizli ağlayacak ama ona hep moral vermeye çalışacaklar… Murat ne yapacak? Annem, babam, kardeşlerim… Hepsi ayrı ayrı kahrolacak. Benimle beraber her gün onlarda da ölecek, başka hiç bir şey konuşulmayacak, yeni ya da daha umutlu çözümler için başka başka doktorlar aranacak… Ondan bundan duyulan otlar kaynatılıp içilecek, belki biraz daha zaman kazanılacak ama hiçbirisi işe yaramayacak! Çünkü kansere hâlâ çare bulunamadı. Bazen olayın çok çok başından fark edilebilirse yenilebiliyor bu hastalık. Ve öyle bir gün gelecek ki, artık onlarda “Allah iki iyilikten birini versin “ diyecekler. Öldüğümde “ kurtuldu ” diyecekler. Gördüğü tüm kanser hastalarının son dönemleri hep acılı, ağrılı olmuştu. Aslında kim kurtulacak, ben mi, onlar mı? Karmakarışık olmuştu her şey kafasında ama bir karar vermeliydi, bir sigara daha yaktı, derin derin çekti içine ve kararını verdi: — Kimseye söylemeyeceğim. Bir sürü kişiyi de acılara sürükleyemem, sürüklememeliyim! Sevdiğin birinin ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenmek ve hiç bir şey yapamamak çok ağır... Hayır, kimseyi ortak edemem bu acıya, etmemeliyim, kimse bilmemeli, tedavi de ameliyat da olmayacağım, kendimi iyi hissetmemeye başladığımda bir yol bulup, kendim halletmeliyim her şeyi… O gün, eve geldiğinde duşa girmeden önce aynada vücudunu, özellikle de göğüslerini incelemişti. Bedeninde Murat’ ın en beğendiği, en sevdiği şeyler, şimdi Sevil’ i ölüme götürüyordu. O zamana dek tuttuğu gözyaşlarını bırakmış, duşa girdiğinde suyu sonuna kadar açmış, ağlamanın hiçbir şeyi değiştirmediğini anlayana dek sakinleşinceye kadar avaz avaz ağlamıştı. Sonra gözyaşlarının izlerini kapatacak koyuca bir makyaj yapıp giyinmiş, kocası geldiğinde, “ Haydi hiç gevşemeden hemen hazırlan; dışarı yemeğe gidiyoruz. Kutlama yapacağız; sonuçlar tertemiz! Turp gibiymişim " demişti. Kocası ona sımsıkı sarılarak çok sevindiğini söylemişti. Cuma gecesi olması her şeyi daha da kolaylaştırmıştı. Yemekten sonra bir iki saat bir bara takılmışlardı. İçip dans etmişler, eve gelip doyasıya sevişmişler ve uyuyakalmışlardı. Mutfağa geçti, en sevdikleri fincanları çıkardı. Cezveye kahveyi,şekeri ve suyu koyup ocağı yaktı. İyice kıstı ateşi ki ağırdan pişsin, o da biraz toparlansın istedi. Tanışmalarına neden de kahveydi yine. Düşündü bir an, zaman ne kadar da çabuk geçmişti! On iki yıl olmuş neredeyse Murat’ la tanışalı… Abisinin arkadaşının dükkânına uğramıştı bir akşam üzeri. Murat da oradaydı. Selâmlaşmışlar, Ahmet hemen diyafona yönelmiş; - Kahveler üç oldu, torpilli olsun. demişti. - Ben içmeyeyim ağabey, öylesine geçerken uğradım bir hal hatır sormaya. - Şimdi gelir kahveler sen de biraz soluklanırsın; babanlar nasıl Sevil? Ne zamandır görmedim sizinkileri. Yaramaz bir şey yok değil mi? - Sağ ol ağabey. İyiler, bu ara pek fırsatları olmuyor ,biliyorsun ağabeyimin askerden gelişine az kaldı, gün sayıyorlar, gelince de düğün hazırlıkları var, Ahmet Murat' a dönüp; - Murat tanıştırayım sizi. Sevil; Hani sana hep bahsettiğim kan kardeşim Eren’ in kız kardeşi, benim de kardeşim sayılır. Böyle ayda yılda bir görünür, sonra kaybolur gider. Hep dersi ödevi vardır. Çok başarılı bir öğretmen olacak yakında. Bizi bu kadar ihmâl etmese daha iyi, ama ne yapalım artık! Sevil utanmış, yüzü hafif kızarmıştı - Aşk olsun ağabey, hep aklımızdasın! Elini uzatan Murat, - Memnun oldum! demişti. O sırada kahveler de gelmişti. Sevil hemencecik içip izin isteyip kalkmıştı. Bir başka gün kitapçıda karşılaştılar, Murat yanına yaklaşıp Sevil’ in elindeki kitaba bakarak; - Evet mutlaka okumalısın bu kitabı. demişti. Başını kaldırdığında hemen hatırlamıştı Sevil Murat’ ı; - Merhaba - Evet pardon önce merhaba demeliydim; merhaba … Nasılsınız? O günden sonra hiç ayrılmadılar bir daha. Birbirleri ile çok güzel vakit geçirmeye başladılar. Bir çok konuda anlaştılar; çok sevdiler birbirlerini. Bir evde yaşamaya karar verip olması gereken resmi işlemleri tamamladılar. Genelde ufak tefek anlaşmazlıklar olsa da, oldukça başarılı devam ediyordu ortak hayatları. Murat Gıda Mühendisiydi; iyi bir firma da dolgun ücretle çalışıyordu, Sevil de evlendikten üç dört ay sonra öğretmenliğe başlamıştı. Küçük bir özel okuldaydı; ders saati çok fazla da değildi. Hem eve hem işe yetişmek zor olmuyordu. Hatta boş zamanı bile vardı. Baştan aldıkları bir kararla çocuk yapmamışlardı. Zaman geçtikçe konuşmasalar da ikisi de böyle daha mutlu olduklarını düşünüyorlardı ki; ikisinden biri “ haydi çocuğumuz olsun” demiyordu. Sevil, " Ne kadar da iyi bir karar almışız " dedi içinden kahveyi fincanlara doldururken. Ya çocuğumuz olsaydı! Her şey çok daha zor olacaktı Murat için. Ya benim için? Acaba anne olsaydı savaşır mıydı yaşamak için? Garipti ama bu soruya o an cevap veremedi. Murat elbette acı çeker ama bir süre sonra hayatın devam ettiğini oda anlardı. Ne çok insan var sevdiklerini kaybedip de yaşamına devam eden; hayat bu, devam edecek işte! Acaba anne olsaydı... Sevil hiç hamile kalmamıştı. Hatta bazen kendi kendine, " acaba birimiz kısır mı ” diye sorduğu bile olmuştu. - Yemen den mi geliyorsun...? Toparlandı hemen; kahveleri tepsiye alıp odaya geldiğinde Murat keyifle; - Yaşşa be karıcığım, valla çok canım çekmişti! Hem kapatalım da senin falına bakayım; olmaz mı? Gülüştüler; - Benim falım fallanmış kocacığım! - Hadi bir de sigara tellendirelim. Arada böyle kahve ya da bazen içki içtiklerinde içerlerdi sigara. Alışkanlık haline getirmemişlerdi ikisi de. Sigaralarını, kahvelerini içtiler. Murat; - Hadi kapat fincanını tut dileğini! - Senden kurtuluşum yok bugün, anlaşıldı. - Sevil, bir tanem benim; düşündüm de bu sene değişik bir tatil yapalım diyorum ne dersin? Sevil şaşırmıştı, - Daha Ocak ayındayız tatil planı için erken değil mi? Hem nasıl değişik olabilir ki tatil, bir deniz kenarına gideceğiz sonuçta, - Yo sevgilim, bu sene mavi yolculuğa çıkalım diyorum. Hani hep istediğin, filmlerdeki gibi üzerinde havuzu olan gemilerden birisiyle. - O... o... o... çok pahalı olur şimdi. Boşver! Hem o hayal, hayaller gerçekleşemeyeceği için hayal oluyor değil mi? - Hayır hayatım, hayaller de gerçek olabilir. Eğer gerçekten istersen! Ben araştırdım banka kredisiyle taksitle ödeyebiliriz. Hem başka bir borcumuz da yok ki ayrıca biriktirdiğimiz paraları unutuyorsun oradan kullanabiliriz. Sevil bir an düşündü, azıcık ömrü kalmıştı. Doktor altı ay demişti ama üç ayı geçmişti bile ve bu gerçekten hep hayallerindeki tatildi. " Ya o zamana dek yaşayamazsam! " içi kabardı; endişelendi; hatta yüreği sıkıştı bir an. Ne zaman öleceğini bilmiyordu! - Sevgilim bence eğer biriktirdiğimiz para ile tatil yapacaksak, neden kar tatili yapmıyoruz önce? Biliyorsun kış tatili hayalim de var benim. Önce kar tatiline, yaza da mavi yolculuğa gideriz. Sen yıllık izninin yarısını alırsın Şubatta; benim sömestr tatiline denkleyip İsviçre' ye gidelim olmaz mı? deyiverdi birden. Bir an şaşkınlaşan Murat; - Neden olmasın karıcığım! Çok güzel fikir ben neden bunu akıl etmedim kesinlikle haklısın! Evet, evet , kış tatili hiç yapmadık biz. Vallahi sen çok yaşa karıcığım çok güzel düşündün. Hemen aldığı onayla Sevil afalladı birden. Nerden çıktı şimdi bu tatile gitme isteği anlamamıştı. Kocasının ara sıra böyle çılgınlıkları da vardı; “ Haydi ” deyip hiç planlamadıkları bir sürü şey yapmışlardı önceden; bu da böyle bir şeydi belki de? " Hem çok pahalı bir şey, düşününce vazgeçer herhalde " dedi içinden. Kahveleri getirdiğinde, kış tatili dediğinde “ sen çok yaşa karıcığım! ” demişti Murat, Çok yaşamak …. " Ben de isterdim seninle daha çok zaman yaşamayı, keşke Murat keşke …" Murat fincanı eline aldı, parklarda sahillerdeki falcılar gibi elini de beline koyarak: - At bir elli, olsun halin belli bacım..., evet uzun uzun yolların var güzelim, hepsi de pek keyifli valla... Sevil güldü, - Hımm… İyi falcısın galiba sen; biz de tatil planı yapmıştık kocamla. E... anlat bakalım falcı, başka ne var? - Valla güzelim, burada bir adam varkim, sana âşık; hem de çok. Herkesler sizi kıskanır ama ben sana derim ki size bir gelen var… Bu yeni biri minnacık bir şey; bir bebek bu, bak inanmazsan aha da burda… Fincanı ona doğru çevirip kargacık burgacık şekilleri göstermeye çalışıyordu Murat, Sevil zorla gülümsedi; - Fala inanma, falsız da kalma demişler; ağzına sağlık falcı bacı. Fincanları alıp mutfağa doğru yürüdü çabucak, yüzünün değiştiğini Murat görmesin istedi. Mutfağa vardığında, ağlamamak için zor tuttu kendini. Nerden çıktı bu çocuk olayı? Aman Tanrım yoksa çocuk mu istiyor Murat? Ne yapacağım şimdi ? İlâca başlamalı… Bazen bu soğukkanlılığına da şaşırıyordu; ölecekti bunu sanki umursamıyordu. Kararını vermişti, yapacak bir şey yoktu belki de ondan? Murat sayesinde dolu ve mutlu yaşamıştı bir çok şeyi; buraya kadardı demek kısmet! Aslında savaşabilirdi bu hastalıkla, ama süreç uzun, acılı ve de sonuç kesin değildi. Yaşayacaklarını az çok tahmin edebiliyordu; hastahanede geçecek bir sürü zaman, bir sürü hayal kırıklığı, birlikte çekilecek acılar... Göğsü alınacaktı, nasıl yaşayacaktı? İyileşse bile nasıl normal davranabilecekti? Nasıl sevişecekti Murat’ la? Depresyonlar geçirecek, psikolojik tedavi görecekti belki de. Murat’ ın deliye döneceğini de biliyordu. Bunu ona yaşatamazdı, Murat onu hep mutlu etmişti. " Yok" dedi içinden, " yok öleceksem de çabucak öleyim kimseye gereksiz acı vermemeliyim. Bir anda olmalı, bir kere acı çekecekler. Psikiyatr bir arkadaşı vardı; geçen hafta ona uğramış; uyuyamadığından şikâyet etmişti. Etkili bir ilaç yazdırmıştı. Onu ve evdeki tüm ağrı kesicileri yutacaktı zamanı geldiğinde. Uyuyup uyanmayacaktı! Başka türlü kesin bir ölüm gelmiyordu aklına? Arabayla kaza yapsam ölmeyebilirim. Balkondan atlasam olmaz. Kendimi de asamam; silâhım da yok! En uygun ölüm biçimi bu; hiç aklına gelmezdi bir gün intihar etmeyi planlayacağı, başka yapacak bir şey yok tu ki… Döndüğünde Murat giyinmişti. - Haydi bakalım çıkıyoruz. - Nereye? Daha sabah, hem Cumartesi, her yer kalabalıktır, akşam üzeri çıkarız. - Yok, seyahat acentesine gideceğiz, şu kış tatilini netleştirelim. Çaresizce; - Peki. dedi, çünkü Murat kafaya taktı mı bir şeyi asla vazgeçmezdi , hazırlandı ve çıktılar.
Uçağa bindiklerinde hâlâ inanmıyordu. O Cumartesi sabahından üç hafta sonra yola çıkmışlardı bile. Murat her şeyi bir çırpıda halletmişti. Oteli seçmiş, pasaportlarını çıkartmış, iznini almış, bir sürü de alışveriş yapmışlardı, karda kışta lazım olur diye. - Sana inanamıyorum! Âlem adamsın aklına koyduğunu yapıyorsun. - Yaparım tabii, bir daha mi geleceğiz dünyaya? Yaşamak lâzım her şeyi, zamanı iyi değerlendireceksin güzelim… “ Ne çok seviyorum bu adamı. Evet, zaman… İyi değerlendirmek gerek, kalan azıcık zamanı… ” diye geçirdi içinden Sevil. Uzun ve yorucu yolculuktan sonra, otellerine gelmişlerdi. Çok güzel bir yerdi. Dağlar filmlerde gördüğü gibi bembeyaz karlarla kaplıydı. Otelin etrafındaki orman da harikaydı. Günler öylesine güzel geçiyordu ki hastalığını bile unutmuştu. Gündüzleri kar üzerinde geçiyordu. Akşamlarıysa şarap içiyorlardı. Odalarındaki şöminenin önünde hiç olmadıkları kadar istekli sevişmelerinde korunmuyorlardı. İlkinde Sevil direnmiş, ama Murat “ bırak kendini, eğer hamile kalırsan ve hâlâ istemiyorsan bakarız çaresine ” demişti. Evet mantıklıydı! Bir sürü kadın bir sürü sebeple kürtaj olmuyor muydu; bıraktı kendini Sevil. Olabildiğince doyasıya kocasının oldu; her gece, her sabah, hatta bazen gündüzleri de… Elbette sayılı gün bitecekti ve bitti. Son geceleriydi. - Son gecemizde yemeğimizi odamızda yiyeceğiz Sevil, sana bir elbise aldım, benim için giyer misin, sadece sana özel bir sürprizim var - Memnuniyetle yakışıklım. Odaya çıktılar, Sevil dolabını açtığında çok zarif beyaz bir elbise gördü. Askıları incilerdendi. Üzerindeki ince şifon şalla çok sade ama çok zarif görünüyordu. Gelinlik gibiydi elbise. İçi acıdı birden. Günlerdir unuttuğu hastalığı geldi aklına ama hemen vazgeçti. Onun için bir şeyler hazırlamış olan kocasına her şeyiyle karşılık vermeliydi. Yıkanarak giyindi ve hafif bir makyaj yaptı. Salona geçtiğinde Murat da çok şık lacivert bir takım elbise giymişti. Kırk dört yaşında hâlâ çok yakışıklı ve çekici bir adamdı. - Ne kadar güzelsin… - Senin kadar yakışıklı bir beyin yanında sönük kalıyorum… Murat yaklaştı ve sımsıkı sarıldı Sevil’ e, kokusunu içine çekerek; - Hayatıma girdiğin için çok teşekkür ederim. Beni hep çok mutlu ettin seni o kadar çok seviyorum ki… Gözleri doldu Sevil’in; Ben de seninle çok mutlu yaşadım Muratçığım, asıl ben teşekkür etmeliyim sana, Daha sıkı sarıldılar, kapı çalınana dek uzun uzun öpüştüler. Yemek gelmişti. Garsonlar içeri girdiler, masayı hazırladılar ve gittiler çabucak. Murat odadaki mumları yaktı, ışıkları kapattı, müziğin sesini biraz daha açtı, kulakları uyuşmuştu Sevil’ in. Sanki bir rüyadaydı, her şey öylesine özenle hazırlanmıştı ki… - Sanırım biriktirdiğimiz tüm parayı bu otele verdin Muratçığım, dönünce çok çalışmamız gerekecek. - Olsun, sen mutlusun ya her şeye değer. Haydi gel bakalım kraliçem; yemeğiniz hazır , buyurun. Masaya geçtiler. Kadehlerini mutluluklarına kaldırdılar. Şarabın tadı oldukça buruktu, - Özel bir şarap, yıllanmış ve sadece seçkin müşteriler içinmiş… dedi, Murat. Yemekler o kadar lezzetliydi ki şarabın buruk tadını bastırıyordu. İlk kadehleri çabucak bitmişti. Murat yeniden kadehleri doldurdu. Sevil; - Beyefendi beni sarhoş etmeye çalışıyor sanırım. Gülüştüler, Murat elinden tutup kaldırdı Sevil’ i; - Haydi dans edelim! Hiç konuşmadan dans ettiler. Masaya tekrar döndüklerinde Murat şarap kadehlerini doldururken; - Bu şarabı ziyan edemeyiz. Dünya para saydım vallahi. ikinci şişeyi açtıklarında Sevil oldukça gevşemişti. - Haydi gel bakalım. Şu şöminenin tadını çıkaralım son gecemizde. - Evde de şömine yaptıralım demezsin inşallah! Gülerek oturdular. Murat kadehleri yine tazeledi, Sevil bir an tereddüt etti, “ Sanırım Murat sarhoş olmak istiyor, her şeyi serdik boş ver iç sende sarhoş ol güzelim ” diye geçirdi içinden. İçti bir kadeh daha, hatta bir kadeh daha, Murat daha da hızlıydı ondan fazla içmişti. Son yudumları da içtiler, Murat kadehleri masaya götürürken hafif sendelemişti. Sevil’ in yanına oturduğunda derin bir nefes aldı önce, sonra Sevil’in elini tuttu; uzunca bir süre konuşmadı… - Sevil! Sustu yine. - Hayatımda en çok seni sevdim. Her şeyimle, her zaman ve sensiz asla yaşayamam. Çok düşündüm; kesinlikle sensiz yaşamak istemiyorum… durdu bir süre yine konuşmadan… - Her şeyi biliyorum Sevil! Sevil önce anlayamadı neyi bildiğini sonra tahmin ettiği şey olmamasını dileyerek, - Neyi biliyorsun? - Her şeyi… derince bir nefes aldı yine. - Yakında öleceğini… Tedaviyi reddettiğini... Doktorun beni aradı. İki aydan fazla oluyor, " Eşiniz tedaviyi reddediyor; birlikte onu ikna edelim " dedi. Çok düşündüm, senin bunu benden saklamanı anlamaya çalıştım. Reddettiğin tedavi sürecini ben de araştırdım, evet cidden çok zor! Sen istemiyorsan ben de istememeliyim dedim. Sensiz yaşamanın ne kadar anlamsız olacağını, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını biliyorum. Ben de sensiz yaşayamayacağıma karar verdim! Bu gece ikimizin de son gecesi… - Nasıl! Nasıl son gecemiz! Neler söylüyorsun Murat! - Evet, ikimizin de son gecesi bir tanem. Öleceksek birlikte öleceğiz! İçtiğimiz şarapların içine zehir koydum. Ondan dolayı tadı buruktu! Yeterince güçlü, birazdan uyuyacağız ve bir daha uyanmayacağız… Sevil ne diyeceğini bilemiyordu. Hiç bir kelime bulamıyordu beyni söyleyecek. Toparlayamıyordu da, şarap etkisini iyice göstermeye başlamıştı. Bu nasıl bir duyguydu! Murat demek onu bu kadar çok seviyordu. Onunla ölmeyi isteyecek kadar hem de… Buna sevinemedi. evet o da kocasını her şeyden çok seviyordu. Ona acı çektirmemek için söylememişti; her şeyden çok seviyordu Murat’ ı ve buna değdiğini anlamak bir süre için de olsa muhteşem bir duyguydu ama yanlıştı, kendini toparlamaya çalıştı. - Hayır Murat, bunu kendine yapamazsın! Evet ben hastayım ve öleceğim ama sen sağlıklısın ve yaşamalısın. Yaptığını anlamaya çalışıyorum… Ben de seni çok seviyorum. Beni ne kadar sevdiğini zaten biliyorum. Bunu ispat etmene gerek yok. Bu çok saçma!Buna hakkın yok! Kendi canını almaya hem de… Hayır! Bunu yapamazsın, hemen doktor aramalıyız hemen, geç kalmış olamayız, daha yeni içtik. Yerinden kalkmak istedi ama başı öylesine dönüyordu ki kalkması ile oturması bir oldu. - Otur aşkım. Yeterince zehir aldık. Birazdan uyuyacağız ve uyanmayacağız… Hem bu da benim seçimim; Senin hastalıkla savaşmamayı seçtiğin gibi! Haydi gel uzan yanıma böyle, birlikte ölelim... İnan çok düşündüm; sensiz hayata alışmak çok zor olacak, hatta imkânsız benim için! Hem ardımızda benim kalmamı gerektiren bir şey de yok değil mi tatlım? Ben ailelerimiz için durumu anlatan bir mektup hazırladım. Eminim onlar da bize hak verecekler. Gel yanıma kollarıma birlikte ölelim… Sevil kocasına yaklaştı, sarıldı, hayatında hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Ölüme sevdiği adamla gidiyordu. Birbirlerini bu güne kadar hiç yürekten kırmamışlardı. İki insanın yaşayabileceği çok özel duyguyu ne güzel de paylaşmışlardı… Daha sıkı sarıldı Murat’... - Birlikte ölelim o zaman… Gözlerini kapattılar... Geriye sadece dilden dile dolanacak sevgileri kaldı… |