www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ÖYKÜ BULVARI
Telif Hakkı Sahibi: Sibel ERÖZDEN
ÇATLAK
|
... “ Çok saygın görünüyor, aslında yakışır da ama, bilemiyorum… Hımm… Belki renkler biraz daha, evet, biraz daha ciddi olsaydı. Ama beğendim. Mankende durduğu gibi duracağından emin olsam. Yok yok. Ben başka bir mağazaya bakayım. Şu ne? Allah Allah… Biraz çatlak var gibi camın kenarında. İçeri girip söylesem mi? Ay, çıldırdım herhalde. Bana ne canım. Sahibi, bu camları her gün siliyordur. ” ...
Vitrindeki manken, uzaklaşan kadına baktı. Belki beş dakikadan fazladır üstündeki elbiseyi inceliyordu; - “ Ne kararsızlar var! ” dedi. “ Ne istediğini bilmemek kötü olmalı ” O olsaydı hiç düşünmez alırdı bu elbiseyi. Yaşadığı vitrinin camındaki çatlağa sabit gözleriyle kimseler görmeden bir bakış attı.. " ...
... “ Çok güzel. Harika bir tasarım olmuş. Dikişi de iyi gibi görünüyor. Ancak etek boyu, evet, rahatsız eden bir şeyler var. Biraz daha kısa olmalıydı. Daha kadınsı olurdu o zaman. Esinlenmiş oldum. En kısa sürede bunu kendi kataloğuma aktarayım. Elbette vitrin dizaynının da etkisi var bunda. Güzel aranje etmişler. Ama camdaki şu çatlak tüm tılsımı bozmuş… Of, geç kaldım. ”...
Manken uzaklaşan adama baktı; - " Kesin modacı " dedi. " Ama henüz tarzını oturtamamış belli ” Camdaki çatlak biraz daha büyümüştü. - “ Başımıza iş açacak bu gitgide büyüyen çatlak! Ne zaman fark edecek bu adam bunu? ” Kızıyordu dükkanın sahibine. Elbiseye baktı gizli gizli. Şimdiye dek üstüne giydirilen en güzel elbiselerden biriydi. Gül kurusu, eflatun gibi bir renk. Jile tarzında, giyenin tam kalbini hedefleyen yerde nazikçe serpiştirilmiş aplike çiçekler var, mor ve pastel yeşil. Kışlık, kaliteli yünlü bir kumaş. Üzeri kar yağmış izlenimi oluşturan havlarla kaplı. Çok sevmişti manken bu elbiseyi. Satılsın istiyordu. Satılmayan diğerleri gibi olmasın sonu, boynu bükülürdü raflarda tozlanan bütün elbiselerin. Satılmasın istiyordu! Bu elbiseyi tutku derecesinde sevmişti. Çürüyene dek üstünden çıkarmasalar umurunda olmazdı..
- “ Aaaa, camdaki çatlağa bak anne!” dedi bir genç kız annesine. Debisi yüksek akarsular gibiydi bu cadde. Özellikle alıcı olmayanlar vitrinlere bakmadan geçerlerdi. Öylesine bir geçiş sırasındaki bu farkına varma mankeni sevindirdi . Aslında elbisenin fark edilmesini tercih ederdi. Ama şimdi demek böylesine görülebilir hale geldiyse şu çatlak, dükkanın sahibi de kısa süre sonra fark edecekti.
... “ İşte bu!… Ne güzel, ne hoş görünüyor. Çok şık… Ama yeter mi acaba ayırdığım para? Etiketi görebilsem? Hiç durmayacağım. Tam istediğim gibi. Ama ne demeye gözlüğümü evde unuttum ki! Hayret! Ne kadar korkutucu görünüyor şu çatlak. Yok bu çatlak değil artık. Kırıldım kırılacağım diyor! ”...
Genç bayan fiyat öğrenmek için içeri girdiğinde, sokaktaki rüzgarın şiddeti artmış, akşam alaca örtüsünü sermişti tüm kente. Denizden gelen baygın koku, dakikalar geçtikçe şiddetlenen rüzgarı affettirmek ister gibiydi. Fiyat öğrenmeye giren genç kadın, bazı akşamlar gibi lokmaların güç yutulduğu, hüzün ve sabırla dolu gözlerle dışarıya çıktı. Yürüyüp gitmek üzereyken durdu ve elbiseye bir kez daha baktı. Sonra gözbebekleri mankene, mankenin gözlerine kaydı. Araştırıyordu galiba, anlıyor muydu? Mankenin yüreği ağzına geldi. Hiç yapmadığı kadar dondurdu kendini. Gözlerini sımsıkı kilitledi sabit bir noktaya. Sonra genç kadın yürümeye hamle etti. Rüzgar… Çok şiddetlenmişti. Çatlak.. Çok büyümüştü. Kadın adımlarını zorlukla atıyordu. Güç bela uzaklaştı. Manken rahatladı. İlk işi cama bakmak oldu. Artık rüzgarın yarattığı titreşimler duyuluyordu. Arkasını dönebilse. Konuşabilse..
... “ Yahu, bir şey olmaz değil mi bu gece? Fırtına falan? Bak şimdi, bu adam kepenkleri indirmezse şu cam olduğu gibi caddede. Doğal olarak fırtına çıkarsa eğer. Ama kaç kere başına geldi. Artık uslanmıştır Hamdi bey. Şimdi selam verip içeri girsem, hoşbeş derken saat dokuzu bulur. Bu akşam da geç kalmayayım eve. “...
Bitişikteki dükkanın sahibi, son umudu oydu mankenin. Ama şimdi o da yakasını kaldırıp rüzgarın ettiği oyunlardan kendini korumaya çalışarak uzaklaşmıştı.
... “ Ben bunu yarın akşam Handan’a hediye etsem fena mı olur yahu? Bak niye daha önce aklıma gelmedi ki! Keşke hediye kağıtları bitmeseydi; hemen bu akşam sarar götürürdüm. Neyse, sabah siparişler gelir gelmez mankenden çıkarıp paketlerim. Allaaah, saate bak! Sekiz buçuk olmuş. Maça zor yetişirim ben, hemen vurayım kilidi! ”...
Elbisenin dükkan sahibi tarafından bile beğenilmesi mankenin hoşuna gidecekti. Ama camı artık bir kenardan diğerine kadar kaplamış olan çatlağı görmemesi panikten daha başka bir şey hissetmesine engel oldu. Hamdi bey kilidi vurup çıktı dükkandan.
Saatler ilerledi. Vitrinin içi titreşimlerle dolmuştu. Kendisini sımsıkı tutmasa, neredeyse devrilecekti. Dışarıda rüzgar çöp kutularını devirmiş, tabelaları çılgınca savurmaya başlamıştı. Havada ne varsa yere iniyor, yerde ne varsa yukarı havalanıyor, sokak lambalarının loş ışığında minik anaforlar oluşuyordu. Aniden yandaki tabela yerinden koptu. Büyük bir çatırtıyla vitrinin önüne düştü. Ardından rüzgar bir hamle daha yaptı. Tabelayı tokatladı, yerden kaldırdı ve mankenin dehşetli ve boş bakışları tanıklığında, tam çatlağın üstüne vurdu!
Her şey durmuştu bir anda manken için. Yavaş çekim bir film izliyordu sanki. Paramparça olan vitrin camının binlerce sivri parçaya ayrılışı, morlu ve pastel yeşilli çiçekleri paramparça edişi, karyağdılara benzeyen dokunun görünmez yaralarla kanlar içinde vitrinin tabanına dökülüşü…
Kendisinin devrilmesi, sokağa fırlayıp tek bacağının ve başındaki peruğun bir tentenin ucuna takılması umurunda olmadı. “ Keşke üstümde kalabilseydi ya da keşke keşke, gözlüğünü unutan o genç bayan alabilseydi... ” diye düşündü.
Yaşadığı vitrin yıkılmıştı. En donuk manken bile öldürebilirdi kendini! Oysa... Çöpe gideceğini bile bile dükkan sahibinin tepkisini merak ettiği için sabaha kadar bekledi.
Öldürmedi kendisini... |
:
Sibel
ERÖZDEN,
İstanbul, 07.02.2004, 02:56