|
Rüzgâr âdeta saçlarını
okşuyordu. Kadın hiç konuşmadan kayalıkların üstünde öylece oturuyor,
gözlerini dikmiş sabit bir şekilde denize bakıyordu. Dalgaların kayalara
vuruşuna… Uzun siyah saçları vahşice dans ediyordu sanki. Saçlarının dağınık
oluşuna aldırmaz gibiydi. Düşünceli görünüyordu. Güneş batmak üzereydi ve genç
kadınının yüzündeki tebessümden, güneşin batarken yaydığı o kızıllığı
sevdiğini anlamak hiç de zor değildi. Güneş battıktan sonra ağır adımlarla
yürüdü ve sonra gözden kayboldu…
Kadırga Kayalıklarını bugüne kadar ziyaret eden pek çok kişi arasında, bu
suskun kadını görmeyen çok az insan vardı herhâlde. Yıllarca adından söz
ettiren bu kadın, bir gazetecinin de dikkatini çekmişti sonunda. Gazetecinin
bu konuya ilgisi, kız arkadaşının anlattıklarından sonra başlamıştı;
- “ Ağva’ da bir kadın hemen her akşam gelip, kayalıkların üstüne oturup,
denizi seyrediyor ve güneş batana kadar da kalıyor. Güneşin batmasıyla
birlikte ortadan kayboluyor. Çok gizemli bir kadın. Onun hakkında pek çok
söylenti var; kimine göre delirmiş, kimine göre dikkat çekmeye çalışıyor,
kimine göre ise kimsesiz. Kadının yanına gitmeye kimse cesaret edemiyormuş;
hatta giden birkaç kişinin daha sonra tuhaflaştıkları da söylentiler arasında.
Denilene göre kadın hiç konuşmuyor, derin ve üzgün bakışlarla denize
bakıyormuş sadece. Bazıları da onun bir büyücü olduğunu düşünüyor. Tabii
bunların hepsi birer hikâye! Onu bir iki kez gördüm ve resmini çekmeyi
başardım ” diyerek çektiği fotoğrafı uzatmıştı kendisine.
- “ İlginç ! Bu kadının hali fazlasıyla ilgimi çekti. Sence neden böyle
davranıyor olabilir? ”
- “ Benim bu konu hakkındaki düşüncemi sorarsan; kadın deli!”
- “ Kadını yakından gördün mü? Dikkatini çeken farklı bir durum var mıydı? ”
- “ Kadın gelmeden önceydi. Ben kayalıkların orada, oturmuş denizi
seyrediyordum. Birden arkamdan birisinin geldiğini hissettim. Baktım oydu, çok
heyecanlı bir hali vardı. Ben de heyecanlandım. Kalktım merhaba deyip elimi
uzattım. Fakat ürkekçe bana baktı, sanki ona her an zarar verebilirmişim gibi
benden uzak duruyordu. Elim havada asılı kaldı. Yanına sokulmak istedim.
Birden kaçmaya başladı. Oysa amacım onu korkutmak değildi. Neden kaçtığını çok
merak ettim ve peşinden gitmeye başladım. Yerdeki taşlar sivri, ayaklarımıza
batıyordu. Ayağımda ayakkabı olmasına rağmen canım yanıyordu. Oysa o,
ayağından çıkarttığı ayakkabıları elinde, taşların üzerinde koşmaya devam
ediyordu. Bir süre sonra koşmaktan yorulmuştum. Durup nefes almak istedim; o
hala kaçıyordu. Durdum ve onun uzaklaşmasını izledim. Ayaklarının kanadığını
fark ettiğimde içim bir tuhaf oldu. İnsan niye böyle kaçar ki? Neden? ”
Bir yandan anlatıp, bir yandan sorularını peş peşe sıralamadan önce derin bir
nefes alırken, sanki o anı tekrar yaşıyor gibiydi.
Gazeteci, bu konuşmanın ardından bir süre Ağva’ da kalmaya karar vermiş ve bir
pansiyona yerleşmişti. Küçük, sevimli ve sıcak bir yerdi. Pansiyonun sahibi
yaşlı bir çiftti. Pansiyonu ellerinden geldiğince cıvıl cıvıl yapmaya
çalışıyorlardı. Her sabah odalardaki tüm vazolara taze çiçek koyuyor, yatak
çarşaflarını düzenli olarak değiştiriyorlardı. Her yer pırıl pırıldı. Bu
pansiyonun içinde de, dış boyasında olduğu gibi pembe ve beyaz renkler
hakimdi. Kocaman bir de bahçesi vardı. Gazeteci buraya gelmekten dolayı çok
mutlu olduğunu hissetti birden. Bu yaşlı çifti tanımak kendisi için bir şanstı
ayrıca.
Buraya geleli çok olmamıştı. Kadırga Kayalıkları’ na gitmeden önce biraz bilgi
edinmeliydi. Bu yüzden oraya hemen gitmek istemiyordu. Hatta bu pansiyonda
keyifli bir tembellik eşliğinde biraz bilgi de toplayabilirdi… Bu düşünceler
içersinde, kahvaltıya aşağıya indi, yaşlı çift masadaydı, yanlarında da
pansiyonda kalan konukları vardı.
- ” Gel oğlum seni tanıştırayım! Bu yan odadaki komşun Nefise, karşı
komşuların Salih Bey, eşi Emine, çocukları Aslı ve Fatih... Bu ikili de Demet
ve erkek arkadaşı Kerem, Yavuz Bey, Şule Hanım, Sanem Hanım ve oda arkadaşı
Yasemin... Bu bey de, gazeteci arkadaşımız Taner Bey ” dedi yaşlı adam.
Karşılıklı gülümseme, el sıkışma ve “ memnun oldum ” ifadelerinin dile
getirilmesinden sonra kahvaltıya başladılar. Hoş bir sohbet içerisinde
kahvaltı devam ediyordu ki, pansiyonu işleten yaşlı çift kahvaltının orta
yerinde kavga etmeye başladı;
- Zehra Hanım reçeli hiç güzel yapamamışsınız !
- Çok iyi yapabileceğine inanıyorsan sen yap !
- Senden güzel yapacağım kesin !
- Sen öyle san! Ben yıllardır bu işi yaparım, herkes de sever, sen
sevmiyorsan kendin yapıp ye !
- Zehra Hanım bu insanlar reçelini mecburiyetten yiyorlar; seni kırmamak için!
Yoksa reçelini beğendiklerinden değil!
- Hıh! sana öyle geliyor Turgut Bey, isterseniz soralım!
- Evet söyleyin gençler, bu reçelleri beğenerek mi yiyorsunuz ?
Turgut Beyin bu sorusu üzerine bir sessizlik oldu, çocuklardan birinin “
Elbette beğeniyoruz” sözlerinin ardından diğerleri de, onayladıklarını başını
sallayarak belli ettiler. Yaşlı kadının, “ Var mısın yarışa, hangimiz en güzel
reçeli yapacak? ” sorusunu, “ Tamam!” diye yanıtladı yaşlı adam.
Masadakilerin gülmeye başlamasıyla birlikte yarı gergin hava yumuşamıştı.
Gülenler arasında bulunan Salih Bey, gazeteci Taner’ in yanında oturuyordu ve
eğilip kulağına fısıldadı;
- Her zamanki halleri; hep reçel kavgası yaparlar ve her seferinde de Zehra
Hanım kazanır! Gazeteci Taner gülümserken, Salih Bey devam etti:
- Bu akşam ikisi de mutfağa girer, seyret sonrasını, kesin kıyamet kopacak
zira tartışarak yarışırlar ve tartışırken de çok şirin olurlar ”
Masada, kahkaha sesleri devam ediyordu.
Akşamla birlikte yorgunluk çökmüştü, Taner yatağına uzanmış, yeni tanıştığı bu
insanlarla birlikte o kadını düşünüyordu. Buradaki insanlar o kadar tatlıydı
ki, hemen onlara ısınıvermişti. Fakat onlar da arkadaşı kadar bilgiye sahipti,
henüz farklı bir bilgi edinememişti. Sabah Kadırga Kayalıkları’ na gitmeye
karar verdi. Artık, oraları inceleme zamanı gelmişti. Bu düşünceler arasında
uykuya dalıverdi.
Ertesi gün çantasını sırtına geçirdi ve doğrudan Kadırga Kayalıkları’ na
gitti. Gün boyunca kayalıklarda dolaştı, her tarafına baktı, inceledi. Akşama
doğru, kadını görebileceği bir yere saklandı ve kadının gelmesini beklemeye
başladı. Dürbününü, fotoğraf makinesini hazırladı. Kafasında hasırdan şapkası,
üzerinde uzun şort ve yeşil gömleğiyle, safariye çıkan avcılara benzeyen bir
görünümü vardı âdeta. Siyah, kısa saçları şapkanın altında ezilmişti,
kahverengi gözleri heyecanlı bir bekleyiş içindeydi.
Sonunda kadın gelmişti. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Saçları dalgalı ve
uzuncaydı. Kayaya oturdu, saçları rüzgarda uçuyordu. Taner dürbünle kadına
bakıyordu. Kadın sallanıyordu, dudaklarını hareket ettiriyordu. Kendi kendine
mi konuşuyordu, yoksa şarkı mı mırıldanıyordu, anlaşılmıyordu. Bir süre sonra
sustu. Bakışları dalgın ve donuktu. Az sonra güneş batmış ve kadın gözden
kaybolmuştu...
Pansiyona geri döndüğünde epeyce yorulduğunu hissetti. Akşam yemeği sırasında
yaşlı çift ut eşliğinde fasıl geçtiler. Masadakiler hep bir ağızdan “ Biz her
gece Heybeli’ de mehtaba çıkardık ” şarkısını söylemeye başladılar.
Herkes neşe içinde birbirine bakıyordu. Akşam kahveleri yudumlanırken Zehra
Hanım da çocuklara masallar anlatıyordu. Çocuklar yaşlı kadının kucağına
uzanmış, can kulağı ile onu dinliyorlardı. Yaşlı kadın saçına topuz yapmış ve
uzun bir elbise giymişti. Saçları beyazdı, yüzünde yaşlılığın getirdiği
izlerle birlikte sevecen bakışları da taşıyordu. Turgut beyin de, her akşam
mutlaka bir turnuva düzenlemesinden tavla oynamaya bayıldığı anlaşılıyordu.
Beyaz saçı ve beyaz sakalıyla sanki biraz Sean CONNERY’ i andırıyordu ve
yaşlı görünüşüne karşın yakışıklı sayılırdı. Yüzünde tatlı sert bir ifade
vardı. Gazeteci bu gözlemlerinin ardından, bu ortamın çok huzur verici
olduğunu düşündü. Kendini çok yorgun hissetmesine rağmen, bir süre, orada
bulunuyor olmanın tadını çıkarttı ve daha sonra kalkıp erkenden yattı.
Günler geçiyordu; artık bu esrarı çözmeliydi. Eğer o kadına rastlarsa, mutlaka
onunla konuşmaya çalışacaktı. Daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. Odasında bir
aşağı bir yukarı geziyor, kendi kendine konuşuyordu; “ Bu kadını tanıyan kimse
yok mu ya? Neden bu halde dolaştığını bilen yok mu? Hem bu kadın ne yer, ne
içer? Nerede barınır? Anlayamıyorum, bunu bulmak zorundayım! ”
Bir an durdu, sonra çantasını aldığı gibi çıktı odasından. Tam merdivenlerden
iniyordu ki Zehra Hanımla karşılaştılar:
- Nereye böyle alelacele? diye sordu yaşlı kadın.
- Dışarı çıkıyorum, yalnız size bir sorum olacak Zehra Hanım, sormamda bir
sakınca yoktur inşallah? diye yanıtladı Taner. Zehra hanımın
- Yok tabii, istediğini sorabilirsiniz!
- Zehra Hanım, her akşam Kadırga’ ya gelen o kadın hakkında bilginiz var mı?
Adını, ailesini ya da onunla ilgili her hangi bir şey biliyor musunuz? ”
Zehra Hanım, beklemediği bu soru karşısında şaşırmıştı, rengi atmış ve “ Hayır
” diyebilmişti boğuk bir sesle. Taner de, Zehra hanımın bu tepkisine
şaşırmıştı, “ Tamam, teşekkürler ” deyip pansiyondan çıktı.
Köylülerle konuşmak üzere yol boyunca yürüdü, köyün içine girdi. Dolaştı,
kahvede oturanlarla, esnafla, bakkalla, pek çok kişiyle konuştu. Sanki ağız
birliği etmişçesine hiç kimse farklı bir şey söylemiyordu. Gazeteci oldukça
şaşkındı, öğrenebildiği yalnızca, yaklaşık on bir senedir bu kadının bu
şekilde davrandığıydı. “ Neden? ” sorusuna hiçbir yanıt alamayışı onu iyice
şaşırtmıştı. “ Enteresan! ” diye mırıldanırken, pansiyonun yolunu tuttu.
Pansiyona vardığında akşam olmuştu. Akşam yemeği için masa hazırlanıyordu.
Gazeteci durgundu ve bu durgunluğu yüzünden okunuyordu. Yemek masasında da
düşünceliydi, yemeğine dokunmamıştı. Zehra hanım, gazetecinin neden böyle
durgun olduğunu tahmin edebiliyordu ancak anlamadığı, bu konunun üstüne neden
bu kadar düştüğüydü.
Kahveler içilmek üzereyken Zehra hanım gazeteciye dönerek;
- Taner Bey bu kadar üzülmeyin! Sizin için neden bu kadın bu kadar önemli,
dünyanın pek çok yerinde sorunlu insanlar vardır yada deli olan, bu kadının
diğerlerinden pek farkı yok. O bir deli neden ilgileniyorsunuz ki? sorusunu
sormaktan kendini alamamıştı.
- Bakın, bu kadının deli olduğunu nereden biliyorsunuz? Hem madem deli, neden
deli olduğunu da biliyor olmanız lazım değil mi?
Sorunun ardından yaşlı kadın yutkundu, tam bir şeyler söyleyecekti ki telefona
çağırdılar, izin isteyip kalktı. Taner bu sırada, yaşlı kadının renginin
attığını fark etmişti. Merakı giderek daha da artıyordu ve bu insanların
sessizliği onu çileden çıkarıyordu. Her şeye rağmen kararlıydı, bu kadının
gizemini çözecekti.
Taner ertesi gün kayalıklara geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kayaların
üstünde oturmakta olan genç kadın, gitmek üzere ayağa kalktığında arkasından
gelen sese doğru başını çevirdi. Taner ona yaklaşmayı denedi ancak kadın
koşmaya başladı. Taner de peşinden gitmeye çalışıyor, ne var ki taşlardan
dolayı koşamıyordu. Bir anda ayak bileğinde bir sancı hissetti. Kendini bir
taşın üstüne zor attı. Ayağı burkulmuştu ve üzerine bastıkça canı yanıyordu.
Bu durumda ne koşmaya ne de yürümeye devam edemezdi, sadece kadının arkasından
bakabildi.
Üzgün bir şekilde pansiyona geri dönüp, odasına çıktığında odadaki eşyalarının
karıştırıldığını fark etti. Bunu kim yapmış olabilirdi ki? O yaşlı çift bunu
yapmazdı. Pansiyonda kalan diğerleri de yapmazdı. O zaman kim yapmış
olabilirdi? Bu davranışı hiç kimseye yakıştıramıyordu.
Hem odası niçin karıştırılmıştı? Aranılan neydi? Bir yandan düşünürken bir
yandan da odanın penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Kafası çok karışmıştı,
başını geriye çevirip odaya şöyle bir baktığında, bir anda o kadının
resimlerinin ortadan kaybolmuş olduğunu fark etti. Birden güm diye bir sesle
birlikte kafasında bir acı hissetti. Dışarıdan birisi bir taş fırlatmıştı.
Kafasına isabet etmişti ve başı kanıyordu. Taşın sarılı olduğu bir de kâğıt
vardı. Hemen açtı; kâğıtta “ bu kadının gizemini araştırmayı bırak, eğer
buraları da terk etmezsen biz seni göndermesini biliriz ” diye yazılıydı.
Başı çok kötü ağrıyordu. Bu olay karşısında ayağının acısını bile unutmuştu.
Kafasını tutarak aşağı indi. Herkes aşağıdaydı. Telâşla etrafını sardılar; ne
olduğunu, nasıl olduğunu sordular. Bu bağrışmaların içinde, başının ağrısı
iyice artmıştı. Zehra Hanım’ ın yaptığı pansumanın ardından odasına gidip
yattı. Ertesi gün odasından dışarı hiç çıkmadı. Biraz kendine gelmek ve tüm bu
olanları sakin kafayla düşünmek ihtiyacı içindeydi.
Akşama doğru aşağıya indiğinde, akşam yemeği için hazırlıklar başlamıştı.
Çocuklara yaklaştı ve sordu:
- Çocuklar, geçen gün ben yukarıda odamdayken, yaralandığım sırada, Zehra
Hanım neredeydi? Gördünüz mü?
- Bize masal anlatıyordu birden dışarı çıktı, siz aşağı indiğinizde o da içeri
girdi
- Peki nasıldı? Telâşlı ya da korkmuş muydu?
- Telâşlı bir hali vardı ” dedi her ikisi de. Gitmek üzereyken çocuklardan
biri ekledi;
- Aslında, sanki biraz da korkmuş gibiydi! ”
Taner’ in kafasında bir şeyler şekillenmeye başlamıştı. Bunu yapan mutlaka
Zehra Hanım olmalıydı; başkası olamazdı. Ona o soruyu sorduğu zamanki yüz
ifadesini hatırladı, oldukça telâşlanmış, heyecanlanmıştı. Tam da aklından; “
Bu konuda gizlediği bir şeyler olduğu kesin! ” diye geçirirken, Zehra hanım
geldi yanına:
- Çay yada kahve ister misiniz? ”
- Teşekkürler, hiç bir şey istemiyorum. Yalnız, sizinle konuşmak istediğim bir
konu var, müsaade ederseniz konuşmak istiyorum! ”
- Tabii, dedi yaşlı kadın ve koltuğa, Taner’ in yanına oturdu
- Buyurun, sizi dinliyorum
- Yaralandığım gece siz neredeydiniz ?
- Çocuklara masal anlatıyordum.
- Emin misiniz? ”
Zehra hanımın gözleri büyüdü, yüzünün rengi attı:
- Tabii, eminim!
- Çocuklar öyle demiyor ama!
- Çocuklar mı?
- Evet, onlar sizin dışarı çıktığınızı ve geri döndüğünüzde de telâşlı
olduğunuzu söylediler.
Yaşlı kadın bir an afalladı, ne diyeceğini bilemedi. Taner ısrarla devam etti:
- Neden inkar ediyorsunuz?
- Be....ben, ben..
- Evet, siz!
- Çocuklara masal anlatırken bir gürültü duydum, bahçeye çıkıp bakmak istedim.
Etrafa bakınırken bir karaltı hızla yanımdan geçti, çok korkmuştum hemen içeri
girdim.
- Peki, böyle ise neden gizlediniz!
- Açıkçası beni suçlamanızdan korktum. Sanırım bu davranışımla şüphe
uyandırdım sizde ama inanın bana, duyduğum gürültüye bakmak için dışarı çıktım
ve korktuğum için de hemen geri döndüm.
- Size inanmıyorum, bu olayın açığa çıkmasını istemiyordunuz, her şeyi bu
yüzden yaptınız, odamdaki resimleri de siz aldınız!
Yaşlı kadın ağlamaya başladı;
- Hayır! hayır! dedi ağlayarak ve olabildiğince hızlı adımlarla yukarı doğru
çıktı.
Genç adam, bu yaşlı kadına böyle davrandığı için çok üzülmüştü ama onun
yaptığına dair güçlü bir his vardı içinde. “ Yine de emin olmalıyım! ” diye
geçirdi aklından ve ilk fırsatta Zehra hanımın odasına bakmaya karar verdi.
Bir akşam üzeri, yemek hazırlığı sırasında bu fırsatı yakaladı Taner. Yaşlı
kadının odasına girdi. Her tarafa iyice göz attı; ne var ki resimleri
bulamamıştı. Odadan çıkacağı sırada ayağı halıya takıldı ve düştü. Neye
takıldığına bakmak istedi ve o sırada halının altında duran resimleri fark
etti. Yaşlı kadın resimleri buraya saklamış olmalı diye düşündü. Demek ki o
yapmıştı! Kendisinin buradan gitmesini isteyen kişi oydu... “ Bingo ” diye
bağırdı. Resimleri aldığı gibi odadan çıktı.
Zehra hanımın son günlerde hiç keyfi yoktu. Bunu herkes fark ediyordu. Taner
de farkındaydı ama buna aldırış etmiyordu. Onun gözünde bu yaşlı kadın bir
suçluydu. Zehra hanım da onun böyle düşündüğünü hissediyor ve çok üzülüyordu.
O akşam üstü gazeteciye yaklaşıp;
- Bak evladım, yanılıyorsunuz, ben neden sana zarar vermek isteyeyim ki?
- Susun lütfen! Beni hayal kırıklığına uğrattınız. Sizi ilk gördüğüm zaman çok
sevmiştim, sizi ve eşinizi tanımaktan dolayı çok ama çok mutlu olmuştum ama
siz bana yalan söylediniz!
- Hayır, ben sandığınız gibi ne resimlerinizi çaldım ne de sizin odanıza taş
attım! ”
- Ya bu resimler! Onları sizin odanızda buldum! Buna ne dersiniz?
- İnan ben almadım ”
Zehra Hanım bunları güçlükle diyebilmişti. Konuşacak hali bile kalmamıştı;
ağlamaya başladı.
Bir anda herkes, “ Neler oluyor? ” diye sormaya başladı. Gazeteci de: “ Zehra
hanıma sorun, o anlatsın benim kafamı nasıl yardığını ” dedi ve odasına çıktı.
Tekrar aşağıya yemeğe indiğinde herkesin keyfinin kaçık olduğunu ve hiç
kimsenin konuşmadığını fark etti. Yemek sırasında da sessizlik hakimdi, tek
bir kelime bile etmeden sofradan kalkıldı.
Ertesi gün köylülerden biri geldi pansiyona. Turgut beyden gurbetteki oğluna
mektup yazmasını istiyordu. Turgut bey köylünün dediklerini aynen yazıyordu.
Köylünün şivesi bozuktu ve cahil olduğu her halinden belli oluyordu. Taner,
Turgut beyin yanına gidip nasıl yazdığına bakmak istedi. Yazıya baktığında
beyninden vurulmuşa döndü. Kafasına taş atıldığı o gün geldi aklına. Taşın
üzerinde sarılı olan kâğıtta yazılı notu hatırladı; bu yazı o kâğıttaki el
yazısına çok benziyordu. Hemen odasına çıkıp kağıdı eline aldı inceledi;
kesinlikle aynıydı. Bu iki ihtiyar beraberce mi yapmıştı bu işi? Kafası çok
karışmıştı, bütün bunlar ne demekti, yaşlı kadın haklı olabilir miydi? Belki
de eşi yapmıştı, halının altında resimleri bulması boşuna değildi. Üstelik
kadın yapmadığını söylüyordu! O sırada kapı çaldı, içeri yaşlı kadın girdi.
Zehra Hanım genç gazeteciye yaklaşarak;
- Peki, size istediğinizi anlatacağım, bu kadınla ilgili ne öğrenmek
istiyorsanız onu öğreneceksiniz!
Taner çok heyecanlanmıştı, yüzünde inanmakta zorlanır bir ifadeyle:
- Gerçekten mi? diye sordu.
- Evet!
Yaşlı kadın ve iskemleye oturdu. Taner, teybini aldı kayıt yapmak üzere;
- Evet, tamam, dinliyorum! Ne biliyorsunuz anlatın! ”
dedi ve kayıt düğmesine bastı. Zehra hanım anlatmaya başladı:
- Bundan on bir yıl önce, yani merak ettiğin kadın on yedi yaşındaydı. Bir
delikanlıyı seviyordu. Fakat çocuk fakir olduğundan kızın ailesi bu
delikanlıyla birlikte olmasına izin vermiyordu. Bunun üzerine iki aşık
kaçtılar. Uzun bir süre beraber yaşadılar sonra bir gün kız çıkıp geldi. Kızın
ailesi kızlarını kabul etti. Bir müddet sonra kızda fiziksel değişimler olmaya
başladı. Herkes anlamıştı; kız hamileydi. Dönüşünden bir ay sonra sevgilisi de
gelecekti, Kadırga’ da buluşacaklarına söz vermişlerdi. Genç çocuk bir türlü
gelmiyordu. Kızcağız karnındaki bebeğiyle güneş batana kadar bekliyordu. Bir
gün gene kayalıkta beklerken delikanlının ölüm haberini aldı ve bu acıyla
kendini kayalıktan aşağı attı. Yaşaması bir mucizeydi ama bebeğini
kaybetmişti. Sonra her gün hiç gelmeyecek olan sevgilisini ve bebeğini bu
kayalıkta beklemeye başladı. Sanırım, bir bunalım anında intihar edip de
sevdiği erkekten olan son hatırayı yok ettiği için kendini affedemedi hiçbir
zaman...
- Böyle derin derin suya bakması ve şarkı mırıldanması da bundanmış demek!
İkisini de yanına çağırıyordu belki de...
Gazeteci bu acıklı hikâye karşısında çok kötü olmuş, etkilenmişti. Hiç böyle
bir şey beklemiyordu, şaşırmıştı:
- Bunları nerden biliyorsunuz?
- Çünkü, çünkü o delikanlının babası Turgut’ tu, eşim yani... Eşim her şeyi
anlattı, hatta bir kısmına kendim şahit oldum.
Gazeteci oldukça şaşkındı:
- Turgut beyin oğluydu demek…
Odanın kapısı çalındı, açtı Taner. Gelen Turgut beydi.
- Her şeyi öğrendim Turgut bey! Söyleyin lütfen, neden gizlemek istediniz?
- Demek öğrendin, eşim daha fazla dayanamadı ha? Evet gizledim, bunun o kadar
çok nedeni var ki… Birincisi, bu olay oğlumu ve kapanmamış yaramı açıyordu.
İkincisi ise; o kız yeterince acı çekmişti zaten! Sen bu yazıyı yazdıktan
sonra herkes onu rahatsız edecekti, o böyle mutlu, o kayalığa gittiği sürece
yaşıyor.
- Sizce bu yaşamak mı? ”
- Değil elbette, ama onu kimse vazgeçiremedi. O kız, yani Gül, oraya ait
anlıyor musun?
- Anlıyorum...
- Kusura bakma evlat! Seni korkutmak istedim ama kafanı yardım. Bunu isteyerek
yapmadım çok üzgünüm. Resimleri de ben aldım. Bu resimlerle, bilgilerle haber
yapacaksın diye engel olmak istedim, yanan bir baba yüreğini anla lütfen!
Yaşlı karı koca, bu konuşmanın ardından odadan çıktılar. Bir süre sonra Taner
de çıktı odasından. Kadırga’ ya gitmeli ve Gül’ le konuşmalıydı…
Gazeteci Kadırga’ ya gittiğinde genç kadın ordaydı, orada kayalıkta oturuyordu
yine, derin derin bakıyordu denize, mırıldanıyordu...
- Gül! diye seslendi, genç kadın baktı, Taner devam etti: Korkma! biliyorum
her şeyi, neden burada olduğunu, acını bütün yüreğimle paylaşıyorum.
Kadın derin ve kederli bakıyordu, saçları ve elbisesi rüzgârda uçuşuyor,
gözlerinden yaşlar akıyordu. Genç kadın bir peri kızına benziyordu. Yanına
biraz daha yaklaştı, şefkatli bir sesle sordu:
- Suskun Gül! Acını daha ne kadar içine gömeceksin, bu suskunluk nereye kadar?
Genç kadın cevap vermedi.
- Susma, suskun Gül, bu defa konuş! diye üsteledi Taner.
Gazeteci yaklaşmaya çalışınca, kadın yerinden kalktı. O zaman Taner geri
çekildi; kadın tekrar kayaya oturdu. Genç adam da yakınına oturdu. Kadın
denize dalgın bakıp ağlarken Taner de ağlamaya başladı... Güneş batana kadar
beraberce konuşmadan, sessizce ağladılar.
Delikanlı pansiyona dönerken düşünüyordu, bu genç kadın bu defa susmamış
sorularına ağlayarak cevap vermişti. O sessizlikte ve gözyaşları arasında çok
şey paylaşmışlardı...
Ayrılırken pansiyondaki herkesle vedalaştı, yaşlı çiftin gözleri dolmuştu.
Yaşlı adam sıkı sıkı tembihlemişti haber yapmamasını; gazeteci de söz
vermişti.
Gazeteye geldiğinde kendi sayfasına yazdığı tek satır şu olmuştu:
“ Hâlâ büyük sevgi
yaşıyor, Leylâ ile Mecnun ölmedi. Ve dünyanın pek çok yerinde kim bilir kaç
suskun GÜL var... ”
|