www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Yeşim ESEMEN
NE
DENİR Kİ ?...
|
Düzenli öğle yemeği yeme alışkanlığını bir türlü edinememişti. Aslında, karın doyurmak dışında yemekle arası pek yoktu. Günün bir vakti gelen o içten içe kazınma hissi de olmasa, yemek yemek aklına hiç gelmeyecekti neredeyse. Ay sonu gelmişti ve yemek fişleri koçanı, üçte birinden fazlası hiç kopartılmamış yapraklarla dolu olarak elindeydi yine. Çalıştığı iş yerinin kendine ait bir yemekhanesi de yoktu. Bunun yerine çalışanlarına, her ay bir koçan yemek bileti veriyordu. Bu aylık yemek bileti koçanı, sadece içinde bulunulan o ay kullanılıp, tüketilmek üzere geçerliydi. Farklı meblağlar halinde gruplanmış yapraklardan oluşan bu “ ticket ” lar, kimi restoran ve kafelerde para yerine kullanılabiliyordu. Bilet koçanının son bir iki yaprağında da, kullanılabildiği kafe, restoran, bar vs., isim ve adresleri mevcuttu. Her yerde geçmiyordu, yaygın kullanıma sahip değildi henüz. Bu biletleri para yerine sayan, restoran, lokanta, kafe tarzı yerlerdi genellikle ve kapı girişlerine yapıştırdıkları logolardan, bu tarz “ fiş ” lerden hangilerini kabul edip, etmediklerini, daha içeriye girerken görüp anlamak da mümkündü. Seksenli yılların sonlarıydı. Nakit paranın; bir numaralı değiş tokuş aracı olarak hükümranlığını, kredi kartına henüz kaptırmadığı ancak, sağına eklenen her bir sıfırla birlikte, telaffuz edilmekte zorlanılan kocaman rakamların satın alabildiklerinin hızla azalır olduğu yıllardı. Henüz ne bu tip bilet - yemek firmaları yaygınlaşmıştı, ne de bu biletleri öğle yemeği yerine dağıtan iş yerleri. Kredi kartları bile mal ve hizmetleri satın alma konusunda çekingen adımlarla, cüzdanların içinde kendilerine bir yer bulmaya çalışıyordu. Öğlen kendini dışarıya attı Zeynep. Acıkmamıştı her zamanki gibi. Ama öğle tatili sadece yemek yiyenlere verilmiş bir ayrıcalık değildi ne de olsa. Yemekle değil, bu güzel bahar havasıyla beslenmeyi tercih edenlerdendi. Hem biraz vitrinlere bakar, kitapevine uğrayıp birkaç kitap karıştırır, dönüşte de yolu üstündeki markete uğrayıp evin eksiği birkaç parçayı alırdı. Bu arada acıkırsa, ayak üstü bir şeyler de atıştırırdı. Hızlı adımlarla yürürken, bir yandan da düşünmeye devam ediyordu. Ayak üstü atıştırma anlayışı nasıl da hızla yaygınlaşmaya başlamıştı son zamanlarda. Önce merkezi yerlere konuşlanıp sonra birer ikişer şube sayısını arttıran hamburger ve pizza zincirleriyle; kokoreç, lahmacun, gözleme, ekmek arası döner, tükürük köftesi ritüeli arasında kıyasıya bir “ fast – food ” savaşıdır gidiyordu. Batıyla doğunun bu “ fast-food ” sentezi karşısında; bol kepçe lokantaları, birer ikişer kepenk indirmeye başlamışlardı çoktan. Zaman; pazarlanıp, satışa çıkartılan bir meta halini almıştı adeta. Vakti en kısasından nakde çevirmenin yolunun ayak üstü atıştırma alışkanlığının yaygınlaştırılmasından geçtiğini kavrayıveren esnaf, tüccar, işadamı, hemen bu zincirin içinde bir halka kapmak için kolları sıvamıştı anlaşılan. Öğle tatilinin bitmesine az kalmıştı. “ Şu markete uğrayıp, deterjan, şampuan, tuvalet kağıdı, kadın pedi ve birkaç acil ihtiyacı daha alıp şirkete dönmeliyim, zaten daha fazlasını taşıyamam ” diye geçirdi aklından. Her zaman gittiği marketti bu. Bu kez içeri girerken, cama yapıştırılmış değişik bir “ ticket ” logosu dikkatini çekti. Demek yemek için dağıtılan o biletler, burada da geçmeye başlamıştı. Zaten iki üç gün sonra ay bitiyordu ve bu koçan geçersiz olacaktı. “ İyi bari, yaptığım alışverişi bununla öderim hiç olmazsa ” diye içinden geçirdi. Zaten bu kalan biletleri de genellikle, Amerikan zincirine dahil olan “ fast – food ” restoran ve kafe’ lerde tüketebiliyordu. Buralarda para yerine geçiyordu bu “ ticket ” lar. Hafta sonları kızını götürdüğü sinemanın ardından bu tip bir yere gidip, çocuk mönüsü alıyorlardı. Kendisi de bir şeyler atıştırıp kahvesini yudumlarken Merve, bu restoranın bahçesindeki prefabrik çocuk parkında oynuyordu. Çocukları oyalama hizmeti de o yap boz oyuncak gibi, kızarmış patates, hamburger ve koladan oluşan çocuk mönüsü fiyatının içindeydi aslında… ‘ Her şey dahil! ’ formundaki promosyon sistemiyle ilk tanışıklıklar, böyle yol almaya başlamıştı... “ Neyse, demek ki artık bu marketten bir şeyler alabilirim bu yemek biletleriyle ” diye düşünürken, kapıdan içeriye girmişti çoktan. Hızla rafların arasında dolaşarak, almak istediklerini buldu, sepete doldurdu. Çikolata - gofret - bisküvi reyonunun tam önünden geçerken, durdu. “ Merve’ ye de sevdiği birkaç şey alayım buradan ” diye aklından geçirdi. İçinden yap boz bir oyuncak çıkan ‘ yumurta çikolata ’ yı severdi. Hem oyuncak, hem eğlence, hem tatlı, üçü bir arada… Merve, son zamanlarda, her akşam eve gelişinde bir şeyler getirmesini bekler olmuştu. Bu hali, hiç hoşuna gitmiyordu aslında. Öte yandan, yüzündeki o sevinci ve neşeyi görmeyi, hayal kırıklığına milyon kere tercih edeceğini düşündü. İki tane yumurta çikolata ve birkaç gofret attı sepete. O sırada gözü, aşağıdaki raflarda duran ithal çikolatalara ve her bir harfi canlı, parlak, fosforlu renklerle yazılmış KAMPANYA sözcüğünün peşine eklenmiş oklara takıldı. Bunu okuyan gözler, oklar tarafından yan duvarda asılı bir ilana yönlendiriliyordu anında. Cadburry çikolatalarının bir kampanyasından söz ediliyordu bu ilanda. Beş adet farklı ambalajlı Cadburry çikolatasına ait ambalaj kağıtlarının, aşağıda yazılı adrese posta ile gönderilmesinin ardından yapılacak çekilişte, kazanan talihlilere dağıtılacak hediyeler tanıtılıyordu. “ Seksenli yılların ilk yarısından itibaren, gittikçe artan çeşitleriyle raflarda dizilmeye başlayan ithal ürünler arasında bu rengarenk çikolataların, en alt raflara yerleşmiş olması, bir tesadüf olmasa gerek.. ” diye düşündü Zeynep. Tam da beş altı yaşlarındaki bir çocuk boyunun yaklaşık göz hizasına denk düşen bir yerleşimdi bu! Reyondan uzaklaşıp, kasaların bulunduğu yere doğru yürümeye başladı. Yol boyunca kolonlara yapıştırılmış aynı ilan, gözünün önünden geçti durdu. Çekilişte kazanan talihlilere dağıtılacak hediyeler arasında, video - kamera da vardı. Ne zamandır bir video - kamera almayı arzu ediyordu Zeynep. İlandaki video - kamera fotoğrafını görünce; “ Merve beş yaşına geldi ve hızla büyüyor, bir video - kameramız olup da bu yıllarını kayda alabilsek, ne iyi olurdu...” diye geçirdi yine aklından. Ama zorunlu öncelikler arasında, bir türlü kendine bir yer bulamamıştı şu video - kamera… Ne talih oyunlarına, ne de işini şansa bırakmaya inanırdı. Özel günler de dahil, piyango bileti aldığı sayılıydı. O güne kadar almış olduğu çok az sayıda bilet arasında, birkaç kez amortiyi yakalamış olması bile şanstı aslında. Adım başı, raflardaki çeşitli ürünlere yapıştırılmış PROMOSYON etiketlerinin sayısındaki artış da dikkatini çekmişti. “ Tüketimi körüklemekten ve ihtiyaç dışı alışverişi özendirmekten başka bir işe yaramayan, şunu alırsanız yanında bu da bedava formundaki pazarlama taktikleriyle ve bu tür kampanyaların yönlendirmesiyle alışveriş yapan kaç kişi vardır acaba? ” diye geçirdi aklından. Bu düşünceler içinde sırada beklerken, kasa kuyruğunda sıra kendisine gelmişti sonunda. Kasiyer kız; - Dokuz bin yüz yirmi lira tuttu efendim! deyince Zeynep, elindeki ticket koçanından, binlik kupürlerden yedi adet ve beş yüzlüklerden de beş adet yaprağı kopardı ve kasiyere uzattı. - Maalesef ticket üzerine nakit para iadesi yapamıyoruz, elimizde ticket üstü olarak verebileceğim düşük kupürlü bilet de yok. Eğer şu beşli paket halindeki Cadburry çikolatasını da alırsanız, verdiğiniz biletler bu alışverişinizi tam olarak karşılıyor olacak yada arzu ederseniz, yüz yirmi liralık küsuratı nakit olarak da ödeyebilirsiniz. Kasiyerin bu sözlerinin ardından Zeynep, elini para cüzdanına atıp yüz yirmi lira bulmaya çalıştı ancak iki adet on binlik dışında cüzdanında başka para yoktu. Kasiyere on bin lirayı uzattı. - Hanımefendi kasada da bozuğum kalmadı. Biraz bekleteceğim sizi. Ticket girişini de yaptım, şimdi geri alıp tüm meblağı nakit olarak tahsil etmem daha uzun sürer. Hay Allah! diyen kasiyerin yan kasaya doğru uzandığını gören Zeynep, saatine baktı. Öğle tatili neredeyse bitmek üzereydi. Bir anda karar değiştirip; - Pekâlâ, benim de zamanım kısıtlı zaten, hem kuyrukta bekleyenleri daha fazla bekletmeyelim, Cadburry çikolatasını da alıyorum. sözleriyle alışverişini süratle tamamlayıp, daha fazla zaman kaybetmeden marketten ayrılmayı seçmiş, hızlı adımlarla ofise doğru yürümeye koyulmuştu çoktan.
Akşam eve
geldiğinde Merve, boynuna sarılıp hemen ardından, o beklediği soruyu
yapıştırmıştı;
-
Dur
bakalım, hemen suratını astın yine. Sana bir şey getirmesem, beni kabul
etmeyecek misin yani? Hem her zaman bir şeyler getiremeyebilirim sana, hep bu
beklentide olman beni üzüyor, kendimi kötü hissediyorum. sözlerinin ardından Merve, tekrar boynuna sarılarak; - Aaaa, bu yumurta eteğinin altıda ne arıyor senin? Yoksa sen tavuk musun? sözlerinin ardından Merve, kahkahalar atarak yumurtayı elinden kapmıştı çoktan. Sonra birlikte mutfağa geçtiler ve Zeynep’in aldığı diğer gofret ve çikolataları, “ ıvır zıvır çekmecesi ” adını verdikleri Merve’ nin küçük mutfak çekmecesine yerleştirdiler. Kendi çocukluğunu hatırladı Zeynep, o da yemek yemeğe değil ama şeker çikolataya düşkündü. Onun da buna benzer bir " ıvır zıvır rafı " vardı… Cadburry çikolatalarını çekmeceye yerleştirirken, “ Ne tuhaf !...” diye düşündü, “ Bunları satın almaya hiç niyetim yoktu oysa…”. Beş adet farklı tipte çikolatanın bir arada paketlenmiş olduğu ambalajın içinden, üzerinde kampanya duyurusunun ve iletişim adres bilgilerinin olduğu küçük bir de broşür çıkmıştı. İçinden bir ses, bu çikolataların ambalaj kağıtlarını atmamasını ve bu adrese göndermesini fısıldar gibiydi. İç sesini, sezgilerinin sözünü dinlerdi hep Zeynep, bunun bir çeşit altıncı duyusu olduğuna inanırdı. Çoğu kez, beş duyunun bir biriyle etkileşiminden oluşan bir altıncı duyuydu bu. Sezgileri güçlüydü gerçekten, gözlemleriyle birleştiğinde olayları ve insanları, inanılmaz bir doğruluk ve gerçeklik içersinde analiz edebiliyor, kısıtlı bilgilerden çok doğru sonuçlar üretebiliyordu. Hatta bu özelliğini iyi bilip, kendisini iyi tanıyan biri bir gün şöyle demişti ona; “ Siz devlet katında diplomatik gözlemci olarak çalışıp, satır aralarını okuyan kişi olmalıydınız... ” - Pekâlâ dedi içinden, Bu renkli küçük ambalajları atmayıp, bu adrese postalayalım bakalım! Bu kararının ardından Merve’ ye; bu çikolataların kağıtlarını atmayıp, yedikten sonra çekmece içinde bırakmasını, bir işte kullanmak üzere kendisine gerekli olduğunu tembih etmeyi de unutmamıştı. Fakat şu aşamada, bu ambalaj kağıtlarının ne işe yarayacağını kimseye açıklamanın da bir anlamı yoktu. Aradan bir hafta geçmişti. O hafta sonu, yapmış olduğu haftalık mutfak alışverişinin ardından aldıklarını yerleştiriyordu dolaba. Bir iki gofret ve çikolatayı da Merve’nin ıvır zıvır çekmecesine yerleştirmek üzere çekmeceyi açtı. Üç tane ambalaj kağıdı duruyordu çekmecenin içinde, çikolatası yenip kağıdı oraya bırakılmış. “Evet ya! Tamam! Bunlar o çikolatalarının kağıtları, tamamen unutmuşum, bunların beş tanesini kampanya adresine gönderecektim ” diye geçirdi aklından. Çekmecenin içine şöyle bir baktı, iletişim adresinin yazılı olduğu o küçük broşür orada duruyordu ama diğer iki çikolatanın kendisi de kağıdı da yoktu. “ Her halde unutup atmış olmalı Merve ” diye düşündü. Hatırlayıp üç tanesini saklamış olması bile sorumluluk duygusu taşıdığının güzel bir göstergesiydi aslında. Gülümsedi içinden. Kendisi bu işi tamamen unutmakla bu kadarını bile yapamamıştı. İçindeki sese karşı mahcup olduğunu hisseti birden. O üç ambalaj kağıdını ve broşürü hemen alıp çantasının içine koydu, “Pazartesi günü ilk iş olarak şu markete uğrayıp, eksik o iki çikolatayı da almalı, beşinin birden kağıdını zarfa koyup şu adrese postalamalı ” diye geçirdi aklından. “ Marketin önünden geçerken aklıma gelir en azından, bu sefer unutmam! ” diye de kendi kendini rahatlattı. Marketten az önce dönmüştü ofise. Öğle tatilinin bitmesine daha on - on beş dakika vardı. “ Elimdeki torbaları da ofise getirmiş oldum nasılsa, şu zarfı hazırlayıp birkaç blok ötedeki postaneye bırakabilirim hemen ” diye düşündü masasında otururken. Beşe tamamlamak için aldığı o iki çikolatanın birisini kapıda oturan ayakkabı boyacısı çocuğa verdiğinde, nasıl da sevinmişti. Yiyip bitirdikten sonra çikolata kağıdını kendisine vermesini istediğinde; “ Abla ben atarım şuradaki çöp kutusuna, sen zahmet etme ” sözlerinin ardından, “ Hayır canım, sen bana ver, ben biriktiriyorum onları ” deyince, bir o kadar da şaşkın bir ifade oturmuştu suratına. Ardından ayakkabılarını boyatırken, “ Abla, ben böyle çikolata alabiliyor olsam, senin için biriktirirdim bu kağıtları ama… ” sözleri, bıçak gibi yüreğine saplanmıştı Zeynep’ in… Düşüncelerinden uzaklaşıp, çekmecesinden bir zarf çıkarttı, üzerine kampanya adresini yazdı, içine beş adet çikolata kağıdını koydu. Tam zarfı yapıştırıyordu ki; “ İçine gönderenin adını ve adres bilgilerini de yazmak gerek, doğru ya! ” diye düşünerek son anda vazgeçti zarfı kapatmaktan. Bunu Merve’ nin şansına göndermek geçti bir an içinden, küçük bir not kağıdı üzerine Merve’ nin adını soyadını ve kendi iş adresini, telefon numarasını yazdı. Bu küçük not kağıdını zarfın içine koymak üzereyken, “ İş yeri adresimi ve telefon numaralarımı verdim, buraya Merve’ nin adını yazmak olmaz şimdi, ya kendi adımı yazmalıyım yada Merve’ nin adıyla birlikte ev adresimizi ve ev telefonumuzu vermeliyim ” diye geçirdi aklından. Ev adresi ve telefonunu verme fikri birden hoşuna gitmedi, o küçük kağıdı yırtıp çöpe attı, yeni bir not kağıdına kendi adını, soyadını ve iş adresi, telefon bilgilerini yazdı yeni baştan. Zarfa koydu, zarfın arkasını sıkıca yapıştırdı ve postaya atmak üzere hızla ofisten çıktı. Aradan ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu, belki üç hafta geçmişti belki daha fazla. Bir gün ofiste masasının üzerinde bir mektup buldu Zeynep. Üzerinde kendi adı yazan bir mektuptu bu. Gönderici kısmında bir şey yazmıyordu. Merakla açtı mektubunu. Cadburry çikolatalarının Türkiye temsilcisi ithalatçı firmadan geliyordu mektup. Antetli kağıda daktilo harfleriyle yazılmış, kaşe üzeri de imzalanmıştı. Şöyle yazıyordu içinde; Sayın Zeynep Türkmen, Kampanyamıza katılmış olduğunuz için çok teşekkür ederiz. Yapılan çekilişte bir adet video - kamera kazanmış bulunuyorsunuz. Nüfus cüzdanınızla birlikte, on gün içersinde aşağıdaki adrese baş vurmanız durumunda, kazanmış olduğunuz armağanınız tarafınıza elden teslim edilecektir. Sağlıklı günlerde, keyifle kullanmanız dileklerimizle, Saygılarımızla, Firma adı, yetkili adı, teslimat adresi, telefon ve faks numarası bilgileriyle sona eriyordu mektup. Aşağılarda bir yerlerde matbu ve iyice küçük harflerle yazılı, bir de şöyle bir not vardı; " Kampanyamıza on sekiz yaşından küçükler katılamaz. Katılıp da kazanmaları halinde, teslimat sırasında on sekiz yaşından gün almış olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde, kendisine yada ailesine, söz konusu armağan teslim edilmez, çekilişte kazanan yedek talihli ile irtibata geçilir.... " |
Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmalarından: 27. hafta, 28.03.2005 - 03.04.2005 haftanın konusu: " İBen Ne Diyeyim Ki ?" üzerine...
:
Yeşim
ESEMEN,
İstanbul,
28 Mart 2005, 02:10