www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Emel BAYKARA
GECEKONDU
|
Gülbahar, otuz iki yaşında bir ev hanımıydı. Kocasının baskısı yüzünden iş arıyordu. İçinde yarı korku, yarı cesaretle ilânlara bakıyordu. Bunca seneden sonra çalışmak kolay değildi. Bütün hayatı evde, çocukları ve kocasıyla geçmişti. Dünya onun için, henüz keşfedilmeyen bir gezegen gibiydi. Babası okutmamış; ilkokul bitirip biraz da serpilince hemen evlendirilmişti. Tanımadan görmeden evlenmişti. Sevmiş miydi kocasını bilmiyordu. Başında bir erkeği vardı işte... İyi, kötü bugünlere gelmişlerdi. Aşk nedir diye sorgulayacak fazla zamanı olmamıştı; üç tane boyu kadar çocuğu vardı. Kocası sert bir adamdı. Sevgisini göstermez, hoyrat davranırdı. Çocuklar olsun, Gülbahar olsun ondan çok çekinirlerdi. Adam kısa boylu, kilolu ve keldi. Kimi zaman rakısını, o kocaman göbeğinin üzerinde içerdi. Hatta bir keresinde hamile kadın taklidi bile yapmıştı. Ancak içtiği zamanlarda neşeli olabiliyordu. İçki içmediği zamanlarda ise insanlar ondan çekinirdi. Yüzündeki yaranın korkutucu olması bir yana, hiç tıraş etmediği bıyıklarının ağzının kenarına kadar inmesi yeteri kadar tiksindiriciydi de… Her akşam işten gelir, yemeğini yer, ayaklarını sehpaya uzatır, çayını içer, meyvesini atıştırırdı. Gülbahar, onun yanında ancak iki dakika oturabilirdi; çünkü hep hizmet etmek zorundaydı. Başında tülbendi, üzerinde basması öylece ortalıklarda koştururdu. Oturdukları ev gecekonduydu. Bazı akşamlar komşularla çekirdek çıtlatırlardı. Komşu çocuklarıyla, evdeki çocukların sesi birbirine karışırdı. Çay bardaklarının birbirine çarpma sesi, diğer sesler arasında kaybolurdu. Minik bir sofra hazırlanırdı. İlk önce çay bardakları gelir, daha sonra elinde çaydanlık, bir kadın içeri girerdi. Önce bir güzel sıcak suyla bardakları sırayla çalkalar sonra elindeki kirli suyu bir çiçeğin dibine ya da pencereden aşağıya dökerdi. Bardaklar, dolar dolmaz kadınlar gelir, sofraya otururlardı. Uzun uzadıya konuşmaya başlar, dedikodu ederlerdi. Sonra meyveler gelirdi. Meyvelerini bitiren misafirler yavaş yavaş kalkmaya hazırlanırlar, gecenin karanlığında kaybolurlardı… Bazı akşamlar binip gezmeye gittikleri külüstür bir arabaları vardı. Evlerinin biraz ilerisindeki park, arabayla gidildiğinde yakındı ama yürüyerek epey zaman alıyordu. Yol boyunca karı koca ve çocuklar hep beraber yürürlerdi. Ellerinde çekirdek, hem çıtlatır hem de sohbet ederler, konu komşuyla karşılaşır, selâmlaşırlardı. Karı koca bankta oturur, biraz da çocukların kaydıraktan kayışını seyrederlerdi. Ne zaman ciddi bir konu konuşacak olsalar mutlaka bir tanıdık, bir akraba gelip yanlarına oturur ve epey bir süre kalırdı. En sonunda da gece ilerlediğinde kalkılırdı. Cafer, minibüsçülük yapıyordu. Çok kazanç elde edemiyordu. Çocukların okul masrafları onu oldukça zorluyordu. İçinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan dolayı kafası çok karışıktı. İkinci bir iş yapmayı bile düşünmüş ama göze alamamıştı. Bir işte çalışması için Gülbahar’ a baskı yapmaya başlamıştı. Özellikle de: “ temizliğe gitsen, o işte çok para var, biraz rahatlardık ” diye söylenip duruyordu. Gülbahar, hayatında hiç çalışmadığından bunlar onun yabancı olduğu konulardı. Gerçi temizliğe giden arkadaşları vardı, belki onlara sorarsa öğrenirdi fakat umursamıyordu. Onun umursamadığını gören kocası, daha çok baskı yapıyordu. Bir gün bu baskılara dayanamayıp kocasına; “ erkek ol da, sen eve istediğin parayı getir, benden ne diye yardım umuyorsun ! ” diye patlayıvermişti. İşte o zaman Cafer’ in kafasının tası atmış, Gülbahar’ a vurmuştu. Gülbahar ilk kez karşı çıkmış ve ilk tokadını yemişti. O günden sonra kocasına düşman kesilmişti. Kendi kendine, bu haksız düzene kızmış, söylenmişti. Bir süre kocasıyla küs kaldı, yatağa uzandığında ona sırtını dönüp yattı. Cafer yanaşmak istediğinde; “ başım ağrıyor! ” deyip yüz vermedi. Kocası, bir hafta kadar bu tavırlarına dayanabildi. Bir gece eve gelmedi. Gülbahar pencere kenarında onu bekler bir şekilde uyuya kaldı. Eve gelmemesi onu iyice sinirlendirmiş, içi kinle dolmuştu. Çocukları aldığı gibi annesinin evine gitti. Cafer eve geldiğinde kimseyi göremeyince telâşlandı. Sanıyordu ki, bu şekilde hareket ederse, onun direnci kırılacak ve böylelikle yola gelecekti. Ama karısı ortalıkta yoktu. Elindeki döküntü telefonla sırayla birkaç yeri aradı yoktu işte!. Sonunda kayınpederinden öğrendi ki; onlardaydı, içi rahatladı. Doğruca gidip karısını almak yerine, elinde çekirdek, komedi filmi izlemeye koyuldu. İşin aslı; o ana kadar fazlasıyla endişelenmişti. Yine de erkekliğinden taviz vermemek için, belli etmemesi gerektiğini düşünüyordu. Gece yarısına doğru kayınpederinin evine gittiğinde, Gülbahar’ ın suratı asıktı. Kocasının geç gelmesine çok sinirlendiği için, o gece onunla eve geri dönmedi. Cafer tek başına, şaşkınlık ve endişe içinde eve geri döndü. İlk defa kaybetme korkusunu yaşıyordu. Her gün, karısını görmeye gidiyordu. Gülbahar bir türlü eve dönmek istemiyordu. Bir gece elinde çiçeklerle çıkıp gelen kocasının özür dilemesi ile barışmayı kabul etti. Cafer’ in arkadaşları onunla dalga geçiyorlardı. Karısına değer veren, ona çiçekler alan bir erkek, onların gözünde kılıbıktı. Arkadaşlarının bu tutumuna için için hak verse de, onlara çıkışmadan da edemiyordu. Onun bu çıkışmalarından nasiplenen arkadaşları, bir kez daha konuyu açamıyorlardı. Gülbahar kocasına olan kızgınlığını içinden atamadığından, çalışma kararı aldı. İlânları araştırmaya başladı. Kendi parasını kendi kazanıp kimseye bağımlı yaşamak istemediğini fark etti. Öte yandan kocası yaptığı hatanın evlilik hayatına mal olacağını hissettiğinden daha sert davranmaya çalışıyordu. Çünkü; Gülbahar’ a yüz verirse, kimseyi takmayacağını biliyordu. Oysa ki genç kadın, birçok kararını uygulamaya koymaya başlamıştı çoktan. Gülbahar, nihayetinde bir iş buldu. Evlerinin iki sokak ötesinde, hali vakti yerinde bir ailenin yaşadığı bir eve temizliğe gidip gelmeye başladı. Çok zaman geçmemişti. Birkaç eve daha gider ve oldukça iyi para kazanır olmuştu. Gittiği evin sahibi ücreti vermekle kalmıyor aynı zamanda giyecek ve ayakkabı da veriyordu. Hayatları düzene girmeye başlamıştı. Cafer onun çalışmasından, eve katkıda bulunmasından memnundu. Fakat karısının düşünceli ve mutsuz hali onu tedirgin ediyordu. Sanki sonunu tahmin etmeye çalıştığı bir film gibi, duruşundan bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Gülbahar, tanıştığı bir kadından çok etkilenmişti. Bu kadın zengin, zeki, kültürlü bir kadındı. Haftada iki ya da üç gün ona temizliğe gidiyordu. Kadın ona görgü kurallarını, ince davranmayı, kadın olmayı, haklarını savunmayı öğretiyordu. Gülbahar, bu kadın sayesinde hayattan ne istediğini ve neler yapması gerektiğini anladı; kendini tanıdı. Dışardan ortaokulu bitirmeye karar verdi. Cafer, ondaki bu değişimi fark ediyor ve bundan hoşlanmıyordu. İlk zamanlar oldukça büyük kavgalar ettiyseler de sonraları Cafer kabullenmek zorunda kaldı. Gülbahar kendini yetiştirdikçe kocasının aynı kalmasından hoşlanmamaya başladı. Sürekli kahveye giden, kumar oynayan ve maç izleyen bir koca istemediğini fark ediyor ve bu düşüncelerinden de ürküyordu. Eskiden baskı yapan Cafer olurken, bir zaman sonra Gülbahar baskı yapan taraf olmaya başladı. Kocasının romantik olmasını, kibar olmasını, kendini eğitmesini ve kahveye gitmemesini istiyordu. Ayrılma noktasına geldiklerinde, "sana aşık değilim, ben yeniden aşık olmak istiyorum! ” deyiverdi Gülbahar. Aynı evin içinde uzun süredir iki yabancı gibi yaşar olmuşlardı. Cafer salonda yatıyordu, Gülbahar ise kendi odasında kalıyordu. Birçok kez kavga ettiler, çoğu kez de susmayı denediler. Bir gün Cafer, elinde birkaç kitapla eve geldi. Ortaokulu dışardan okuma kararı almış ve gidip yazılmıştı. Gülbahar kocasının elindeki kitapları görünce çok mutlu oldu. Hemen o akşam beraber ders çalışmaya başladılar. Cafer kahveye gitmekten de vazgeçmişti. Gülbahar kocasındaki bu değişime çok şaşırmıştı ve oldukça mutluydu. Cafer, canının sıkıldığı zamanlarda televizyonda eğitici programlar izliyordu. Boş zamanlarında resim yapmaya başlamıştı; yağlı boya yapıyordu. Yeteneği olduğuna inanıyor ve sürekli resim yapıyordu. Kendini geliştirdikçe yaptığı tabloları satmaya başladı. Karı koca çalıştıkları için epey bir para biriktirebilmişlerdi. Hemen gidip daha güzel bir semtte bir ev aldılar. Fazla büyük olmayan, düz ayak bir evdi. Lüks de sayılmazdı. Gecekondudan daha iyi olduğu konusunda hem fikirdiler elbette. Gülbahar liseyi de bitirmek istiyordu. Cafer’ i de ikna etti, beraberce yazıldılar. Gülbahar artık ev temizliği yapmak istemiyordu. Yükselebileceği bir işe girmek istiyordu. Zengin bir tanıdığı onu muhasebe kursuna yolladı. Bir yandan kursa gidiyor, bir yandan da liseyi bitirmeye çalışıyordu. Başarılı bir şekilde muhasebe kursunu bitirince, iş başvurularına başladı. Bir ay içersinde de bir firmada muhasebe işi buldu. Uzun süre bu işte çalıştı. Cafer minibüs işini bırakıp, kendini işini kurdu. Bir emlâk bürosu açtı. Çocuklarını, hayal ettiği gibi koleje göndermeye başladı. Evlilik yıldönümlerinde Cafer, Gülbahar’ a bir sürpriz yaptı; ona bir araba hediye etti. Gülbahar arabasına bindi; arabayı kullanırken aklı kat ettiği yolda idi... Kendini başarılı, güçlü ve mutlu hissediyordu. Üstelik kocasına aşıktı; kocası da ona. Camı açtı; dirseğini cama dayadı; yüzünde tebessümle YOLUNDA İLERLEMEYE DEVAM ETTİ... |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 52. haftanın 19.09.2005 - 25.09.2005 konusu: BİRİNCİ YIL ŞEREFİNE KONU SERBEST
:
Emel BAYKARA, İstanbul,
24.Eylül.2005, Cumartesi