www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Alper TURNA

DÜŞ BOZUMU

Kırıktı ayna. Kenarları çatlak, etrafı pul pul dökülüp kararmış, üstündeki toz, beton artıkları, kurumuş tıraş köpüğü ve  sabun lekeleri, sıkılmış sivilcelerin kuruyan irinleri, bulanıklaştırmıştı içindeki görüntüyü, tam seçilemiyordu yüzü; “ silikti ”
Sicim gibi akan musluğun altında tuttu bir süre ellerini İshak, avuçlarını suyla doldurdu. Musluğu açmak güne başlamak demek; istemiyordu. Neyi istemişti ki hayatında? Doğmayı, inşaatlarda çalışmayı, sıva yapmayı, harç karmayı! Ellerindeki suyu aynanın üstünden akıtıp, gözyaşı gibi aşağıya doğru patikalar çizen su damlalarıyla kirli aynayı ovdu çıkan sese aldırmaksızın. Aynanın temizlenen tarafından, arkasındaki beton direklerin arasına gerilmiş tellerin üstünde dün akşamüstü serdiği hayatına ilişti gözleri. Dizleri yamalı, paçası yırtık, ağı dikiş tutmayan, her tarafı boya badana lekeleriyle kaplı lacivert kot pantolonu, rengi atmış beyaz külotu, yaz kış giydiği tüyleri vücudunu kaşındıran yünlü  fanilası, koltuk altları
yırtık, harç bulaşan yerleri  kaskatı, - giyince beton artıkları dökülüyorlar - yakası kayış gibi olmuş çizgili  yeşil gömleğine baktı. Ne kadar boştu oda! En ufak bir tıkırtı, ses, konuşma, hiç beklemeden boş inşaatın yeni ördükleri duvarlarından geri dönerek sebepsiz bir şamar olup patlıyordu çiçek bozuğu yüzünde. Bir tek yere dökülen çimento bilirdi sessizliği, ellerini içine sokar huzurla dolardı. Birkaç ay sonra kaba inşaat bitecek, badana, tesisatın döşenmesi, temizlik derken yeni taşınan
insanların mobilyaları, halıları, gürültüleri arasında tüm yankılar kaybolacak, onlarda yeni bir yalnızlığa yol alacaklar. Köşede, sallanan ayakları alttan katlanmış kartonlarla desteklenmiş, derme çatma tahta masanın üzerinde küçük tüp, dibi lekeli su bardakları, kararmış çay kaşıkları, çinko çaydanlık, yırtılarak açılmış kesme şeker kutusu sıralanmıştı. Çayı hep ona yaptırırlardı onca yorgunluğun arasında. Kimi zaman demli sıcak çayla buluşan bardaklar çatlardı. Hayat sıcak gelmişti İshak’ a; çatlıyordu. Ya tahta masanın altındaki peynir tenekelerinde sönmüş kireçler; söndürülmüş hayatların şahidi. Çok geçmeden yanık, dertli bir şarkı eşlik etti tuğla kırıkları, beton artıkları, sigara izmaritleriyle dolu  odaya. Hep böyle işte her zaman; acıya, hüzne, derde, tasaya, sevince şarkı. Şarkısız hiç olur mu?

Ertesi gün İshak,  yattıkları barakadaki dolabın üstünden yeni aldığı büyükçe çantasını özenle yere indirdi. Tozlanan yerlerini elleriyle çırptı. Bugün günlerden pazardı. Çantanın yan gözünden çıkardığı  kremi ellerinin çatlayan, yarık yerlerine - avuç içleri nasırlarla doluydu - iyice yedirdi. Yatarken giydiği parlak kumaşlı, ıslanınca çabuk kuruyan şort mayosunu, mavi atletini giyip, koyu yeşil  hamam havlusunu omzuna attı. Tabanı yırtık, üstü boya lekeleriyle kaplı kundurasını dolabın altına iterek, siyah, lastik terliklerini geçirdi ayağına. Pantolonunun arka cebinden biraz para ve kahverengi ince dişli  tarağını aldı, gömleğinin cebindeki sigarasını ve çakmağını şortunun lastiğine sıkıştırıp bidondaki son kalan suyla saçlarını ıslatarak geriye doğru taradı saçlarını. Parmaklarını tükürükleyip kaşlarını düzeltti.Geçen sene işportadan aldığı – beyaz köpüklere takılıydı - güneş gözlüğünü taktı.  Artık hazırdı, plaja gidebilirdi.

Şanslıydı aslında, sahil kıyısındaki inşaatlarda çalışmak herkese kısmet olmuyordu. Ortalık sıcaktan kavrulduğu vakit ustabaşından izin alıp denize giriyorlar, serinliyorlardı. Her yer kadındı sahilde. Bikinileri, mayoları, yanık tenleri, nemli apış aralarıyla onlarca kadın; ateş gibi yanıyordu İshak’ ın içi. Gençliğinin ateşi sönmek bilmiyordu. Barakadaki herkes, ustabaşı dahil - adı gibi biliyordu - inşaatın her yerine gelişigüzel atılmış eski gazetelerle hallediyordu işini. Yırtıktı gazeteler. Ayaküstü bakılan gazetelerde, parlak kuşe kağıtlı hafta sonu eklerinde, herkes kendi umutsuzluğunu unutturacak güzelliği bulup yırtarak sahip oluyordu, o akşam banyoda kendisine eşlik edecek kadına. Bunun sebebini hiç anlamıyordu. Halbuki İshak öyle miydi? Herkesin bildiği o ‘ şey ’de değildi onun gözü.

Malayı eline alıp harcı karmaya başladığı vakit birde cigara yakar keyifle hayalindeki sevgiliyi düşünürdü. Şimdi nasıl anlatsa? Filmlerdeki gibi canım. El ele tutuşsalar, parka gitseler, beraber dondurma yeseler - sade ve çikolatalı sever en çok -, sonra Küçük Emrah’ın yaptığı gibi kızın saçlarını arkaya doğru tarayıp alnından öpse. Onu evine bırakırken ‘ yarın akşam seni babandan isteyeceğim ’ dese. O ‘ yarın ’  akşam bir gelse zaten. Duvağı bir açsa… Yıllardır hayatının sırrı olan o kokuyu bir duyabilse… Ördüğü kaç duvarın içinde kaç sevgilisi saklıydı  kim bilir; kendi bile unutuyordu bazen. En çok kadın kokusunu merak ediyordu İshak. Bir kadının nemli saçlarının, vücudunun kokusunu duymak….

Bir kere Hayri’ yi yakalamıştı, gazeteden yırttığı bir kadının resmini öpüyordu, orasına burasına sürtüyordu, kendinden geçmişti Hayri. Acaba nasıl bir duyguydu?  Mehmet’ lerle kerhaneye o da gitse miydi? Bir kadın nasıl kokardı? Soruları hiç sevmezdi. Birisi bir şey sorduğu vakit kafası karışır, allak bullak olurdu. Bir sigara yakıp, dar patika yoldan kumsala giden  dolmuş durağına doğru adımlarını sıklaştırdı.

Dolmuş çok kalabalıktı, sıcaktan kavruluyordu içi. Kenardaki tutamak yerlerinin madeni gövdelerine dokunulmuyordu bile. Nerden baksan bir sekiz kişi vardı ayakta. Kalabalığın içinde ayakta durmaya çalışırken fark etti İshak, öndeki kadını.Tam arkasındaydı. Birden nefesinin sıkıştığını, soluk alamadığını fark etti. Kadın, bikinisinin altına bir bez parçası bağlamıştı. Omzunda naylon bir plaj çantası asılıydı. Üstündeki askılı penyeden memelerinin üst tarafı belli oluyordu. Titreyerek soluyordu İshak. Şimdi bir kadına ilk defa bu kadar yakın, hayatının sırrını çözmenin en aydınlık anında. Hem üstü başı tertemiz, saçları taralı. Biraz daha yaklaştırdı burnunu, korkuyordu; sanki herkes ona bakıyor. Arka arkaya derin nefesler çekti İshak. İşte sonunda bulmuştu. Tarifsiz bir duyguydu bu. Düşlerindeki kokuyla yan yana. Heyecandan biraz daha yaklaştı kadına. Yüzünü bile görmemişti henüz. Ama o İshak’ ı beğenmiş olmalıydı. Baksana, hem beğenmese, hoşuna gitmese bu kadar yakın durmasına müsaade eder miydi hiç. Topraktan fışkıran papatyaların, inşaata gelen mühendisin karısının, bayırdaki ıhlamurun kokusu halt etmişti bu kokunun yanında. İndikleri vakit kolundan tuttuğu gibi götürecekti babasının yanına. Aynen öyle. Yoksa geldi mi o ‘ yarın ’. Ama yüzüğü taktıktan sonra böyle şeyler giymek yok! ‘ Kırarım bacaklarını ’. Hemen bir yıldırım nikahı. İki göz ev. Pencereleri naylonlu değil camlı. Hem geçende aldığı küçük gırgır da hazır çantanın alt tarafında. Yere düşen kırıkları elle temizleme derdi yok. Salça, turşu, erişte, tarhana desen köyde yığınla. Dolmuş durup kalktığında, virajlarda hafifçe savrulduğunda belli belirsiz dokunuyordu kadının vücuduna. Hoşuna gidiyordu. Bir ömür boyu o kokuyla birlikte yaşamak…

Sonra, ansızın bir şey oldu, kadın hafifçe geriye dönüp iyice yumruk yapıp sıkılaştırdığı eliyle okkalı bir yumruk indirdi İshak’ ın suratına. Donup kalmıştı İshak, çaresizdi. “ Allah belanı versin sapık herif ” diyerek çantasıyla vurmaya devam ediyordu kadın. Hiçbir şey anlamamıştı. Dolmuştakiler parlayan gözlerle İshak’ a bakıyor, yakın taraftakiler elleriyle atletini çekiştirip duruyorlardı. Herkesin gözü dönmüştü. Biraz sonra şoför sağa çekip durdurdu dolmuşu. Kalabalığın arasından aldığı gibi yolun kenarındaki bayırdan aşağı savurdu. “ O... çocuğu! utanmıyor musun lan sapık herif ” Sözcükler beyninde eriyordu İshak’ ın. Ne yapmıştı? Suçu neydi? Soruları pek sevmezdi İshak. Geldiği yolun kenarından geriye doğru koşmaya başladı. Hiç durmadan koşmak! Dursa peşinden gelecek her şey.  Köyden biri görse “ İshak’ ın anasına,  ana avrat düz gittiler dese ” Adi kadın. Halbuki dolmuştan indikleri vakit gidecek, Allah’ın emriyle babasından isteyecekti. Bunlar hiç Emrah’ ın filmlerini seyretmemişler miydi? Hiç bilmediği bir kokunun arkasında bir hayat görmüştü İshak. Hiç tanımadığı bir hayatın içinde çırılçıplak kalmıştı.

Duvarlar hep yıkılmak için örülür zaten! Kabuslar, korkular, tedirginlikler… Herkes kendi ıstırabına benziyordu biraz. Bir an soluk soluğa yol boyunca koşarken İshak, bir şarkı söylemek istedi. Her acıya bir şarkı. Sesinin titreyeceğinden, ağlayacağından korktu; yapamadı. İshak, inşaatın içine hızlıca girdi. Alnında boncuk boncuk biriken terleri havlusuyla sildi. Etrafa gelişigüzel savrulmuş, nemli gazetelerin, parlak kuşe kağıtlı hafta sonu magazin eklerinin içinden, yarım yamalak gördüğü o kadına en çok benzeyen resmi buldu, kenarlarını kıvırarak özenle yırttı.

Camlardan, etrafı kontrol edip kimsenin olmadığına emin oldu... 

:  Alper TURNA,                                                                                                                                                 Diğer Bir Öykü için

                             

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt