www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Emel BAYKARA
ÇİLEKLİ PASTA
|
Vitrinde, cam rafın üzerinde duruyordu. Pembe pırıltıları olan kelebekli bir tokaydı. Çok hoş görünüyordu. Şöyle bir bakınca insanın onu alıp saçlarına takası geliyordu. Başka renkleri de vardı. Ama hiçbirisi, pembelisi kadar çekici ve güzel değildi. Hemen almak istedim. Biraz pahalı idi. Belli ki, bir süre satın alamayacaktım.
Anneler günü yaklaşmıştı. Onu
almaya kararlıydım. Her gün mağazanın önüne geliyor, o sevimli kelebeğe
bakıyor ve dönüyordum. Bir gün onun orada olmadığını fark ettiğimde; “ Her şey
bitti işte ! ” diye geçirdim içimden. Anneler gününe az bir zaman kalmıştı ve
benim almak isteğim armağan satılmıştı… Mağaza sahibine yaptığım baskılar
sonucu bana aynısından getireceğine söz verdiğinde nasıl da rahatlamıştım!
Ben de bu süre içerisinde, tokayı alabilecek şekilde bütçemi
ayarlayabilecektim. Anneler gününe bir gün kalmıştı. Akşam, küçük kızımda bir tuhaflık vardı. Ertesi güne hazırlık yapıyordu, sezinliyordum. Sabahı sabırsızlıkla bekledim, hediye almaktan çok hediyeyi vermek için... Sabah uyandığımda, kızım baş ucumda duruyordu. Kahvaltı tepsisini zorlanaraktan da olsa getirmişti. Kahvaltılığın içinde, bir de kırmızı gül vardı. “ Anneciğim ! ” diye boynuma sarıldı, beş yaşındaki kızımın başını okşadım, saçlarından öptüm. Daha sonra kızımla birlikte annemin yanına gittik. Annem bizi bekliyordu. Camın önündeydi, kapıyı açtı, içeri girdik. Evin içine güzel bir koku yayılmıştı, pasta kokusu... Öykü anneannesine sarılarak; “ Anneannem pasta yapmış yaşasın! ” diye bağırdı. Bir köşede oturmuş kahveleri yudumlarken, annemle böyle bir anı paylaşmanın güzelliğini fark ettim. Öykü ısrarla; “Anneanne, lütfen şimdi yiyelim pastayı! ” diye tutturuyordu. Annem hiç dayanamazdı torununa. Hemen tabakları hazırladı. Çilekli pastayı yerken, çocukluğum gözümün önüne geldi. Her anneler gününde ben ona hediyesini verirdim, o da bana pasta yapardı. Pasta hep çilekli olurdu. Pastaları yerken hediyeleri verme sırası da gelmişti. Hediyelerimizi aynı anda çıkarmış, birbirimize vermiştik. İkimizin elinde de benzer bir kutu vardı; heyecanla birbirimizin yüzüne baktık. Aynı anda kutunun içinden ellerimizi dışarı çıkardığımızda ortam çok sessizleşti. Bir süre sadece birbirimize bakmakla yetindik. Birden sanki çözülmüş gibi kahkaha atmaya başladık. Öykü o anda yerinden fırladı ve bana hediyesini uzattı, kutuyu açtığım anda daha büyük bir kahkaha koptu. Çünkü bir tane daha aynı renkte kelebek toka, aynı kutunun üstüne konmuş öylece duruyordu… Öykü bu durum karşısında oldukça eğlenmiş gözüküyordu, üç tokayı da neşeyle başına takıverdi. Anneme; hayatımızın içinde bir kelebek gibi dolaştığını, güzellik ve canlılık kattığını, evi neşelendirdiğini, bu yüzden böylesi güzel bir kelebeği sembol olarak aldığımı anlattım. Annem ise; önce bir kozanın içinde olduğumu, o kozanın içinde kendimi büyüttüğümü, güzelleştirdiğimi, kendi başıma kanat çırpmayı öğrendiğimi ve sonra o kozadan çıkarak hayatı yakaladığımı, bir kelebek gibi narin, ince ve kırılgan olduğumu anlatabilecek bir hediye olduğu için, aldığını söylediğinde; birbirimiz için ne kadar değerli olduğumuzu daha iyi anladık. Annemle gözlerimiz birbirine kenetlenmiş öylece bakışırken, Öykü’ nün sesiyle bu kez ona yönelttim bakışlarımı; güzel kahverengi gözleri, dudaklarıyla birlikte gülümsüyordu, içinden ince ve narin ruhunun gözüktüğü birer pencereydi sanki gözleri… - Anne - Efendim meleğim, “ Armağanını babamla birlikte aldık çünkü sen, babamın ve benim kelebeğimizsin çünkü seni çok seviyoruz ” diyen sesinin tınısından, bu uzun cümleyi babasının ezberlettiği seziliyordu... Annem bana, ben de kızıma sarılmıştım… Hayatımda unutamayacağım anlardan biriydi. Bundan yıllar önce sevdiklerimi kaybettim, onlardan geriye kalansa; KELEBEKLERİN ÖMRÜ KISA OLUR… |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 48. hafta, 22.08.2005 - 28.08.2005 haftanın konusu: " KELEBEK - KELEBEKLER " üzerine