www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Yeşim ESEMEN
Sevgili SiZedebiyat dostlarım,
Anı Çekmecesi’ne mi yoksa Öykü Bulvarı’na mı daha yakın durur bu öyküm?.. kestiremedim.. Benimkisi bir çeşit anılı öykü:
Çocukluğumda beni çok etkileyen bir insan, bir portre bu öykünün ana karakteri. Hatta hayata, insanlara bakışımı, olaylar karşısında duruşumu kendi kendime sorgulamama, soru işaretlerini, önce sessiz, sonra sesli cümlelerin peşine sıkça getirmeme neden olan bir insan… Hayır!.. ne annem, ne babam ne de ailemden birisi O. Dost, arkadaş ya da bir sevgili de değil!.. Hem tanıdık, hem yabancı..ve sıradan bir insan ama, bir o kadar da sıra dışı… Onu çocuk gözüyle anlattım ancak bir yandan da, o dönemde farkında olmadığım, sonradan öğrendiğim olayları ve ayrıntıları yazdım. Zaman zaman, bugünkü duruşum ve bakışımla çocuk gözlerimin içine girdim, arkasına geçtim ve O’na, o döneme tekrar baktım.. İşte bu yüzden benimkisi, hatırladıklarıma öğrendiklerimi de kattığım, çocuk dünyamdaki izlerin üzerine, araştırdıklarımı eklemlediğim bir çeşit anılı öykü.. Bir olay, bir mekan, bir renk, bir koku, yaşamımızda tekrar karşımıza çıkan bir insan, belki bir tesadüf, belki bilinçli bir seçim “hatırlamak” denilen olguyu tetikliyor ve aradan çok uzun yıllar da geçse, anılarımız canlanıyor. O zaman dilimini, bugünkü duygu ve düşüncelerimizle birlikte anımsıyoruz. Ve, geriye doğru anlaşılan hayatları, ileriye doğru yaşamaya devam ediyoruz…
Kalın sağlıcakla,
ŞOFÖR MELEK
|
Sarışın bir kadındı. Doğal sarışın mıydı yoksa boyalı mıydı saçları? Kaşları ve kirpikleri de sarı mıydı örneğin? Hatırlamıyorum. Bu ayrıntıyı önemsememiş ya da ıskalamış olmalı çocuk gözlerimin mercekleri, deklanşöre basmadan az önce… Belleğime kayıtlı onlarca fotoğraf karesinden birinde; kısa ense tıraşlı, hiç ayrıksız geriye doğru sıkıca taranmış sarı saçlı bir kadın çehresi var. Sık dişli bir tarak geçmiş olmalı, kaygan ve yarı ıslak görünümlü bu gür saçların arasından… Bu ıslak ve kaygan görünümü veren, briyantin olsa gerek. Altmışlı yılların sonları, yetmişlerin başlarında çekilmiş bir fotoğraf bu… Kadın saçının henüz ‘jöle’ ile tanışmadığı yıllar… Hatta briyantinin bile, ‘ unisex ’ bir kimliğe büründüğünü söylemek için henüz erken… O yıllarda, eril çağrışım uyandıran bir sözcük ‘ briyantin ’… Yine de, ne sık dişli tarağın yol izlerinin ne de briyantinin koyultamadığı sarının aydınlığı parlıyor saçlarında. Esmer yüzünde yer yer konumlanmış derin ve keskin çizgiler, boynuna doğru kıvrımlaşan ince birer kat yeri oluşturuyor sanki.. Hemen bitiminden gür saçların başladığı dar alnında, hiç cımbız değmemiş iki kaş arasında, göz çevresinde, ağız kenarlarında, dudak kıvrımlarında derinleşen bu yol izlerini sürerek, yaşanmışlık haritasını çizebileceğine dair bir hisse kapılıyor insan…
Bir başka fotoğraf karesi, birkaç ayrıntı daha ekliyor bu resmin üzerine. Sol elinin baş ve işaret parmakları arasında ezercesine tuttuğu neredeyse dibine kadar içilmiş sigarasını dudaklarına götürüyor. Çektiği bu nefesle yanakları, biraz daha içine gömülüyor.. Savurduğu dumanın arasından yüzüne bakıyor çocuk gözlerim, olanca merakıyla.. İçine dolan dumanı dışarıya üflerken, yanakları şişer mi acaba? Hayır...avurtları hala çökük. Duman yanaklarını, yanakları elmacık kemiklerinin üzerini dolduramıyor…
Şoför Melek, çevremde görmeye alışageldiğim kadınlara benzemiyordu. Üç dört katlı apartmanların yavaş yavaş on katlılarla komşu olmaya, kimi semtlerdeki yerleşimlerin site kavramıyla tanışmaya başladığı yetmişli yılların başlarının İstanbul’unda, oturduğumuz mahallede, yakın çevremde gördüğüm kadınlara hiç benzemiyordu. Yürüyüşü, duruşu, oturuşu kalkışı, giyimi saçı başı, elleri tırnakları, bakışları, sesi konuşması, mesleği, hatta sigarayı tutuşu bile farklıydı. Ne anneme, teyzeme, anneanneme, ne komşu teyzelere, ne kuafördeki manikürcüye, ne babamın iş yerindeki sekretere, ne de okuldaki öğretmenlerime benziyordu… Hayat Bilgisi kitabından başlayarak öğrene geldiğimiz ‘ kadın ’ figürüyle hiç, ama hiç örtüşmüyordu… Onunla ilgili her bir ayrıntıyı adeta zihnime kazımış olmam da, bu yüzdendi sanırım. Herkesin oturduğu kalabalık bir salonun tam ortasında ayakta duran biri ya da, siyah beyaz fotoğrafların asılı olduğu bir sergide duvardaki renkli tek fotoğraf karesi nasıl dikkat çeker, ilgi odağı oluverirse birden, işte şoför Melek de öylesine tetikliyordu gözlemleme dürtümü.. Üzerinde, o yıllarda adı henüz ‘jean’ olmamış bir kot pantolon, bir gömlek yada dik yakalı bir kazak ve iyice aşınmış siyah meşin bir ceket, ayaklarında düz mokasen bir çift ayakkabı olurdu. Hızlı ve uzun adımlarla, dimdik yürürdü arabasına doğru. Orta boylu, ne zayıf ne de şişman, normal kiloluydu. Kırklı yaşların ikinci yarısında yol alıyor olmalıydı.. Belki daha genç… Ama o zamanlar, gözüme uzun ve daha yaşlı görünmesi, çocuk duruşu ve bakışının göreceli aritmetiğinin bir sonucuydu herhalde… Sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk için, yirmili yaşlar abla ağabey, Otuzlu yaşlar teyze amca sınırıydı ne de olsa… Kırkından sonra ise olsa olsa ‘ hanım teyze ’, ‘ bey amca ’ olunurdu ve evde oturulurdu ancak… Sarı - siyah damalı bir şeritle çevrelenmiş, kaportası astar boya ile yer yer yamalı, kirli gri eski görünümlü, sanırım “ Dodge ” marka, bir arabası vardı. Hansel ve Gratel masalındaki pastadan evin üzerindeki tüm yiyeceklerin boyutları ölçüsünde büyütülmüş yuvarlak ve ince bir simidi andıran direksiyonuna geçer, camını sonuna kadar aşağıya indirdiği sol kapı penceresine kolunu dayardı. Sigarasını parmaklarının ucunda ezer gibi tutan eli ve dirseğine kadar kolu, pencerenin dışında kalırdı, yaz kış… Kaba, sert ve nasırlı bir görünümü vardı ellerinin, uçları sararmış parmaklarının ve sanki, ojeyle hiç tanışmamış gibiydi kısa tırnakları… Arabasının üstüne çıkan çocukları kovalarken duymuştum ilk kez sesini. Bakışları da, sigaradan tarazlanmış sesi gibi kısık ve sertti…
Dolmuş şoförlüğü yapıyordu, Şoför Melek. Mahalledeki küçük büyük, genç yaşlı herkes, ‘ Şoför Melek ’ derdi, ondan söz ederken. “ Şo - för - Me - lek, Şo - för - Me - lek ” şeklinde, yüksek sesli ve tempolu bir heceleme tutturup arabasının peşine takılırlardı bazen çocuklar. Arabasının tamponunu yakalamaya çalışır, kahkahalar atarlardı. Bu minik eylemlerinde, alaycı bir tavır ve farklı olanı hor gören bir acımasızlık vardı sanki... ‘ Abla ’, ‘ teyze ’ yada ‘ hanım ’ sözcüğünü eklemezdi kimse, ne isminin ne de lakabının peşine. ‘ Kadın ’ cinsiyetini çağrıştıracak bir sıfatı yakıştıramadıkları için mi yoksa, şoförlük mesleğini kadın kimliğiyle örtüştüremediklerinden mi bilinmez, sadece ‘ Şoför Melek’ ti onun adı… Şoför sıfatının gerisinde duran ismi “ Melek ” olmasa, cinsiyetine dair bir hissiyat yakalamak bile mümkün olmayacaktı nerdeyse… Mahallenin yazılmamış kuralları vardı sanki, kadın ve erkek rolleri üzerine… Ama Şoför Melek, kendisine biçilen kadın rolünü taşımıyordu üzerinde. Ezberlere kafa tutuyordu O... Standart dışıydı, sıra dışıydı, marjinaldi.. Aynı ezberleri tekrarlayan, tek tip görüntü veren, aynı düşünüp aynı konuşan, birbirine benzeyen ‘ diğerleri ’ arasında o, ‘ öteki ’ idi…
Bir başka fotoğraf canlanıyor, derinlerde bir yerlerden. Sokak çocukluğunu doyasıya yaşadığım yaz günlerinden biri.. Site içinde, evimizin önündeki çıkmaz sokakta oynuyorum. O gün Şoför Melek’i ilk kez bir bebek pusetini iterken görüyorum. İçinde 2 – 2,5 yaşlarında, mavi boncuk gözlü, lüle lüle saçlı, bembeyaz pamuk tenli bir kız çocuğu ayaklarını sarkıtmış oturuyor. Oyuncak bebek gibi ama sahici… Damalı dolmuş-taksi az ilerde park etmiş duruyor. O gün işe çıkmamış. O dolmuşun şoförü, o gün minik bir kız çocuğunu bebek arabası içinde gezdiriyor, üzerinde yine kot pantolon ve bir gömlek. Minik kız oturduğu yerde ayaklarını sallayıp, huysuzlanmakta. Geriye doğru dönmeye çalışıyor. Bağlı olduğu emniyet kemerini çekiştirirken, bir şeyler söylemeye çalışır gibi bir hali var sanki. Şoför Melek, puseti durduruyor. Minik kızın tam karşısına geçiyor ve dizlerini büküp ona doğru eğiliyor, saçlarını okşuyor. “ Annecim parka, oraya ” diyen incecik bir ses duyuluyor derinlerden.. Ucunda minik parmaklar gözüken küçük bir el ve boğum boğum bir kol, geriye doğru bir yönü işaret ediyor. Gözlerim bu sesli ve hareketli resme kilitlenip kalıyor… Şaşırıyorum, hem de çok şaşırıyorum.. Şaşkın, biraz ürkek, kendimi bebek arabasına doğru yaklaşırken buluyorum ve en çok da, oyuncak bebek gibi duran, mavi gözlü o sevimli küçüğü kucağıma alıp, biraz sevmek arzusuyla dolu…
Neydi o şaşkınlığımın sebebi? Şoför Melek’ in hem damalı dolmuşunu hem de bebek arabasını sürüyor olması mıydı?... Yaşlı dolmuş şoförünün ilk kez tanık olduğum “ anne ” yüzü müydü?... Sert bakışlı, boğuk sesli, erkek görünümlü birinin, karşılaştığım sevecen yüzü ve “ anne ” kimliği miydi beni şaşırtan? Sanırım evet.. Tüm soruların yanıtı ‘ Evet ’ e çıkıyordu.. Aklım karışmıştı çünkü; kabul etmekte zorlandığım ‘ kadın dolmuş şoförü ’ kalıbını da sollayan “ anne dolmuş şoförü ”, o güne kadar öğrenegeldiklerimi ezip geçmişti… O artık ‘ Şoför Melek ’ değildi benim için, bir ‘ Anne ’ idi. Şoför sıfatının önüne geçen ‘ anne ’ kimliğiyle, ‘ kadın ’ cinsiyetini en azından benim zihnimde tescil etmişti… Bununla da kalmayıp, kadının rolüne ve görünüşüne dair ezberlerimin arasına bir soru işareti parantezi açmayı da becermişti… Bu soru işaretinin, sesli cümlelerin peşine sıkça yerleşmeye başlaması, sanırım bundan sonraki günlere denk geliyordu… - Anne sen neden çalışmıyorsun? - Baba, kadınlar neden polis ya da asker olmuyor? - Öğretmenim, bizim okulda öğretmenlerin neredeyse hepsi kadın ama okul müdürü erkek, okul müdürü nasıl seçiliyor? - Anne Şoför Melek’ i de bize çaya davet edelim mi? - ……. - …….. Sorularıma aldığım kimi yanıtlara, “ ama Şoför Melek…. ” diye başlayan cümleler kurarak karşılık verdiğime bakılırsa, bu yanıtlar, ezberlerimin içinde açılan o soru işareti parantezini ortadan kaldırmıyor, hatta yerini daha da sağlamlaştırıyordu…
Ve bir fotoğraf karesi daha, geçmişin içinden çıkıp canlanıyor.. Şoför Melek’ in evindeyim. Mavi gözlü, oyuncak bebeğe benzeyen o minik kız, Betül.. kucağımda. Onunla oynuyorum. Mavi gülüşüyle incecik kahkahalar atıyor… Bir başka resim.. Betül’ü, bebek arabasında site içinde gezdiriyorum. Bir diğeri.. Betül büyümüş okula gidiyor..
Fotoğraflar, fotoğraflar… Gözümde canlanan bir sürü eski anı.. ‘ Sarı’ nın yerini ‘ Mavi’ ye bırakan fotoğraflar… zihnimde akarken, bana doğru yaklaşan ve yüzümde dolaşan mavi bakışları hissediyorum... Üzerinde beyaz hemşire üniformasıyla çok hoş bir hanım var tam karşımda. İçinde röntgen filmlerimin ve raporlarımın olduğu beyaz bir zarfı elinde tutuyor. Bakışları, zarfın üzerinde yazan ismim ve yüzüm arasında kısa bir yolculuk yapıyor ve tam gözlerimde duruyor… Yıllar; insanın sesini, fiziğini, hayata bakışını, soyadını, alışkanlıklarını ve birçok şeyini değiştirebiliyor belki ama değiştiremediği bir şey var ki, o da sevgiyi taşıyan gözler ve bakışlar… Sanırım O da aynı şeyi düşünüyor.. Kendinden emin, gülümseyen ve sıcak bir ses; - Beni hatırladınız mı? Ben Betül, Petrol Sitesi’nden. Adınızı zarfın üzerinde görünce daha fazla emin oldum. Evet sizsiniz. Yüzünüz, gözlerinizdeki ifade, bana yıllar öncesinden bakar gibi… Kucaklaşıyoruz.. Birbirimize bakıp bakıp, tekrar kucaklaşıyoruz.. - Şoför Melek...? diyecek oluyorum.
- Anneannemi kaybettim…beş sene oldu…
Gözleri doluyor, sesi titriyor. Şoför Melek, geçmişin içinden çıkıp, nerdeyse otuz yıl sonra beni bir kez daha şaşkınlığa sürüklüyor.. Şaşkınlık, takdir, sevinç, acı, hüzün.. duygularım birbirine dolanıyor... Çocukluğumun İstanbul’ unda tanıdığım o dolmuş şoförünün, sadece bir “ anne ” değil, aynı zamanda bir “ anneanne ” olduğunu öğreniyorum… Karşımda duran Betül’ ü, o yıllarda dolmuş / taksi şoförlüğü yapan bir anneannenin, büyütüp, okutup yetiştirdiğini ve mavi gözlü o minik kızın, bugün bir hemşire olduğunu öğreniyorum… Ve..Şoför Melek’ in artık yaşamadığını... Oysa anılarımda nasıl da canlı...
- …. Siz Petrol sitesinden taşındıktan sonra……………
1960’ ların sonu, 1970’ li yılların başlarının İstanbul’ unda, bir kadın için zor bir hayat olsa gerekti Şoför Melek’ in yaşadığı. Standart sapması yüksek, çan eğrisinin ucunda bir hayat… Tarzıyla, görünümüyle, duruşuyla, nasıl da farklıydı O.. Farklı olmayı belki o seçti, belki de yaşam koşulları onu zorladı.. Öyle ya da böyle, farklı olanla bir arada yaşamaya ılımlı bakmaktan söz etmenin pek de kolay olmadığı bir toplumda yaşamak.. genetik kodlarındaki yazılım, ortalamadan sapmalara hoşgörü ile yaklaşmaya programlanmamış bir toplumda, kendi yolunda yürümek…çetin ve zahmetli bir yolculuk olmalı… Düşüncesi bile, otuz yıl sonra bugün de zor geliyor… Demek O, yolculuğunu tamamladı… : : - Sahi, kolunuza ne oldu? Bir kaza mı? Nasıl oldu?
Zihnime bir anda akın etmesini engelleyemediğim, Şoför Melek ekseninde yoğunlaşan düşüncelerden, Betül’ ün sorusuyla uzaklaşıyorum. Elim, askıda duran sol koluma gidiyor.
-
Evet bir kaza.. hem de tuhaf ve sıra dışı bir kaza.. Hay
Allah! ne çok şey var konuşacağımız.. geçen tüm o yıllarda, bıraktığımız
yerden alıp bugüne taşıyacağımız ne çok şey...
-
Bakın ne diyeceğim; Bir kahve içimi zamanınız var mı?
-
Tabii var! Hiç olmaz olur mu?
En azından bir özetle başlayabiliriz şu taşımacılığa, neden olmasın?
-
Tamam öyleyse!, siz kafeteryaya doğru yürüyedurun, ben
yukarıda olacağımı haber verip, size katılayım. Betül; süratle eriyen zamanın içinde tam da dostluk kıvamında yakaladığımız bu taze dilimin, her lokmasının lezzetine varma telaşındaymışçasına, hızla uzaklaşıyor… Ve ben; seneler önce bıraktığımız yerden başlamak üzere kafeteryaya doğru yürümeye koyulurken, bu iki kadını düşünüyorum; 1960’ lı, 1970’ li yıllarda bir dolmuş şoförü.. ve 2000’ li yıllarda bir hemşire.. Evet, ne çok şey var konuşacağımız.. geçen tüm o yıllarda, bıraktığımız yerden alıp bugüne taşıyacağımız ne çok şey... |