www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Nusret ZENCİRCİ

SEPETİN KAPAĞI

Aşağıdan seslendi annesi, “ hadi oğlum, dükkana git de gel erkenden ”. İlk defa tek başına yanında kimse olmadan dükkâna gidecek babasının dükkân sahibine tembihlediklerini alıp eve getirecekti sıska bacaklı oğlan. Çok keyiflenmiş pek büyük hissetmişti kendini o gün. Kalktı geceleri yatağı da olan bu divandan, kapıya çıktı. Kenarda duran beyaz lastik ayakkabılarını aldı, ayakkabının bağlarını ayağını sıkıp acıtmaması için çok çekmeden kopçalarını yavaşça sıkıştırdı, merdivenden aşağıya inmeye başladı. Kara taşlardan yapılı merdiven, akşam yakın olmasına, güneş de merdivenden gideli saatler olmasına karşın yaktı ayaklarını, ince lastik ayakkabılarının altından. Aşağıda sabırla bekliyordu annesi onu, merdivenin sıcağının ayaklarını yakacağını, bu nedenle yavaşça inebileceğini bildiğinden. Elinde sepetle tahta kapıya, o kapıdan çıkana kadar sepeti kendi taşıyarak, geldi annesi yanında. Tahta kapının insanlar için özel yapılmış yerden yüksek ona göre ise çok yüksek olan kısmından çıkıp zorla ayaklarını kapının dışında yere koyunca, sepeti aldı annesinin elinden. Nerede ise kendi boyunda olan sepet içi görünmeyecek kadar sık örgülü ve kapaklı idi. Geç kalmamak için hızla camiinin yanından geçip, sağında solunda her cins yiyecek satılan bakkalları, kebap kokuları yükselen lokantaları geçti. Babası ile gelip giderken gördüğü, kasaplar çarşısının tam karşısında yer alan dükkâna geldi, yüksek tezgahının önüne durdu. Dükkân sahibi başka müşterilere bakıyordu ama ona , o yüksek tezgahın üstünden azıcık yukarda kalan gözlerine bakıp, " bekle " der gibi yapıp başını çevirdi. Bu dükkânın yakınına daha önce hiç bu kadar gelmemişti, içerden gazocağını yakarken annesinin kullandığı o mavi suyun kokusuna benzer ama daha da ağır bir koku yayılıyor, bu yayılan kokuda iyice genzini yakıyordu. Ondan başka müşteri kalmayınca tezgahın önünde, dükkan sahibi sepeti elinden aldı, dükkanının gerisinde kocaman şişelerin olduğu rafın önüne giderek üstünde üzüm resmi olan bir şişeyi alıp sepete koydu, sıkıca kapağını kapattı. “ Kimselere gösterme içindekini ” diyerek dükkan sahibinin tembihleyip verdiği sepeti alarak geldiği yoldan, o ağır sepetle gidebileceği kadar çabuk bir hızla eve yürüyerek eve vardı. Pek keyifli idi eve vardığında, sokağa tek başına çıkabilecek kadar büyümüştü artık ne de olsa. Babası da pek keyifli idi o akşam. O şişedeki kırmızı sudan içtikçe daha da keyiflenmiş, annesi ile şakalaşmış, sonra da herkes neşe içinde yatmaya yatağına gitmişti. Sıska çocuk, çok keyifli, güzel rüyaları bol bir uyku çekti yatağında o gece, sabaha kadar. . Bir zamandır tek yattığı bu odada, her gece kendini korkutan, soba deliği ve ucunda takılı duran kısa soba borusu üzerine vuran ışıklar bile onu korkutamadı o gece.

 
Geçen sene gelmişlerdi bu sınır kasabasına babasının tayini dolayısıyla. Sabahtan akşama gittiği okuldan gelince, babası gelene kadar gittiği okulun önündeki boş alanda top oynuyordu. Top oynamaya gitmeden bazı günler, sepetini alıyor, bozuk taşlı yolları olan arka sokaklardan geçerek, kentin tek heykelinin olduğu geniş meydanının bir kenarına kimseler görmesin bilmesin diye saklanmış o dükkana gidiyordu. Dükkân sahibi onu görünce kapıda, sallanarak yerinden kalkıyor, sigara dumanından göz gözü görmeyen, alkol kokusundan genizlerin yandığı dükkanının raflarından, üzerinde Hitit yazan “ galonluk” şarabı alıp getirdiği sepetine yerleştiriyordu. Yine aynı yollardan geri dönerken, babasının “ az içende neden keyifli de çok içende neden huysuz olduğunu ” anlamaya çalışıyordu. Sepeti eve evde ya annesine teslim ediyor ya da sağlam bir yere bırakıyor, sonra fırlayıp top oynamaya gidiyordu. Yırtık topun peşinden koşarken her şeyi unutuyor, babası gelmeden evde oluyor, akşamları içmeye başlayınca, babasının bazen sertleşen bazen yumuşayan konuşmaları daha devam ederken o uyuyup kalıyordu. Bazı geceler neşeli oluyordu babası. O geceler o da kardeşleri de oturuyordu babasının annesinin yanında. Güzel eski günlerden, beklenen parlak günlerden anlatıyordu babası. Çok tatlı anlatırdı babası. Aynı olayı aynı konuyu defalarca anlatsa da her seferinde keyifle dinlenirdi anlattıkları babasının. Neşeli bu akşamlar, babasının sinirlenip sabahlara kadar evin içinde bağırarak dolandığı geceleri unutturuyor, neşeli gecelerin sabahlarında babasının neşeli halini bulmak umuduyla yataklar açılıyor, sessizce babalarına sinirlenecek bir neden vermeden uyunuyordu. En güzel geceler Ramazan ayının geceleri idi. O gecelerde babası içmez, o da okuldan sonra, sepetle o dükkana gitmezdi. Hoş gitse de dükkan kapalıydı. İftara az kala sinirden çıldırmış halde eve gelen babası iftar olur olmaz, orucunu açar, içtiği birkaç sigara ile sakinleşmiş olarak iftarını tamamlar, iki üç bardak çay içince de çıkıp gider, ancak sahurda gelirdi eve. Ramazanın bu içkisiz günleri ancak bayramın ikinci gününe dek sürerdi. Ramazan bitip bayramın ikinci günü de gelince, sepetle dükkana gidip gelmeler, gecelerin nasıl biteceği belli olmayan saatleri yeniden başlıyordu onun için. O büyümüş sepet de eskimişti artık. Sepete ihtiyaç da kalmamıştı zaten. “ Galonluk Hitit Şarabı ” nı bırakmış rakı içiyordu babası. O yine okuldan geliyor, artık her gün gittiği o meydandaki gizlenmiş dükkana gidiyor, gazete kağıtlarına iyice sarılmış “ küçük rakı ” şişesini alıp, kışsa ceketinin iç cebine, yazsa evden annesinin verdiği, rakı taşımak için özel yapılmış bir torbaya yerleştiriyor, arka yollardan eve geliyordu. Eve gidiş gelişlerde daha dikkatli idi artık. Babasının muzip bir arkadaşı geçenlerde, onu sıkıştırmış, koynunda ne taşıdığına zorla bakmış, sonra da gidip bunu babasına ortalık yerde takılma malzemesi yapmıştı. O akşam yediği dayak onu daha dikkatli davranmaya itmişti. Dükkandan dönerken bir yandan şişeyi düşürmemeye çalışıyor öte yandan girdiği her sokağın başından sonuna kadar tanıdık birinin gelip gelmediğini gözlüyordu. Rakılı günlerde, neşe ile başlasa da akşamlar artık hep kavga hep acı ile son buluyor, babası çağırıp bağırmadan bazen de evden birilerini dövmeden yatmıyordu.

 

Babasının yeni işi idi yine onları buraya bu sıcak sivrisineği bol kente getiren. İyi bir iş bulmuştu babası artık. İçki içende kızma nedenlerinden biri olan parasızlık ortadan kalktığına göre artık içmez babası diye düşünüyordu o. Doğruya artık para vardı, babasının sinirlerini bozacak bir şey yoktu. Ama yanılmıştı. Daha taşınıldığı günün ilk akşamı, evlerinin bulunduğu sokağın başındaki dükkândan bir “ büyük rakı ” aldırdı babası ona, “ büyük al da, her gün gidip gelme ” diyerek. Çok sürmedi her gün dükkâna rakı almaya gitmesi. İyi taraf artık uzaklara gitmiyordu rakı almak için, kötü taraf ise gece yarısı biten “ büyük rakının ” anında yakındaki bu dükkândan yenileniyor olmasıydı. Rakı yerini ara sıra viskiye bırakıyordu, damarları açıyor diye bazen de cine baş ağrısı yapmıyor diye. Değişmeyen ise, babası ne içerse içsin, hiçbir gece evde bağırma, çağırma ve kavganın eksik olmaması idi. Rakı cini cin viskiyi izliyor saatler haftalar bazen de aylar boyu süren kavgalar oluyordu evde. Dayanılır gibi değildi, her gün her gün o kavga sesleri arasında uyumak, annesinin çığlıklarını duymak sonra da kalkıp sabah okula gitmek. Ne yapabilirdi ki ? Babası içmeden onunla konuşsa, fayda ederdi belki. Okuldan geldiğinde annesine sordu. Umutla, belki yararı olur diye “ evet ” dedi annesi. O artık delikanlı olmuş, fakülteye başlamıştı, dinlerdi belki babası onu. Akşam servisten eve gelişine baktı babasının, sakin duruyordu, konuşulabilir diye düşündü. Bekledi
gelsin otursun, günün yorgunluğunu atsın da öyle konuşsun babası ile diye. Dinlenince baba, anne çıktı odadan, o başladı konuşmaya. Ses vermedi babası “ haklısın der ” gibi. “ tamam ” dedi “ azaltırım, dikkat ederim ”. Azalttı da. Ama sadece bir hafta sürdü bu azaltma. Konuşma fayda etmemişti. Başka ne yapabilirdi acaba? Şişesini dökse kırsa bağırsa çağırsa fayda eder miydi acaba? Bir gece, büyük rakı şişesi daha boşalmadan ikincisini almaya gittiğinde, dükkânın kapanmak üzere olduğunu görünce bu gece kırarsam sabaha kadar içemez nasılsa diye düşündü, alıp götürecek bu şişeyi ama evde kıracaktı.
Kırdı da. Sabaha kadar durmadı babası da, babasının kavgası da. Ama olsundu, değmişti o gece, oh olsun, daha fazla içememişti ya babası. Artık  “ içki al ” demiyordu babası ona, kendi alıp getiriyor, bir yerlere saklıyor, her zaman da bir yedek şişe bulunduruyordu evde. Ne yapmalı idi, ne? Belli etmeden ona buna danıştı, “ doktor ” dedi biri “ ama baban istemeli, yoksa yararı olmaz ”. Konuşmalıydı babası ile konuştu da. “ Ben hasta değilim ” diye kükredi “ ara sıra biraz fazla içiyorum, o kadar ” diye kükredi babası, doktor işi de yatmıştı. Birileri “ boş ver, artık alış bu duruma ” demişti bir ara. Boş vermeye başladı akşamları eve geç gelerek, gündüzleri hiç evde olmayarak. Ama evdekilerin, anasının evden akşamları çıkamayan bacılarının boş verme şansı, onun kadar yoktu. Hoş o da kaçamıyordu akşamları geç de gelse eve ya. Kendine de çok kızıyordu bazen, “ keşke o sepetle ilk şarap almaya gittiği gün gidemeseydi, sepetin o kapağını hiç kapamasaydı, alıp gelemeseydi o şarabı ” diye.

 

Babası doktora gitmiyorsa, doktorun ilacı eve gelebilirdi. Annesi akraba bir eczaneden içkiden nefret ettirecek bir ilâç aldı, yemeklerine içkisine katmaya başladı. Umutla bekleniyordu içkiden uzaklaşması içememesi. İçince rahatsız oluyor, az içiyor ama yine de içiyor, sinirleniyor, kavgaya devam ediyordu. Geçen uzun, yemeğine içkisine ilâç katılan günlerin sonunda eczacı tanıdık uyardı, “ daha fazlası zararlı olur, felç eder öldürür ” diye. “ İçerse içsin ” dedi annesi yemeklere ilâç katmayı da keserek, “ ne yapalım, başımız da olsunda içsin ”. İlâç da fayda edememişti. Babasının içkiyi bırakmasına adaklar adayarak geçti gitti, artık günler. Adak adamadan başka çare de kalmamıştı zaten. Babası içkiyi azalttı bir gün. Doktor yasaklamıştı, içince ölecek gibi oluyordu, içmek istese de içemiyordu. Ara sıra çok dayanamayınca, o da gizli olarak bir küçük şişe rakı içiyor, ardından da en az bir hafta hasta yatıyordu.

Ve bir gün, gizlice almış olduğu küçük rakı şişesi daha yarılanmamışken içkiyi bıraktı babası. Babasının kardeşleri, bacıları, annesinin kardeşleri bacıları, onun tüm kuzenleri babasının içkiyi bıraktığı gün, onlara geldiler. Ne zamandır görmedikleri ne kadar akraba varsa hepsi ama hepsi gelmişti. Evin içinde adım atacak yer yoktu. Gelenler ellerinde yemekleri ile gelmiş, evin önü gelenlerin arabaları ile dolmuştu. Salonun ortasında uzanmış babasına, baş köşede oturan annesine bakarak gelenler, geçip bulduğu yere oturuyor, evdekilerin başları ile dedikleri “ hoş geldin ” lere onlar da başlarıyla “ hoş bulduk ” diyorlardı. Hep beraber kalktılar, çıktılar evlerinden, babası omuzlarında. İçkiyi bırakınca omuzlara alınmayı hak etmişti artık. Bir zaman omuzlarından indirmediler babasını, yorulan yerini başkasına terk ederek. Sonra, hep içki içerken sevdiği serin ağaçlıklı bir yerde indirdiler babasını omuzlarından, eski anlarını eski günlerini anımsayıp mutlu olsun diye. Mezarlıktan yine hep birlikte döndüler. Ama omuzlarında babası yoktu. O serin ağaçlı yerde eski güzel günlerini düşleyerek dinlenecekti biraz.

İçki babasını bırakmıştı sonunda, babası içkiyi bırakamasa da...

:  Nusret ZENCİRCİ, Ankara, 13.09.2002                                                                                                       Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt