www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Sibel ERÖZDEN

 KİREMİTTEKİ YAKAMOZLAR

" Yakalayın şu iti! ”...

- “ Yakalayın bu iti! ” dedi nefes nefese ve dişlerinin arasından…

 

Koşarken savrulan bedeninin rüzgarı yanaklarını  acıtıyordu.

 

“ Dur ulan eşşoğlusu! ”...

- “ Dur ulan eşşoğlusu ” dedi nefes nefese ve dişlerini sıkarak…

 

Bacakları otomatiğe bağlanmıştı, kontrolü dışında birbirini kovalıyorlardı ve ciğerlerinde kesik bir acı başlamıştı. Koşuyordu. Çılgınca koşuyordu! Gözlerini bile kapatmış koşuyordu. Hızının silkeleyişinden yüreği kabarmıştı. Bir çığlık yardı binaların uzanan ellerinden kirlenmiş karanlık göğü. Dayanamamış, ilerden sağa, çıkmaz sokağa saparken haykırıvermişti.

 

“ Kaçma leeyn! ”...

- “ Kaçma len!” dedi kendi kendine. Nefesi tıkanmıştı. Durdu. Ellerini dizlerine koyup gözlerini açtı. Dinledi. Peşinden belli ki kendisinden daha hızlı koşan küfürleri dinledi. Öyle olmasaydı öteden yankılanıp gelmezdi o küfürler.

 

Sesler uzaklaşıyordu.

- “ Sıyırdık ” dedi sessizce. “ Şimdilik sıyırdık ”

Bu boş, pis ve yoğun alkol kokan sokakta nereye sokulabileceğini düşündü. Gözü yangın merdivenine takıldı. Düşünmeden tırmanmaya başladı. Tırmanırken de düşünmeye.

- “ Şimdi nolcek len? ” dedi.

- “ Naapcen len, naapcen he, nereye gitcen? ” 

Hiçbir mazereti yoktu. Tamamen bilinçli, isteyerek yapılmış bir bıçaklı saldırı.

- “ Pişman bile diyilsin olum. Sen bitmişin…”

 

 

Bir kafede garsonluk yapıyordu. Her şeyi başlatan o kadın olmuştu.Masalarda yer alan şu “ Müşteri Memnuniyeti ” ni  ölçmeye yönelik mini anket kartlarındaki seçeneklerden, SERVİS: a) iyi b) yeterli c) kötü arasından  her gelişinde c’ yi işaretleyen o işgüzar.. Her Perşembe uğrayıp “ bir açık çay bir çiyzkeyk lütfen! ” emrini kumandan edasıyla veren o aşüfte.

 

Patron o güne kadar bu kartları göz önünde bulundurup ne bir düzeltmeye gitmiş, ne de yazılan önerileri okumuştu. Havalı kafelerde modaymış diye tutup her masaya bir tomar kart koydurmuştu. Nerden estiyse o gün gelişigüzel üç kart seçmişti tomardan. Üçü de 24 nolu kart, üçü de birer hafta aralıkla perşembe günü kartları. Üçü de onun servis yaptığı o kadının doldurduğu kartlar…

 

- “ Bu ne lan? ” demişti patron. Kartlara kısılmış gözleriyle bakıp, “ Bu kadar olur mu lan? ” demişti elinin tersiyle kartlara vura vura. Sigarasından bir nefes çekip   

- “ Yarın gelme oğlum sen ”...

 

Zihninde yankılandı durdu. Hiç dinlememişti, hiç sormamıştı.;

- “ Yarın gelme sen ”... , “ Yarın gelme sen "...

 

Ne olurdu aşüfte sinsi sinsi gülümsemeseydi!.. 

 

 

Yangın merdiveni bitmişti. Karşısına, çatıya uzanan kırık dökük birkaç basamak  çıktı. Kiremitler..  Çiselemeye başlayan yağmurla, kendine özgü kokusunu salan kiremitleri kokladı. Göğe baktı. Yıldızları tanıdı. Bunlar çocukken çıktığı o çatıda, kiremitlere uzanarak  seyrettiği yıldızlardı…Gülümsedi.

- ” Siz hala orda mısınız len! ” diye babaannesinin yaptığı suböreklerinden hatırı sayılır miktarlarda aşırdığında, ortalık durulana kadar tırmanıp saklandığı çatıdaki, “ Kaydım kayacağım ” heyecanını garip  bir sevinçle yaşadığı çatıdaki yıldız arkadaşlarına seslendi. Ayağını attı. İlk kiremit her zamanki gibi gevşekti. Bunun için ilk adımı üç ya da dördüncü sıraya  atmak daha akıllıca olurdu. Öyle yaptı. Eliyle dört beş sıra yukardan destek almayı da unutmadı. Hava soğuktu, ensesine düşen damlalar ürpertiyordu ama yine de üşümüyordu. Çocukluk heyecanı geri gelmişti. Kiremit ilk düşen damlaları gözeneklerine çekince, kayganlık öncesi o taze arılığı hissedince, elleri çocuk olmuştu yeniden. Bir çırpıda ilerlemeye başladı. Tam tepeye ulaştı. En yukardaydı şimdi. Eskiden daha uzun sürerdi tırmanışı. Büyüdüğünü anımsadı. Artık bacakları daha uzundu. Üç dört adımda tepeye ulaşmıştı. O zamanlar babaannesinin söylenmelerine eşit bir ölçü zamandı tepeye ulaşma vakti. Oraya vardı mı susardı babaannesi. Şimdi olsa demek hala mırıl mırıl söyleniyor olacaktı. Burnunda bir sızı duydu. Duymazdan geldi.

 

Ortalık sessizleştiği zaman o da çevreyi seyre başlardı. Karşıda ordu arazisi uzanırdı, göz alabildiğine geniş. Göz alabildiğine yeşil. Uzaktan ana binanın ışıkları görünürdü. Ne binasıydı orası, bilemezdi. Kimler var, askerler mi, komutanlar mı? Yemekteler mi? Dinleniyorlar mı? Şu canım göğü nasıl kaçırırlar? Işıl ışıl yıldızları? Bir komşusu vardı büyükannesinin, Gülizar. Gül bahçesi demekmiş; dedesine  sormuştu. Sonra bir beyit söylemişti dedesi içinde lalezar geçen. ” O da lale bahçesi mi demek dede? ” diye sormuştu. Şimdi bu yıldızlı göğe de yıldızar mı demeliydi? Yıldızlar da ay gibi öylesine haleliydi ki yoksa halezar mı demeliydi? Nasıl kaçırırdı insanlar bu ışıltıyı?  Hele bir de yıldızlar ağlarsa? Şıpır şıpır damlarsa kiremitlere? Sonra  bir güvercin, gelip de çatının bir kuytusuna sokulursa ve en yakın arkadaşın olursa bir  geceliğine…Arkadaşlıklarından utanırlardı belki oradaki insanlar o zaman. Güvercinler onu dinlerdi. Belki zorunlu belki değil, dinlerdi güvercinler onu….Her yağmurda bir güvercin onu dinlerdi. Islanmak telaşında bir güvercinin kararsız, yuvarlak gözlerinde eritirdi özlemlerini. Güvercin bazen gözlerini yumardı. Bir kızılderili reisinin bilgece oturuşuna benzetirdi onu o zaman. Arada kabarır, bir gurultu çıkarır, susardı sonra. Kendisi çatıdan inmeden uçup da gitmezdi. Yağmur dinse bile gitmezdi. Bir  gece orada sızıp uyuduğu için tüm aile seferber olmuş, her yerde onu aramışlardı. Sabah babası gelip onu çatının  tepesinde bulduğunda verip veriştirmesini duymamıştı bile. Çünkü çatı arkadaşını görmüştü birden. Hala orada, yanındaydı. Uçup gitmemişti. Onun için belki de şimdi şuracıkta gözleri bir güvercin aradı. Yağmur dinse bile uçup gitmeyecek bir güvercin için bakındı etrafa heyecan içinde. Sonra hatırladı ki bu koca kentte güvercinler artık kiremitlere sokulmuyor. Çünkü kiremitler o zamanki gibi korumuyor artık. Bir tek yıldızlar var şimdi. Neyse ki hala bekleşiyorlar.

- “ Bakmayın len ööle! ” dedi utanarak. “ Oldu işte, hak etmeseydi! Son umudumu öldürtmeseydi o da! ”

 

 

- “ Nasıl bir acı kapladı göğüs kafesini, baksana! “ dedi yıldızın biri öbürüne.

- “ Görüyor musun bak tam orada, kaburgalarının ortasında bir acı halesi yanmakta ”

- “ Sessiz ol! ” dedi diğeri ona. “ Biz de dinlemezsek eğer, ihanetin büyüklerinden savurmuş oluruz. Sessiz ol ve dinle ne olur, görüyorum evet. Ama dinle… ”  

 

Ağlamaya başladı. Son derece duru, son derece katıksız, son derece içten bir ağlayış. Son derece son bir umudun sona erişini anlattı yıldız kardeşlerine. Halini arz etti özetle. Belki kendinden özür diliyordu bilmeden. Dinlendi anlattıkça. Yağmur yağdıkça yağdı.

 

İleride, üç apartman ötede, sedyedeki kadın kaldırıldığında, ambulansın ışıkları yıldızlarınkini kısarken yağmur yağdı. Yıldızlar kıskanmadılar. Onurlu insanların kendini bilir duruşları gibi onlar da kendilerini biliyorlardı. Ne yaptıklarını iyi biliyorlardı.

 

İlerde iki apartman ötede polis otomobilinin mavi ışıkları yıldızlarınkine baskınken yağmur da hızlandı. Yıldızlar yine kıskanmadılar. Fark etmediler bile. Zira yaydıkları ışıltı dikkatlerdeydi. Yalnız arada fısıldaştılar. O zaman çatıdaki ses susuyor, onlara bakıyordu. Yıldızlar dinlemeyince ışıklarının azaldığını anlıyordu çocuk… Bekliyordu o zaman. Gözleri polis otosuna kayıyordu, sabaha ne olacağı merakıyla bakıyordu. Nereye gideceğinin kasvetiyle bakıyordu.

 

- “ Ne yapabiliriz sence? ” dedi büyük yıldız küçük olana. “ Hiçbir şey ” dedi, küçük yıldız kararlılıkla; “ Yaşamlar biraz da seçimden ibaret, seçecek…”

 

Yağmur yağdı bütün gece. Yıldızlar bütün gece dinledi. Çocuk çatıdan hiç inmedi. Kendi yaşam kartında kendi seçeneklerini anlatırken bir yandan da işaretliyordu sanki; a, b, c...

 

Sabah doğru, doğudan ilk aydınlık serpintileri gökte sanki yakamozlanınca yağmur azaldı. Ama çatı ıslak, kiremitler fazlaca kaygandı. Çocuk hiç sevmezdi kiremitlerin kuru halini. Tozlu gibi gelirdi ona. Kaygan halini de sevmezdi. En güzeli suyu ilk içtikleri andı. Çocuk bunu düşündü.

- “ Gidiyonuz len di mi?” dedi yıldızlara. Hiç ses gelmedi. Yağmur dindi. Polis otosu gitmişti. Kadına kim bilir ne olmuştu, bilmiyordu. Ama önemi yoktu artık. O ilk anı düşündü. Kaçıp da gidecek  sandı.

 

Gözlerini kapattı. Üstü başı sırılsıklam, kendini çatının tepesinden diğer yana, aşağıya bıraktı…

 

" Hiç beklemiyordum. Beni görür diyordum.. Gün ağardı mı beni görürdü nasılsa. Bütün gece orada kaldığımı, yağmur dinse bile uçup da gitmediğimi görür diyordum. Saklandığım kuytudan çıktım. Kanatlarımın dermanı kalmamıştı. Uçabileceğim kadar kuruydu teleklerim. Ama sanki tonlarca yük vardı. Çırpmaya çalıştım. Son gayretimle kendimi göğe saldım. İçim yine de rahattı; o çatıdan inmeden  uçup da gitmemiştim yine de. Yağmur dinse bile gitmemiştim ki..." diye düşündü, kiremitteki güvercin.

: Sibel ERÖZDEN, İstanbul, 25.08.2004, 01:20                                                                                               Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt