www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Hale Eroğlu OKURER

KADIN ve AĞAÇ

29 Kasım 1950 tarihli Zafer gazetesinde yayınlanmıştır.

Kadın mütemadiyen okuyordu. Aynı kitap defalarca okunmaktan paramparça olmuştu. Fakat bu kitap kadına doyulmaz bir zevk veriyordu. Zaman zaman içindekileri pek güzel anlayabiliyor, mazideki hatıralarını renksiz bir tablo gibi seyredebiliyordu. 

Bugün içinde bir sıkıntı vardı. Bir elinde kitap, diğer eliyle cama vurdu. Camın kırık ucu bu darbeyle titredi. Neden parmaklarını bu ince cam üzerine vuruyordu? Birini mi çağırmak istiyordu? Gördüğü herhangi bir şeye orada olduğunu mu fark ettirmeğe çalışıyordu? 

Sıkıntısı biraz da havadan olmalı. Bulutlar alçalmış, neredeyse damlara çöküverecekler. Arada bir yağmur atıştırıyor ve işte şuracıktaki o kalın gövdeli ağacı esmerleştiriyor. Bu ağaç sokağın tek ağacıdır. 

Bir zamanlar gençti ama, sonra o da bu sokağın evde kalan kızları gibi yaşlandı. Şimdi biçimi biraz bozuk, başı yana eğik, elleri ayakları buruşuk. Sesi gençliğindeki gibi neşeyle dolu değildi. Hem artık dalları altında randevu verenlere dikkat etmiyordu bile. Bu işi o kadar kanıksamıştı ki... Vaktiyle bu sokakta kendi yaşında gençler pek çoktu. Hepsi de güzeldiler. Sarışınları, esmerleri, kumralları, neleri yoktu ki... Hey gidi günler hey diye esen rüzgara kendini bırakarak ürperdi. Kadın titreyen ağaca bakıyordu. Heyecanlı gözüküyordu. Ateş gibi kavrulan dudakları içeri kıvrılmış, iri gözleri parlamış, hatta yüzünde pek nadir görülen bir tebessüm dalgalanmıştı. Kendi kendine mırıldanıyordu. Belli belirsiz işitilen bu seslerde bir mazi vardı.  

Fakat bu mazi elindeki kitabın sayfalarında ezberlenen kelimelerle naklediliyordu. Birdenbire öfkelendi. Evet, niçin dönmeli, niçin dönmeliydi bu küflü senelere! Her şey aynı, ev, sokak, ağaç hepsi eski yerlerinde. 

Kadın kendini pencerenin yanındaki koltuğa attı. Elini tuhaf bir işaretle oynattı. Gözlerini kapadı. Bir müddet baygın bir halde uzanıp kaldı. Odaya kararan hava ile birlikte bir siyahlık çöktü. Renkler korkunçlaştılar. Bir kapı şiddetle kapandı. Duvarın köşesinde ördüğü kocaman ağını bitirmeye uğraşan zayıf örümceğin hareketinden başka bir hareket olmadı. 

Yağmur hızını arttırdı. Ağacın kollarından sular oluklaştı. Yaşlı gözleriyle evin demirli ölgün pencerelerine doğru başını uzattı. 

Kadına ben de senin gibiyim, sana benziyorum diye dert yanmak istedi, istedi ama öteki duymadı. Çatırdayan sesiyle kadın için acı duydu. Ne güzel kızdın dedi. Yağmurdan boğulan bir sesle sözde güldü. Sonra elini karnına doğru götürüp derin yaralarını işaret etti. Gösterdiği yerlerden yağmur suları sızarak ayaklarının dibine kayıyorlardı. Bunlar bir zamanlar ufak bir çakı ile onun karnında açılan iki ayrı ismin baş harfleriydi. Ağaç o gün duyduğu bıçak yarasını yeniden duyar gibi oldu. Sonra iki gencin o günkü neşelerini düşündü. Acısına rağmen böyle mesut bir çiftin hatıralarını gövdesine gömmelerinden duyduğu gururu da asla unutamazdı. Ne yazık ki hiç bir şey ağacın düşündüğü gibi olmamıştı. Gençlerin macerası kısa sürmüştü. Birden çatırdadı. Neden dedi, neden siz insanlar böylesiniz? Neden daima yekdiğerinizi küçücük beyinlerinizle aldatmayı düşünürsünüz? Şimdi şu evde mesut bir yuva kurulamaz mı idi? 

Adeta korkarak yeniden yıkık duvarlar arasındaki eve baktı. Cama dayalı başı yine orada buldu. Fakat onun seneden seneye çöktüğüne, bozulduğuna inanmak istemedi. Birden gözlerinde sarı saçlı, pırıl pırıl tenli, ışıl ışıl gözlü kızın hayali belirdi. Yürürken saçları ahenkle omuzlarında nasıl da salınırdı. Ya o mavi elbise öylesine yaraşırdı ki... Ağaç bu sayfayı döndürdü.

Bir su arabasının sesiyle öbür tarafa kıvrıldı.  Kadın hala pencere önündeydi. Hep böyle ayak üstünde saatlerce ağaca bakar, bir şeyler fısıldar, bir şey beklerdi. Çok defa hareketsiz durmasından ayakları uyuşur, üzerlerine basamazdı. Bir kahkaha attı, memnundu. Şimdi şu karşıki beli bükük ağaç baştanbaşa onların hatıralarıyla doluydu. Sevgilisi, o hazır olup da çıkıncaya kadar ağaç altında az mı sabırsızlanırdı. Bir sigara yakar, o biter, öbürünü yakardı. Hele geceleri ıslığına bütün komşu kızları bayılırdı. En güzel şarkıları pürüzsüz çalar, gece vedaını bir serenatla kapardı. Bunlar şu sırılsıklam ıslanan ağacın dibinde olup biterdi. Kadın içini çekti, sonra gülümsedi. Hani sen de o zaman ince vücudunla pek zariftin dedi. 

Ağaç bu sözleri duymuş gibi biraz öfkeyle ses verdi. Sonra mütevekkil bir insan haliyle başını önüne eğdi, daldı. Hiç bir şeyde tat yoktu. Hani o kukla oynayan pis çocuklar. Ne olmuştu onlara? Bu sokak neden böyle yaşlı, hastalıklı kimselerin yatağı olmuştu? Hani o bacalara zevkle yuvalarını oturtan leylekler, onlar bile bu sokaktan başka mahallelere taşınmışlardı. Hani o sabah kahvesine, çeşme başına neş’ eyle gidip gelen genç hanımlar... Onlardan ve çocuklarından  doğan gürültü. Gençliğinde o bu gürültüden zevk alır, hatta böyle bir sokak ağzında ağaç olmakla gururlanırdı. Şimdi ihtiyarladı. Gurur kim, o kim! Her şey gençlikte. O yaşta; gurur, izzetinefs, gençlik hürriyeti, kuvvet, kudret ne büyük kelimelerdir. İnsan yaşlandı mı hepsinin birer sıfat olduğunu anlayıverir. Hayatta öyle şeylerle karşılaştı, o gururu izzetinefsi için öyle mücadele etti ki, sonunda ne oldu sanki! 

Bunları düşünürken yağmurla karışık bir rüzgar ortalıkta ne var ne yoksa temizliyor. Bir teneke parçası, oradan buradan esen deli rüzgârın önünde şaşkın, zıplaya zıplaya yuvarlanıp gidiyor. Ağacın bakır renkli yaprakları iniltiyle kopuyor, savrulup uçuyor. Rüzgar şiddetini arttırdı. İhtiyar ağaç böyle havalara pek fazla tahammül edemiyordu. Buna rağmen kış tehlikesiz geçti. İlkbahar bereketli yağmurlarıyla gözüktü.  

Ağaç hatıralarıyla ömrünü tamamlarken pencerede kadını göremez oldu.

Bir gün ağacın yıpranmış vücudunu sıyırarak sokağa bir otomobil saptı. Kadının kapısı önünde durdu. Bir adam dışarı fırladı. Telaşla çıngırağı çekti. Kapı açıldı. Sonra bir kadın kahkahası duyuldu. Ağaç şimdi o evin içinde bitmiş olmayı öyle arzuluyordu ki!... Pek fena meraklandı. Sonra bu yaşta bu halini gülünç buldu; tıpkı yaşını başını alıp, çoluk çocuk sahibi olmuş bir adamın, genç bir aile reisini seyretmesi kadar. Kapı yeniden açıldı. Adam ağır, bezgin adımlarla dönüyordu. Az sonra dalları altına yaklaştı. Ağaç, o vakit gençliğinde hayranı olduğu güzel kızın sevgilisini tanıdı. 

Onu yakalayıp konuşmak istedi. Adamın şakaklarından saçlarının ağardığını anladı. Ağaç, kulakları eski hassasiyetini kaybettiği için ancak şu kadarını işitti: “ En nihayet çıldırmış... ”  Bu sesi günlerce kulaklarından silemedi. Artık bu sokaktan nefret ediyordu. 

Bu hadiseden sonra pek fazla gün geçmedi. Tatlı bahar yağmurları aralıksız yağmaya başladı. Fakat ağaç bu bereketten hoşlanmıyordu. Bir zamanlar bahar gelirken vücudunda hafif hafif ürpermeler duyardı. Halbuki şimdi eskiyen gövdesi bu coşkun yağmurlarla harap oluyordu. 

Yine bir gün, fırtınalı, biçimsiz mi biçimsiz bir bahar gününde bulutlar alçalıverdiler. Şimşek bütün kiniyle çaktı. Gök derinden derine gürledi. Dolu yağdı ve nihayet bir yıldırım düştü. Bütün mahalleli bu mağrur ağacın, kalp sektesinden giden bir adam gibi, boylu boyunca sokakta uzandığını gördüler.

    

 Not: Metnin doğal haline dokunulmamıştır. Yapıt olduğu gibi, düzeltme işlemi görmeden sayfasına yerleştirilmiştir. Bazı kelimelerin 1950 yılındaki söylenişi, yazılışı aynen muhafaza edilmiştir. " neş’ eyle..., izzetinefs.., " gibi...

       :  Hale Eroğlu OKURER, Ankara, 1950                                                                                                                          Diğer Bir Öykü için

                             

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt