www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Sibel ERÖZDEN

 DÜŞ ZİYARETLERİ

( ... )   " Küçük kasaba yıllar önce hayata küsmüştü. Geceleri ışık saçmayı bırakmış, akarsularını çağlatacak kimseler kalmayınca o da kabuğuna çekilmişti. Toprağındaki bereket yerini kısır hasatlara bırakmıştı.

Bütün çiftçiler gibi Maksut  efendi de almıştı nasibini bu verimsizlikten. Artık fasulyeleri bile eski şenliği içinde ekmez olmuştu. Oysa şevkli  adamdı Maksut Efendi. Ne vakit ekilecek bir ürüne karar kılsalar, ertesi akşam konu komşuyu evine toplar da erkekler ufak ufak demlenirken, kadınlar kendi aralarında çalar söyler, kurtlarını dökerlerdi. Umut şenliği gibi bir şeydi işte.

Son iki ekim zamanında bu kutlama bile yapılmaz olmuştu. Geçen hasatta aracıların, her şeyin üstüne bir de fiyatları çok düşük tutması mahsulün çoğunu ineklere yedirmelerine yol açmıştı. Herkes kasabasını köyünü terk edip büyük kentlere göçerken o tası tarağı toplayıp yaşadığı kentten ayrılarak bu sahil kasabasına yerleşmişti. Şimdilerde ise  hata ettiğini düşünür olmuştu.

Beş  evlat sahibiydi bir zamanların " Hovarda Maksut Efendi " si. En büyük kızı Hülya’yı memleketinde henüz on altısındayken evermişti. İkinci kızı Aynur, sadık çıkmış, otuzlarında olmasına rağmen evlenmemişti. Asıl sebep sadakati miydi yoksa kısmetsizliği mi, o da pek belli değildi ya.. Üç numara, Belma, on dokuzuna değmeden göçtükleri bu sahil kasabasında uzun yol şoförünün birine gönlünü kaptırmıştı. Akşamları çapkın portakal ağaçlarının altında gizli buluşmalara daha fazla dayanamamış, Sedat’ la üç ay içinde evlenivermişti. Dördüncü çocuk Kamil,  küçükken ne olduğu anlaşılmayan bir ateşli hastalık geçirmiş,  sonraki yıllarını kontrolsüz öfke nöbetlerine yol açan arazlarla  yaşamıştı. En küçükleri İrfan ise aslında en talihlileriydi. Okulda her dönem ya teşekkürü ya takdiri olurdu. Lise yıllarını heyecanlı minik aşk serüvenleri içinde, derslerini de aksatmama ciddiyetiyle bitirdi.  İrfan, avukat olmak istiyordu.

Evin annesi Makbule hanım, sara hastasıydı. Kocasının gönül maceralarından ve yediği dayaklardan yorulmuştu. Şimdi de her çocuğu ayrı ayrı düşünmek vardı. Bir de,  her günü kazasız belasız bitirebilme savaşının  tanıdık yaraları. “ Bacası yok ki tütsün anacığım ” diyordu komşuları. “ Bir saatten  sonra hastalık gelir işte. Geldi mi de gitmez mübarek. Çabala dur şimdi. Nerdee.. ” diyordu Makbule hanım, “ Bakamadık kendimize işte, hep ihmal ettik! Aslında vurdumduymaz olacaksın, umursamayacaksın. ”  Bu da yaşanan bir çelişkiydi işte. Kendini yok saymayı baş tacı  ederler, fedakarlık kanıtı gibi sunarlar, sonra da onu baş suçlu olarak taşa tutarlardı. 

Bir gün, havuzlu bir bahçenin  içindeki şirin evlerinin sahibi gelip  nazikçe evi boşaltmaları gerektiğini söyleyince Maksut Efendi de tasarılarını yazdığı karar defterini kapatmış oldu. Kente dönüyorlardı. Bu kasabadaki ömürleri bitmişti.

Evde herkes farklı tepkiler verdi bu habere. Makbule hanım dönmeyi çok istiyor, buna karşın Kamil ve Aynur  şiddetle karşı çıkıyorlardı. İrfan ise sessiz kalmıştı. Biraz merak biraz da korku karışımı bir duyguyla yalnızca izliyordu. Ancak karar verilmişti; bir hafta içinde kasabayı terk edip akrabalardan birine ait bir apartman dairesini kiraladılar.

Kente dönüşlerinin ilk ayında Maksut efendi aracılardan son alacağını bankadan çekip dışarı  çıktıktan sonra, gündüz gözüne, yol ortasında yankesicilerin saldırısına uğradı. Başına aldığı darbeler ağırdı. İyileşmesi zaman aldı.

Makbule hanım, saldırının yaralarını sarmaya çalışırken, bir de akciğer hastalığına  tutulan  ve artık çalışamaz hale gelen kocasının  eve kapanma zorunluluğunu güç kabullendi. Evde biri hala okuyan üç çocuğu daha vardı. Kamil bir akrabanın yanında haftalıklı bir iş buldu. Kendi yalnızlığı içinde sessiz sedasız işini yapmaya çalışıyordu. Aynur bir süre daha bekledi. Belki Kamil daha iyi bir iş bulurdu. Belki babası da iyileşirdi.  O zaman İrfan da hukuk fakültesine girmiş olur, yarım günlük öğrenci işlerinde çalışarak cep harçlığını çıkarırdı. Belki kendisi de yuvasını kurar, bir bebeği  bile olurdu, kim bilir? 

Aynur hayal kırıklığına uğradı. Zaman acımasızdı. Babası hiç iyileşmedi. İrfan, kötü bir arkadaş grubu edinmiş, üniversiteyi kazanamamıştı. Geceleri kahvehane köşelerinden ayrılmaz olmuştu. Makbule hanımın  üzüntüden baş ağrıları artmıştı. Kamil bir gün, patronla bir hiç yüzünden kavga edip işten çıktı. Makbule hanım, üzülüyordu. Tansiyonu da çıkmıştı… Aynur öteden beri içtiği sigarayı arttırmış, daha da zayıflamış, rengi tütüne kesmişti. Evlenme şansı, batan her günle biraz daha bitiyordu. Sonra  kararını verdi. Kamil çalışamıyordu. İrfan iş beğenmiyor, ” Öyle her işi yapamam ben ” diyordu. Biraz dikiş bilirdi  Aynur, evde  küçük kumaş parçaları buldu bir gün. Minik mutfak havluları dikmeye başladı. İhtiyacı olan da olmayan da alıyordu. Ufacık bir rahatlama olmuştu.

Kamil’ e, hali vakti yerinde bir adamın kızını istediler. Adam, Kamil’ i yanında çalıştırmak şartıyla kızını verdi. Ufak tefek kavgaların içinde bir de oğlu oldu Kamil’ in. Makbule hanım biraz daha rahatlamıştı.

İrfan’ı yeniden üniversite sınavlarına girmesi için ikna etmeye çalıştıkları sırada Maksut efendi mide kanaması geçirip hastanelik oldu. Tüm aile telaş içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir yandan da yaklaşan felaketi seziyorlardı. Maksut efendi mide kanseriydi! Teşhis konulduğunda bedenin artık her yanını bir ağ gibi sarmış olan kanser, savaşılacak gibi de değildi. 

Babaya karşı son görevler, her bir evlat tarafından olabildiğince yerine getirildi. Hülya, eşinin manevi desteğinin yanında yaptığı hatırı sayılır maddi yardımlarıyla da anne ve kardeşlerini yalnız bırakmadı. Belma, yaşadığı kasabadan haftada iki üç kez ancak gelebiliyordu. Zira iki küçük çocuğu vardı. Aynur, bu dezenfektan ilaç karışımı, beyaz ışık kokulu hastane odasına pek uğrayamıyordu. Ailenin reisi olmuştu. Onun işleri aksatması, hepsinin felaketi demekti. Kamil günaşırı uğruyor, evinde gitgide büyüyen sorunlardan hiç söz etmeden babasının temizliği, çamaşırlarının değiştirilmesi gibi zahmetli işleri annesiyle paylaşıyordu. İrfan, her gün oradaydı. İrfan her gün, babasının yattığı odaya hiç girmeden kapısının önünde akşama kadar ağlıyordu.Onun bu tavrına kimse bir anlam veremiyor, ama üstüne de düşmüyorlardı. Ne de olsa babasının en çok şımarttığı küçük oğluydu o.

           Maksut efendi bir akşam, dehşet dolu sahnelerden sonra gözlerini yumdu ve uçup gitti o odadan. Makbule hanım inanılmayacak bir dayanıklılık  gösteriyordu. Son dönemde eşinin yaşadığı acı ve kan dolu günlerden sonra dinleneceğini düşünüp için için bir huzur bile hissediyordu. Kızlar çok üzgündü ama kadere teslim olmuşlardı. Kamil de dayandı.  İrfan yine ailede en çok ağlayan, en tuhaf davranan oldu. O acı günde, hıçkırık nöbetlerine boğulup tabutu bile taşıyamamıştı. 

         İlerleyen günlerde yaşamlarını oturtmaya çalıştılar. İrfan, o güven telkin etmeyen dostlarının yanında çalışmaya başlamıştı. Kamil, eşinden boşandı. O da küçük bir atölyede iş buldu. Küçük bir ücret karşılığı eve katkıda bulunuyordu. Aynur cıva gibiydi. İçlerinde en azimlisi ve en ciddisi oydu; durmadan çalışıyordu. Makbule hanım genelde aynı kaldı. Tansiyonu biraz daha arttı, kırışıkları biraz daha belirdi. Galiba doktor şeker teşhisi de koymuştu ama o bunu herkeslerden gizliyordu. Bir söylese,  onu yeme bunu yeme diye hepsi başına ekşirdi …

          Belma‘ nın bir çocuğu daha olunca eskisi kadar gelemez olmuştu. İrfan’ın tek dert ortağıydı. Arada bir ablasının yanına gider, içini dışını anlatır rahatlardı İrfan. Kendini ve yaşadığı değişimleri anlatıyordu. Kadınlara hiç ilgi duymadığını anlattı bir gün ablasına. Bir başka gelişinde ise hayatında biri olduğundan söz edince, Belma çok sevindi. Demek İrfan’ın rahatsızlığı geçiyordu. Ancak kim olduğunu öğrenince duraladı; kendini dinledi önce; içinde bir şey ezildi, acıdı.  Bir şey demedi. “ Cem’ se Cem! ” dedi. “ Ne yapalım? Ama annem duyarsa kahrından ölür! Bütün akrabalara rezil olur İrfan. Ne olur bir hata edip de ağzından kaçırma! ” Babasını düşündü. Sonra hemen savuşturdu o düşünceyi. O cennetinde kalmalıydı.  Bu, oğlunun kıyametiydi. Kendisi ne düşüneceğini bilemedi Belma. Ne hissedeceğini de…  Kafası karıştı bir süre ama sonra,    “ Kardeşim ” dedi. “ Kim olursa olsun, ne olursa olsun, her ne yaparsa yapsın, o benim kardeşim ”  Artık rahattı.  Kabullenmeyi bilmek,  fırtınayı dindiren güneşli havalara benziyordu.

         Zaman içinde İrfan evden taşındı. Bir fabrikada gece işi bulduğunu söylüyordu ama, ne iş yaptığını yalnızca Belma biliyordu. Dövüldüğünde, hırpalandığında yaralarını bir tek o sarıyordu çünkü. 

         Bir gün çalıştığı yerden her  yanı kan içinde atılıverince Belma’ ya koştu. Ne diyebilirdi Belma? “ Git! ” dese, kardeşi nereye gidecek, biliyordu. “ Kal ” dese olmazdı. “ Kamil’e çıtlatsak? ” diyecek oldu, “ Öldür beni daha iyi! ” dedi İrfan ağlaya ağlaya.    ” Anneme söyleyemiyoruz. Aynur olmaz! Hülya hiç olmaz; kesin anlatır kocasına...”  Konuştular, tartıştılar, konuyu çözemeden gün ağarırken uykuya daldılar.

          İrfan o sabah terk etti ablasının evini. Kimseler haber alamadı ondan. Belma  bütün sıkıştırmalara rağmen kimseye bir şey söylemedi. Arada bir İrfan' ın mektupları geliyordu. Büyük şehirde iyi arkadaşlar bulmuş ve birlikte bir eve taşınmışlar... Evden çıkarılmışlar... Başka bir ev bulmuşlar...

          Makbule hanım ve çocukları kasaba dönüşünde kiraladıkları o evde yaşadılar. Aynur hiç evlenemedi, Kamil oğlunu arada bir kaçamak bakışlarla izlediği okul bahçelerinden seyretti.

 

Evlâdını izleyen biri daha vardı. Ulaşamazlık içinde kıvranan, oğlunun acılarını dindiremediğini düşünen biri daha.. Maksut efendi, olduğu yerden belki arada bir düş ziyaretlerinde bulundu en küçük canına. Hepsi o kadar! ”  (  ...... )

 

 

Başını okuduğu kağıttan kaldırıp bana baktı;

- “ Sahiden beni düşünüyordur değil mi babam? ”

- “ Elbette ” dedim ona. “ Elbette düşünüyordur. Ama üzülmüyordur artık. Bak, mutlusun ya? ”

- “ Yaa ” dedi, “ Mutluyum, evet ”  Biraz mırıldanır gibi söyledi bunu. Şüphelendim ama, kurcalayamadım. Alacağım yanıt ürperten bir rüzgarın  uğultusu gibi gelecekti yine. 

- “ İyi iyi, isimlerimizi değiştirmişsin hiç olmazsa. Fena değil, ama bak bir yerde abartmışsın kız! Allah canını almasın senin! Bi kerem ben hastanede bütün gün ağlamıyodum. Arada bir, girdiydim babamın odasına anacım.. ”

- “ Yani beğenmedin ailenin hikayesini öyle mi? ”

- “ Ay inanmıyorum! Kız, zaten yaşanan şey bu! Beğenmeyip de naapcam? Hiç ayrıntı vermemişsin o var yani. Ama o zaman da roman olmalıydı. Ay aslında hayatım roman kız benim, di mi cancık? ”

Hiçbir şey demedim. Düşünceli olduğumu görünce kıyamadı bana;

- “ Kız asma suratını hadi! Fena oluyorum yani. Kimse okumazsa ben okurum durumu yani, aaa! Hay Allah cezanı vermesin e mi! Ay valla geç olmuş yani, kalkmam lazım benim ” dedi. Yanaklarımdan öptü, sonra  ” Öptüüm, bay yani ” deyip ayrıldı yanımdan. Gülümsemeye çalıştım...

 

Gece ışıklarının altındaki o kalabalık caddede   kaybolana dek izledim;  Nisan yağmurunun dokunuşlarıyla serinleyen sokakların insanları izlediği gibi izledim onu...

 

 

Hiç inanır mıydım buna? Bir zamanlar  lise son sınıftayken... Üniversiteyi kazanıp da birilerine  gönlümü kaptırırım endişesiyle bana  alelâcele bir evlenme teklifinde bulunan küskün kasabamın yakışıklı delikanlısının, bu akşam beni burada böyle bırakıp gideceğine, hiç inanır mıydım? Hiç gelir miydi aklıma?

:  Sibel ERÖZDEN, İstanbul, Şubat, 2004                                                                                                      Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt