www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Nimet KÜÇÜKBEYCİK
KİMSESİZLER YURDU
|
Her şeyinin ben olduğumu söyleyen, iyiliğin dünya üzerindeki temsilcilerinden olan babaannemi Tanrı yanına alalı beş yıl olmuştu. Büyüdükçe onu daha çok anlar olmuştum. Bende, benimle yaşayan anılarını ve yaşadığım onu daha iyi anlamak için Kimsesizler Yurduna gitmeye karar verdim. Sarı saçlı, mavi gözlü sevecen bir hanımefendi bulup hasretimi gidermeye çalışacaktım. Görevlilerle konuştuktan sonra herkesin bir arada toplandığı salona girdim. Güler yüzümle, cinsiyet ayırt etmeden hepsinin elini sıkacak, hepsinin torunu olacaktım. Birbirleriyle az konuşan ihtiyarlar topluluğu bana sadece göz süzmekle yetindi. Ayağa kalkıp heyecanlı ve benimseyen seslerle karşılamamış olmaları galiba beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Birden çok güçsüz olduğumu hissettim... Bir adım dahi atmaya halim kalmamıştı. Bunun anlaşılmaması için inatla ayakta kalmaya veya dönüp gitmeye karar vermeye çalışıyordum. Arkamdan bir elin omzumdan yakaladığını hissettim. Aynı anda döndüm ve titrek bir soruyla karşılaştım: - Nineni mi arıyorsun? Soru, istenilip de bulunamayan bir enerjiyle, babaannemi işaret eden bakışlara sahip, bir zamanlar esmer olduğu güçlükle anlaşılan, buğday gözlü, kısa boylu bir hanımefendiden gelmişti. Cevabımı beklemeden devam etti; - Gel, otur. Burayı kendime ayırmıştım; dışarıyı en iyi burası görür... Son nefesinde bile sözünü dinletecek bir tona sahip bu sese sadece uyulurdu. Oturdum. Sonraki iki saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. Suat hanım, Suat nine, belli ki Cumhuriyet' e emek vermiş, iyi yetiştirilmiş bir Türk kadınıydı. Biricik eşini vakitsizce kaybettikten sonra oğlu, gelini ve torunu yaşamının geride kalan parçasıydı. Oğlu ve gelinini bir uçak kazasında kaybetmesi bile onu yıkamamıştı. Torunu Can' ı ergenliğinden bu yana o yetiştirmişti. Can da çağa ayak uydurmuş, diş hekimi çıktıktan sonra bir yolunu bulup Amerika' ya yerleşmişti. Ama sonra, yurda bir kere gelmiş, geride kalan evlerini kiraya vermiş, babaanneyi buraya yerleşmiş ve hızla geri dönmüştü. Bundan sonraki sekiz yılda, sekiz mektupla yetinmişti Suat hanım. Yine de Can' a hak veriyor, ondan yana çıkıyordu. Tek üzüntüsü Can' ın babaannesinin düşüncelerinden, tecrübelerinden yararlanamaması idi. Bütün bunlar tanımadığım Can' ı daha başından beri bir hain bıçak gibi kalbimden kesip atmıştı. Gözyaşları, sarılmalar, özlem belirten iç çekmelerle geçen bu konuşmadan sonra bir süre sustuk. Yalnız, birbirine kenetlenmiş ellerimizle, karşısındakine çok şey anlatan ıslak gözlerimiz konuşuyordu... Kapıya doğru uğurlarken Suat nine ekledi; - Her şey Allah' tan, tamam! Bunu anlıyorum. Ama hiç kimsenin kötülüğünü istemedim. Hep iyi biri olmaya çalıştım. Karşılığı bu acılar mı olmalıydı? Kimden ve neden nefret edeyim? Gerçekten, hayatta her şeye karşın güzel şeylerin olduğunu ve hâlâ birilerine faydalı olabileceğimi bilmekten nefret ediyorum!... Suat babaanne bana faydalı olmuştu; olacaktı! Asıl çaresiz olanın ben değil, o olduğunu anlamıştım! Bir de, bir dahaki gelişlerimde müdürle veya bir yetkiliyle görüşüp, şu, " Güçsüzler ve Kimsesizler Yurdu " tabelâsındaki, Güçsüzler kelimesinin, gerçekleri yansıtmadığı gerekçesiyle tabelâdan kaldırılması için çaba göstermeye kararlıydım. |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 35. hafta, 23.05.2005 - 29.05.2005 haftanın konusu: KUTLAMA üzerine..