www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Emel BAYKARA

TILSIM

     Toprağı kazmaya devam ettik, kazdık, kazdık, toprağın içinde parlayan bir şey gördük. Onu ilk gördüğüm anda dizlerimin üstünde oturmaktaydım. Hepimiz heyecan içinde ona bakıyorduk. Milattan önce 810 yıllarından kalma, yeşil taşlı bir yüzüktü. Bir arkadaşım, onu elimden aldıktan sonra parmağına taktı. Kızcağız  etkilenmiş gibi hareketleri birden değişti. Kendini dünyanın en güzel kadını olarak görmeye başlamıştı. Normal zamanda sıradan biriydi hatta güzel olduğu söylenemezdi. Gözlerinde kalın gözlükler, at kuyruğu yaptığı kıvırcık saçları ile sıradan bir kızdı işte. Ne olduysa oldu, birden ukala, kendini beğenmiş olmaya başladı. Bunu önemsememeye çalışarak kazma işlerine devam ettik.

Çadıra döndüğümüzde elimizde yalnızca bir yüzük vardı. On kişilik bir ekiptik; dört kız, altı erkek. İki senedir beraber kazı çalışması yapıyorduk. Şimdi Van’ dayız. Urartulara ait olduğunu sandığımız birkaç bulguya rastlamıştık. Bu yüzüğünde Urartulara ait olduğunu düşünüyorduk. Tarih okuyan bir arkadaşımız şöyle anlattı;

- “ Urartular m.ö. 860 yılında kurulup, m.ö. 580 yılında Medler ve İskitler tarafından son verilmiştir.Urartuların başkenti Tuşpa idi,biliyorsunuz Tuşpa Van gölü kıyısının bir kayalığında kurulmuştu... ” Fakat devam edemeden kendisini bilmez bir arkadaşımız hemen atlayıp;

- “ Biz bu anlattıklarını biliyoruz, arkeoloji derslerini boşuna almadık öyle değil mi? ” dedi. Bunu söyler söylemez tarihçi olan arkadaşım kıpkırmızı kesildi; belli ki utanmıştı! Bana göre, utanması gereken bir hareket yapmamıştı. Asıl utanması gereken sözünü kesen arkadaşımızdı; çünkü biz dalmış dinliyorduk. Daha sonra karışan çocuğa kızınca, çocuk susması gerektiğini anladı. Tarihçi arkadaşımızdan anlatmasına devam etmesini istedik. Sözüne kaldığı yerden devam etti;

- " ( ... ) m.Ö.  8.yy ortalarında Urartu’ nun etki alanı Suriye’ ye doğru genişlemeye başlamıştı. Kral II. Sardur bazı Geç Hitit beylikleriyle bir koalisyon kurup Asur egemenliğine karşı harekete geçti. Ancak Asurlular m.ö. 743 tarihinde Adıyaman - Gölbaşı yöresinde Urartu -Geç Hitit koalisyonunu yenerek Tuşpa’ yı kuşatınca Urartu egemenliğine büyük bir darbe vuruldu. Aynı dönemde de kuzeyden göçebe Kimmerlerin saldırıları başlamıştı. Bu nedenlerle Urartular M.Ö. 8. yüzyıl sonlarında Van gölü yöresine çekilmek zorunda kaldılar. Daha sonra II. Argişti ve II. Rusa dönemlerinde yeniden bazı merkezler kuruldu. Buna karşın Urartu devletinin gerilemesi durdurulamadı ve m.ö. 612 yılında Asur İmparatorluğunun yıkılışını izleyen on yıl içinde Urartu devletine Medler ve İskitler tarafından son verildi. Urartuların en önemli çalışmaları bayındırlık alanında olmuştur. Bunun sebebi de yapı olarak, bölgenin sarp kayalarla dolu olması, sağlam kaleler,şehirler yapılması gerekiyordu. Urartu devletinde her türlü alt yapı hizmeti devlet tarafından plânlanmıştı. Bunlar arasında sulamaya özel bir önem verilmişti. Urartu dini çok tanrılıydı. En önemli tanrıları Haldi ( Savaş Tanrısı ), Teişeba ( Fırtına Tanrısı - Hititlerde Teşup ) ve Şivini (Güneş Tanrısı) idi. Urartular bu tanrılara Açıkhava kutsal alanları yanında kendilerine özgü büyük bir kompleks oluşturan tapınaklarda da törenler düzenlerlerdi. Bu tapınakların en ilginç özelliği tanrı heykelinin durduğu kare plânlı yüksek kuledir. Neyse arkadaşlar bu kadar bilgi yeter; içimizde sıkilânlar olabilir diye düşünüyorum ” dedi dolaylı olarak.

- ” Evet ” dedi Mehmet, ” ben sıkıldım, uyuyalım artık! ”. Herkes uyumak isteyince yatmaya karar verdik.

Yatağıma uzanmış, hemen uyuyamamıştım. Düşünüyordum. Kazı işi mistik, ürpertici bir işti. Korkmakla cesur olmak arasında bir şeydi. O gizemli bulguları ele geçirmek büyük bir zevkti; aslında biraz hafiye olmayı gerektirir. Kazdığın zaman karşına fosiller, tabletler ve daha birçokları çıkar. Bu şekilde onları bulman, medeniyete ışık tutman demek olduğunu fark edersin. Garip bir gurur ruhunu okşar, milletine, dünyaya yararlığı olduğunu hissedersin, geçmişe ışık tuttuğunu bilmek manevi huzura kavuşturur seni. Yok olan kavimler, devletler o anda bulduğun nesne ne ise o olursun; olaylar büyüdükçe sende büyürsün. Güzel bir iştir kısacası kazımak, geçmiş medeniyetlere ulaşmak, o tarihte yaşamak ve yaşayabilmek...

Ertesi gün kazı yerine vardığımızda dün kazdığımız yerlerin kaybolduğunu fark ettik. Tekrar kazdığımız yerleri bulmaya çalışırken gölün kenarına çok yaklaşmıştık ki anladık, burasıydı kazı yerimiz. Sanki o ana kadar ne yaptığımızın bilincinde değilmişiz gibi konuşmalar geçmeye başlamıştı aramızda. Tarihçi arkadaşımız Haldun;

- ” Arkadaşlar! Farkındaysanız gölün kenarından kazı yapmışız ve bunun neticesinde bir yüzük bulduk. Aslında bu bize önemli bir bilgi kaynağı olabilir.

- ” Nasıl ? " sorumu;

- " Şöyle ki; Urartuların haricinde de burada yaşayan başka medeniyetlerde olduğu biliyoruz. Örnek olarak, Asurlular gibi. Bu da demek oluyor ki bu gölün kenarında pek çok bulguya, tablete ve  birtakım eşyalara ulaşabiliriz. Daha dikkatli çalışalım diyorum ” diye cevapladı. Hepimiz başımızı sallayarak onay verdik. On saatlik bir kazıma işleminden sonra o gün, çok enteresan bulgular edindik. Kazı sonucunda ortaya gümüş kupalar, madalyonlar, küpeler, boncuklar, süs iğneleri ve çeşitli takılar çıktı. Bunları bulup ortaya çıkartınca çok heyecanlandık. Bu aynı zamanda başka bulgulara da rastlayacağımızı gösteriyordu. O gün çadırımıza giderken düşündüğümüz tek şey vardı; o da Urartu medeniyeti ve bu eşyalar…

Akşam yemeği için çadırın önünde toplândığımızda Nurgül’ ün kıyafetinde bir değişim olduğunu fark ettik; ”Oh be! Normale dönmüş ” diye aramızda konuştuk. Nurgül' ün üzerinde mavi askılı bir, spor elbise vardı. O kadar çekici görünüyordu ki anlatamam! Gözlüklerini çıkarmış, mavi far sürmüştü siyahımsı gözlerine ve bu gözlerini daha belirginleştirmişti. Simsiyah saçlarını ilk defa omuzlarına serbestçe salıvermişti. Gruptaki bütün erkeklerin ağzı açık kalmış, hayran hayran ona bakıyorlardı. Nurgül ise çok hoş bir gülümseme ile herkese bakışlara karşılık veriyordu. Bütün gece erkekler etrafında dört döndü. Nurgül’ deki bu değişim parmağına geçirdiği yüzük yüzündendi sanırım. Hâlâ parmağında dolanıyordu. O akşam Nurgül' le olan konuşmamda anladığım kadarıyla, bu yüzüğün ona şans getirdiğini ve kısmetini açtığını düşünüyordu. Bunun imkansız olduğunu anlatmaya çalıştım ancak pek başarılı olamadım.

Hani ukala ve sabırsız bir arkadaşımız vardı Rıfat; işte o yerde yanan ateşin yanına uzanmış gökyüzüne bakıyor, bir yandan da türkü söylüyordu. Aslen Edremitliydi. Türküleri çok sever, hemen hemen bütün yöresel türküleri bilir ve söylerdi. Belki de onun en sevimli yanı da buydu. ” Edremit Van’ a bakar,içinden şamram akar” dizelerini tekrar edip duruyordu. Tarihçi Haldun birden bağırdı;

- “ Buldum! "

- ” Neyi? ” diye sorduk. ” Arkadaşlar belki elde ettiğimiz eşyaların bu söyleyeceğimle bir ilgisi yok ancak Rıfat’ ın söylediği türküye dikkat ettiniz mi? '  ... içinden şamram akar ' "

- ” Ee! Ne olmuş akar? ”

- ” E si, ne akar arkadaşlar? Kaynak su ve ya sulama kanalı! ” O kadar heyecanlandı ki yüzünün şekli değişti, eli titremeye başladı. Hepimiz böyle bir düşüncede olmadığımızdan donmuştuk, yarına büyük bir işimiz olduğu ortadaydı. Hemen erkenden yatmaya karar verdik; çünkü şu sulama kanalını erken kalkıp bulmamız gerekecekti. Nurgül ilk defa o gece yüzüğü çıkartıp, eşyaların üzerine koydu. Fakat Rıfat çadıra geldiğinde, yüzüğü eşyaların üzerinde bulunca almak istedi. Birden cesaretini kaybetti ve korkup yatağına uzandı.

Beş gün geçmişti; bulabildiğimiz yalnızca kamalar, kalkanlar, miğferler, kılıçlar, gömü kaplarıydı. Beş gün önce bu eşyaları bulsak sevinçten uçardık, oysa şimdi sevinemiyorduk. Bizim için önemli olan su kanalını bulmaktı.

Haftalar geçtiği halde bulamıyorduk. Git gide umudumuzu yitiriyorduk. Derken arkadaşlardan biri Babil' in Asma Bahçeleri dediğimiz bahçeden izlere rastlamıştı. Bahçe varsa biliyorduk ki sulama kanalı da yakınlarda bir yerlerdeydi. Heyecanla kazımaya devam ettik.

Bir üç gün daha geçirdikten sonra kanala ulaştık. Bu kanalın Şamram' a ait olduğunu tahmin ediyorduk,peki kimdi bu Şamram?

- “ Şimdi hatırladığım kadarıyla Asur kralı Ninus’ un bir karısı vardı. Ninus ölünce yerine Ninive hakimi Ara geçti. Aranın güzelliği dillere destandı. Ninus’ un karısı şehvet düşkünü ve utanma nedir bilmeyen bir kadındı. Ara’ ya elçiler gönderdi ancak Ara, kraliçeyle evlenmeyi reddetti. Bundan sonrası tam bir intikam hikâyesine dönüştü. Kraliçe Arayı yenmek için ordusuyla gelir, çarpışırlar ve bu çarpışmada Ara ölür. Bunun üzerine kraliçe  saraydaki adamlarından birini Ara' nın yerine geçirip onunla Aras Ovası' nda mutluluk içinde yaşar. Kraliçe birçok yeri gezip dolaştıktan sonra, doğudaki Acı ( Van ) Gölü'ne gelir ve göl kıyısında uzunlamasına duran dağı görür ve buraya yerleşir. Ama bu kraliçenin ismi neydi onu hatırlamıyorum? “ diye de ekledi tarihçi Haldun. Rıfat, büyük bir sırıtma ile,

- “ Şamram olmasın? ” dedi.

- ” Şamram mı, nerden çıkardın? diye sordu. Bunun üzerine Rıfat, sırıtmasını büyütüp, kahkaha atarak,

- “ Edremit Van’ a bakar,içinden şamram akar ” türküsünü söyledi. Haldun birden durdu, Rıfat’ a şöyle bir bakıp,süzdükten sonra bir kahkaha da o patlattı. Bu sefer şaşıran Rıfat olmuştu,

- ” Ne oldu ki şimdi? ” dedi, Haldun;

- “ Sen çok yaşa he mi? dedi, gülerek “ Şimdi daha iyi anımsadım sayende, kraliçenin adı Şamiram; Asur - Babil kraliçesi, asıl adı da ' Sammuramat ’ tır ” .

- “ Şimdi arkadaşlar bu su kanalının ismi Şamira mı Şamram mı? ” kafası karışmıştı arkadaşlarımızın. Haldun;

- ” Şamram su kanalının ismi; çünkü bunu türkü sözleri doğruluyor, Şamiram ise kraliçenin ismi şimdi anladın mı güzelim? ” dedi Aysu’ ya.

- “ Asma bahçesini de su kanalını da bu kadın yaptırmış sanırım ” dedi Oya. Haldun  bunu doğruladığını başını sallayarak belli etti.

Gece pusluydu. Gizemli bir hava vardı. Ürkütücü baykuş sesleri geceye farklı bir hava veriyordu. Çadırın önünde ateşi yakmış oturuyorduk. Bu sefer çadırı su kanalını bulduğumuz alanın yakınına kurmuştuk. Uzun zamandan beri böyle bir gece geçirmemiştik. Durgun, sakin hatta sessiz. Herkeste yorgunluk ve eve dönme isteği vardı. Nurgül güzelliğiyle göz kamaştırmaya devam ediyordu. Mehmet ona büyük aşk duyuyordu. Dizinin dibinden ayrılmıyordu. El ele gölün kenarında yürüyüşe çıkmışlardı. Puslu havadan dolayı çadırdan fazla uzağa gidemiyorlardı. Ateşin başına geldiğinde tarihçi Haldun;

- “ Biliyor musun Nurgül, şu taktığın yüzük Şamiram’ a ait olmalı. Urartuların tarihçesinde Şamiram’ dan  şehvet ve erkek düşkünü diye bahsedilir. Güçlü ve ihtiraslı bir kadındır. İstediği erkeği etki altına alır, alamadığı zaman ise o kişiyi yok etmek ister. Hatırlasana aşık olduğu Ara’ yı elde edemeyince askerleriyle gelip onun çarpışmıştı ve Ara ölmüştü. Ayrıca kimsenin tırmanamayacağı tepeyi duvarlarla çevirdikten sonra, orada esrarengiz bir saray ve insana dehşet veren öyle bir kale yaptırdı ki, içeride yapılan şeylerin ve olup bitenlerin ne olduğunu herhangi bir kimseden öğrenmek kesinlikle mümkün olmadı. Kalenin doğu kesiminde, demirin bile iz bırakamayacağı kadar sert olan yüzeyinde yatak odalarından ve kayalara işlenmiş uzun odalardan oluşan çeşitli sarayları kayalara oydurtmuştu. Bu kadın aynı zamanda çok gizemli bir kadındı. Süse merakı vardı. Takılar onun için çok önemliydi. Farkındaysanız bir sürü takı bulduk ancak kraliçenin sürekli taktığı bir yüzükten bahsedildiğine şahit oldum. Kazı yaparken ilk bulduğumuz yüzüğü hatırlıyorsanız - ki Nurgül takıyor - Kraliçenin yüzüğü odur diye düşünüyorum. Bu yüzük Şamiram’ a güç veren, tılsımlı bir yüzük olduğu ve herkesi etki altına aldığı, Şamiram' ın da bundan dolayı hırslı, güçlü bir kişi olduğu ve tutkulu aşklar yaşadığı bahsi geçer. Nurgül;

-“ Yani şimdi bu tılsımlı mı demek istiyorsun? ” dedi. Haldun da " evet "  diyerek sustu.

“ Merak ettim, hani etrafı duvarla kaplamış ya, garip kale yaptırmış, kimseler de bilmiyormuş neler yaşandığını, hakikaten neler döndü, kaç sevgilisini kapattı oraya acaba? ” deyince Aysu, herkes bir kahkaha attı. Aysu güzel ama aptal kızlardandı. Bu onu komik yapıyordu ama kalbi temizdi. Kimse hakkında kötü düşünmezdi. Rıfat yüzüğün tılsımlı olduğunu öğrendiğinden beri yerinde duramıyordu. İçinde engelleyemediği bir duyguyla baş başaydı. Çadırlara yatmak için gidildiğinde,ortalığı kontrol etti,yüzüğü almak istiyordu. Fakat Nurgül yüzüğü çıkarmamıştı. O gece yüzüğü alamadan uyumak zorunda kaldı.

Bundan sonra Rıfat, ortamı hep bekledi, gözetledi. Bir gece Nurgül sıcaklayıp yüzüğü parmağından çıkardı. İşte o gece yüzüğü eşyaların üzerinden almayı başardı; parmağına taktı. Taktığı anda kendinde bir güç hissetti; sanki deli cesareti damarlarında dolaşıyordu. Çok ilginç ki iki aydır burada böyle bir olay yaşamamıştık ama o gece yaşanmıştı. Bir kurt dadanmıştı. Gri, sarı gözlü, korkunç sesler çıkartan bir kurt, ta dibimizde ulumuştu. Hepimiz sinmiş bir şekilde bir kenarda dururken, Rıfat eline aldığı bir kazıkla dışarı çıkmak üzereydi. Yalvardık çıkmaması için; çıktı…

Dehşetle olanları çadırın küçük penceresinden izliyorduk. Boğuşuyorlardı, kâh kurt üste çıkıyordu, kâh Rıfat! Bir kan gördük. Çocuklardan biri yardıma gitti ama çok geçti. Kurt bir tarafa, Rıfat bir tarafa serilmişti. Kurt ölmüştü ancak Rıfat yaralanmıştı. Hemen hastaneye gittik. Bu olay hepimizi derinden üzmüş ve korkutmuştu. Çadırda kalmaktan vazgeçip göl kenarından biraz uzaklıktaki motele yerleşmeye karar verdik. Hastane ziyaretinde Rıfat’ ın elinde yüzüğü herkes görmüştü. Nurgül de gördü ancak önemsemedi. Çok daha ciddi bir durum söz konusuydu.

O akşam Aysu hastanın başında nöbet bekleyecekti ama bunu istemediği her halinden belli oluyordu. İstemeye istemeye girdi odaya, şöyle bir göz attı. Bu hastane odaları onu sıkardı, boğardı.Yatağın kenarında bir koltuk vardı, ona oturdu. Ellerini koltuğun kenarlarından aşağıya, vücudunu  da koltuğun minderine doğru bıraktı. Öylece bakınıp durdu Rıfat’ a, onun yüzüne, ellerine doğru. Birden gözlerinde şimşekler çaktı ve o yeşil taşın cazibesine kapıldığını hissetti. Yüzüğü hastanın parmağından çıkartıp kendine taktı. Birden büyük bir gücün geldiğini, beynin içinde kaynamalar olduğunu hissetti. Sanki şimdi hayatı başka pencerelerden görüyordu. Ertesi gün odaya girdiğimizde Aysu, inanılmaz bir şekilde ciddi ve mantıklı konuşuyordu. Ne olduğunu pek anlamamıştık. Şaşırdık doğal olarak! Kızcağız böylesi anlamlı konuşurken, kendi şaşkınlığını da gizleyemiyor, heyecanlı bir şekilde konuşuyordu.

Ertesi gün öğlen, yemek sırasında olan biten hakkında yorumlarda bulunuyorduk; yüzüğü takan her kimse bir şekilde farklı davranışlar içinde bulunuyordu. Herkes yüzüğün bir tılsımı olduğuna inanmaya başlamıştı. Kısa süreliğine bu konu konuşulup başka bir konuya geçildi. Konu ekip içindeki aşktı; yani, Mehmet ve Nurgül…

İkisi, birbirine sıkı sıkıya bağlanmıştı. Zaman, aşklarını yürekleri kadar büyütmüştü. Evlenmeyi düşünüyorlardı. Birbirlerinin hayatlarını paylaşacak kadar çok istiyorlardı beraber olmayı. Sonra başka başka konulara geçildi. En son yemekten kalkarken Mehmet Aysu’ ya gidip yüzüğü ondan almak istediğini söyledi. İlk önce vermek istemeyen kızcağız bencillik etmemeye karar verip yüzüğü ona verdi. Mehmet yüzüğü parmağına geçirdiğinde kendisine bir gücün hakim olduğunu hissetti. Aysu’ nun yanağından makas alarak ” teşekkürler bebek ” dedi. Bu sözü duyan Nurgül çok üzüldü, kendini çok kötü hissetti. Ağlayarak odasına gitti. Arkasından koşarak odasına girdim. Beni gördüğü anda bana sıkı sıkı sarıldı. O gün içerisinde bir çok kişi Mehmet’ in bir sürü kıza asıldığını gördü ama hiç kimsede Nurgül’ e bir şey söylemedi. Ta ki Nurgül akşam yemeğine inene kadar… Mehmet ekipten ayrı bir masada otuyordu. Çevresinde üç dört tane kız vardı. Nurgül beyninden vurulmuşa dönmüş, sendelemeye başlamıştı. Bayılmak üzereydi. Ekipten biri bunu fark etti de hemen koşup kızı kucakladı. Nurgül bayılırken;

- “ Ben çirkinim, ben çirkinim ” diye sayıklıyordu. Bütün ekip bu olaya sinirlendik ve kalkıp onların masasına gittik. Mehmet’ e kızdık. Bu arada kolu sargılı olan Rıfat sessizce bakıyordu bizim masadan. Onun bir korkak olduğunu düşünüyorduk ve kurtla nasıl kavga ettiğine şaşırıyorduk. Neyse, Mehmet çok rahattı ve istifini bozmuyordu. Bu bizim sinirlerimizi iki katına çıkarmıştı. Hemen orayı terk ettik. Aramızda söz vermiştik; kimse Mehmet ile konuşmayacaktı.

 O akşam aramızda aldığımız bir kararla, onun taktığı yüzüğü parmağından içimizden biri alacaktı. Oybirliği ile Oya' nın almasında karar kıldık. Oya çok süslü, çekici ve güzel bir kızdı. Mehmet’ i kendine yaklaştıracak ve yüzüğü alacaktı. Nitekim de öyle oldu. Oya onu kandırdı ve yüzüğü parmağına taktı. Birden yüzükteki tılsımın titreşerek içine doğru yayıldığını hissetti. Yanımıza geldiğinde bu yüzüğün kendisinde kalmasını çok istediğini söyledi. Daha sonra da ertesi gün için iyi dinlenmesi gerektiğini  ifade edip, özür dileyerek yanımızdan ayrıldı.

      Oya, sabah ekibi beklemeden kazı yerine gelmiş, çalışmalara başlamıştı. Hiç kimse bu olaya artık şaşırmamaya başlamıştı. Çünkü yüzüğü takan farklı davranmaya başlıyordu. Oya kendine güvenen, akıllı hatta kurnaz bir kadındı ama iş hayatında başarıyı yakalayamamış bir kişiydi. Şimdi bu başarıyı elde etmek için çalışmalarını hızlandırmışa benziyordu. Bir süre bu devam etti. Onun sayesinde bir sürü bulguya sahip olmuştuk. Belki de hayatında ilk kez bu kadar çok çalışmıştı. Kızcağız bu işe başladığı ilk yıllar daha tutkuluydu. Babasını kaybettikten sonra bütün tutkusunu kaybetmişti. İşte şimdi o yılları tekrar yaşıyordu.

         Oyanın bu hali bizim de hoşumuza gidiyordu. ” Yüzük  ilk kez işe yaradı ” diyorduk. Sonra Oya yüzüğü kaybetti. Bir türlü nereye koyduğunu hatırlayamıyordu. Aslında bir yere koyup koymadığını da hatırlamıyordu. Herkes yüzüğü aramaya başladı. Yüzüğü kazı yaptığımız yerde Sertaç buldu. Demek ki orada çalışırken farkında olmadan düşürmüştü. Sertaç yüzüğün yeşilini görür görmez, gözlerinin yeşili koyulaşmış ve yüzüğü parmağına takmıştı. İçine bir enerjinin girdiğini hissetmişti. Sertaç, yeşil gözlerinden dolayı kendini çok beğenirdi. Kendine güveni tamdı fakat fazla çalışkan biri  değildi  ve çok kaba bir çocuktu. Yüzük tılsımını gösterdiği zaman o herkese kibar davranmaya başlamıştı. Neredeyse herkesi etki altına alıyordu. Oya artık kazı işlerinde çalışmamaya, üşengeçlik yapmaya başlamıştı. Eskisi gibi söylene söylene çalışıyordu. Bu bizi çok üzüyordu. Böylesi zeki olan bir kıza bu hareketleri yakıştıramıyorduk. Diğer taraftan Sertaç çok kibarlaşmış daha çekici olmuştu.

          Van gölü ve çevresi bize oldukça güzel  hediyeler sundu. En son Urartulara ait Çivi Yazı tabletlerini bulduk. Bu bizi sevindiren bir durumdu. Belki de en çok bunu bulduğumuza sevindik. Bu başarıyı kutlamak istiyorduk. Bununla ilgili konuşurken Gökhan Sertaç’ tan yüzüğü istedi. Sertaç o kadar kibardı ki kimseyi kıramıyordu. O yüzden de Gökhan’ ı da kıramadı. Yüzüğü verdi. İşte o an yüzüğü parmağına çoktan geçirmiş olan Gökhan bağırmaya başladı;

          - ” Bendensiniz arkadaşlar! ” dedi. Hepimiz şaşırmıştık. Bu kadar olay oldu ama hiçbiri bu çocuğun ki kadar şaşırtmadı; çünkü Gökhan asla ama asla para harcamaz ya da az harcar, iki senedir kimseye bir şey ısmarladığı görülmemiştir. Şarkılar, türküler söyleye söyleye yemeğe gittik, çok güzel yemekler, tatlılar, yedik. Gökhan bize bir sürü yiyecek ve içecek ikram etti.

           Van gölünü çok sevmiştik, burada yaşadığımız anılarımız çok özeldi. Buranın bir tılsımı vardı, gizemli ve güzel bir yerdi. Buradaki çalışmalarımız bitmek üzereydi. Son on günümüz kalmıştı. İçimizde bir burukluk olduğunu inkar edemezdik. Belki de bu son çalışmamızdı. Bambaşka ekiplerle çalışmamız gerekebilirdi. Kim bilir  nerelerde, hangi farklı yerlerde gizemli olayların ortasında olacaktık? Bunları düşünürken sızıp kalmıştım…

           Son günler olduğundan kazı için fazla uğraşmıyorduk. Bulmamız gerekenden fazlasını zaten bulmuştuk. Beşerlik iki gruba ayrılıp çalışıyorduk. Bir beş grup çalışırken diğeri dinleniyordu. İşte ne olduysa da o sırada oldu. Bazı kazı eşyaları kaybolmuştu! Muhtemelen kaçırılmıştı. Kim ya da kimler yapar diye epeyce düşünmüş ama bulamamıştık. Birbirimizin yüzüne bakıyor ama bir türlü  anlayamıyorduk. Daha doğrusu konduramıyorduk. Bir iki gün  geçtikten sonra Tekin' de bir takım değişmeler oldu. Daha fazla odasına gider oldu. Bizimle görüşmeleri seyrekleşti sanki bir tuhaflık vardı. Aramızda bu mesele konuşulur bir hale gelmişti. Bir iki arkadaşımız Tekin' in odasına bakmak istiyordu. Kimsede karşı çıkmamıştı bu isteğe. Haldun ve Gökhan onun odasına çıktılar. O sırada Tekin bizim yanımızdaydı ve biz onu oyalıyorduk. Daha sonra, Haldun herkesi topladı;gergin ve üzgün görünüyordu. İçimizde büyük olan oydu sanki bir nevi bizim ağabeyimiz gibiydi, konuşmaya başladığı sırada Tekin yanımızda değildi;

      - ” Arkadaşlar, biz Tekin arkadaşın odasında kaybolan bazı eşyaları bulduk! ” dedi. Hepimiz şoka girmiş, ne diyeceğimizi şaşırmıştık! Tekin çok fakir bir aileden geliyordu ve en büyük hayali de zengin olmaktı. O kadar dert ederdi ki fakir olmayı, gurur meselesi yapardı. Hepimiz bu davranışı ona yakıştıramadığımız için " kesin yüzüğü taktı ve yüzük onu ele geçirdi " diye düşündük. Tekin geri döndüğünde parmağında ki yüzüğü fark ettik. Sanki bu içimizi rahatlatıyor gibiydi. Hani yüzüğü parmağından çıkarırsa  tekrar bizim sevdiğimiz arkadaşımız olacak sanıyorduk. Nitekim bazı arkadaşlar yüzüğü çıkarmaya gayret ettiyse de Tekin yüzüğü takan diğer kişiler gibi çıkarmak istemedi. Normal şartlar altında yüzüğü alamayacaklarını hisseden arkadaşlarımızda açık açık onun ne yaptığı bildiklerini ifade ettiler. Yüzüğü vermek zorunda kaldı. Haldun yüzüğü taktı bu kez dalga geçerek;

     - “ Bakalım ben de nasıl bir durum çıkacak ” dedi. Haldun düz bir insandı. Her zaman akıllı ve mantıklı davranırdı. Çok okuyup gezen, bilgilerini paylaşmayı seven birisiydi. Daima dürüst ve adil davranmaya çalışan ender insanlardan biriydi. Fakat yüzük onda da etkisini göstermeye başlamıştı. İnanılmaz derecede herkese yakınlık gösteriyor, bir dediklerini iki etmiyordu. Bu durum bize aşina gelmiyordu hatta eğreti bile durduğu söylenebilirdi. En sonunda dayanamayıp bu yüzüğü ben istedim. Taktım ve bir süre bekledim. İçimden bir şeylerin yayılacağını ve beni harekete geçireceğini sanıyordum ama olmadı; hissetmedim. Haldun’ a bunu sorduğumda gülerek, bunu daha sonra açıklayacağını söyledi.

      On gün dolmuştu. Motelden ayrılmak üzereydik. Hepimizde bir burukluk vardı. Bütün köylülerle vedalaşmıştık. Yardımları içinde teşekkür etmeyi ihmal etmedik. Motelci  Salih amcayla şakalaşıp, öpüştük. Bizi unutmayacağını, gene beklediğini söyledi. Ha bir de artık motelini otel yapacakmış, adı da “ URARTU ” olacakmış. ” Kısa sürede buralar turist kaynar sayenizde ” dedi.

       Otobüsü beklerken Haldun' a yine “ yüzükteki tılsıma ne oldu ” diye. “ Tılsım yok! ” dedi Haldun. Donduk, kaldık o an!

        - ” Nasıl yani? ” dedi Nurgül. Haldun anlattı;

       - “ İçimizdeki eksikleri, güvensizlikleri  görmek istedim. Tılsım varmış gibi aktardım, hepiniz inandınız! Tılsım falan yok! Olmak istediğiniz neyse o oldunuz. İyi ve kötü yanınızı ortaya koydunuz. Güzel olmak isteyen güzel oldu, çapkın olmak isteyen çapkın oldu. Yüzük öyle sıradan bir yüzüktü. Bu size ders olsun, önce kendinizi severseniz zaaflarınız sizi yenemez. Zaaf olmaktan çıkar ”

      - “ Ama sende etkilendin yüzüğü taktığında! ” dedi Sertaç.

     - ” Sadece numaraydı. İçinizde de bir tek Suna inanmadı. O da zaaflarını bilen, onları olduğu gibi kabul eden biri olduğu için kanmadı ” dedi genç bilge .

     Rıfat zaten Haldun' a gıcık oluyordu. Ona karşı doluydu. Bu anlatilânlar onun sinirini bozdu ve kavga çıktı. Yumruklar havada uçuşuyordu. Kızlar araya girip engelledi de olay kapandı. Otobüste, yol boyunca aramızda konuşma hiç gerçeklememiş, sus pus olmuştuk. Otobüs ara verdiğinde hepimiz inmiştik. Yemek yediğimiz sırada yanımızdan bir kadın geçti. Kadının gözlerinde koyu bir makyaj vardı. Üzerinde çok eskilerden kalma şimdi döküntü diyeceğimiz ama eskilerin en görkemli kıyafetiyle yanımızdan geçip gidiverdi. Elinde yeşil taşlı yüzük vardı; rüzgar saçlarını uçurduğundan eliyle saçını düzeltmişti. İşte biz o arada yüzüğü fark ettik, apar topar masadan kalkıp kadını takip ettik. Otobüslerin olduğu tarafa doğru gitti. Koştuk ama kadın ortadan kayboldu. Kimdi bu kadın? O yüzük onun eline nasıl geçmişti? Eşyaları kontrol ettiklerinde yüzük yerindeydi. Tam otobüsten uzaklaşmak üzereyken kadın tekrar göründü. Dehşete kapılmak üzereydik! Bu neyse hepimiz de görüyorduk. Otobüs kalkmak üzereyken cama bir el dokundu, uzun elleri, uzun tırnakları olan bir kadın eliydi. Camdan içeriye doğru bir şey atmıştı. Elini çekerken yeşil taşlı yüzük parlamıştı. Deri parşömenin üzerinde Urartu Çivi Yazısı ile yazılmış bir mesaj vardı. Bu araştırma yaparken bulmamız gereken önemli belgelerden biriydi ancak bu kadın getirmişti. Hepimiz bir telâş  içinde okumaya çalışıyorduk. Bu yüzük lanetliymiş! Urartu medeniyetinin başına bir sürü musibet gelmiş, neredeyse Şamiram’ ı taşlamaya kadar işi götürmüşler. Şamiram' ın her tarafı kapalı bir kale yaptırmasının sebebi de buymuş. Ve o lanet şimdi bizim üzerimizdeydi. Kendimizi çok kötü hissetmemize rağmen inanmamaya çalışıyorduk, yolculuk başladığında hepimiz gergindik, emin olduğumuz tek şey; o kadın Şamiram olduğu ve bizi uyarmaya çalıştığıydı…

       Kısa bir süre sonra otobüs kaza yaptı. Bizden kimse zarar görmedi. Evlerimize döndüğümüzde hayatımızda pek çok şey değişti. Bir arkadaşın evi yandı, diğeri sevdiklerini kaybetti, biri sakat kaldı, diğeri öldü, herkes bir şekilde lanete inanmış ve onu yaşamıştı. Haldun' la evlendik. Fakat her gece lanetlendiğimizi düşünerek, uykularımız kaçıyor. Şimdi arkeoloji ile ilgili ne bir yazı okuyor ne de film izliyoruz. Ben hatıralarımı yazdığım sırada Haldun gazete  okuyordu. İçimden bir his Haldun’ a bakmam gerektiğini söylüyordu. Odaya girdiğimde; Haldun koltuğa yığılmış, gazete kucağında nefes almadan duruyordu;

     - ” Haldun,Haldun!... ”  Ölmüştü! Hemen gazeteye baktım! Başlıkta şu yazılı idi; YEŞİL LANET!    Okumaya devam ettim;

      “ Müzede sergilenen  Urartulara ait olan yeşil taşlı yüzük çalındı. Yüzüğü çaldıktan kısa süre sonra kaçan iki hırsız, kendilerini istem dışı bir hareketle kamyon altına attılar. Getirildikleri hastanede öldüler. Yüzüğü alıp takan bir doktor ve iki hemşire kayıpken, yerde bulduğu yüzüğü takan hastalardan biri kalp krizinden öldü. Hastaneye sadece genel kontrole gelmiş bir hastaydı… "

:  Emel BAYKARA, 21/06/2004 PAZARTESİ, 14:20:24, İSTANBUL,                                                                  Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt