www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

ÖYKÜ BULVARI

Telif Hakkı Sahibi: Vefa LÖK

 

KAYIP GÜN " O PERŞEMBEYİ BEN ÇALDIM "

07:00 – UYANIŞ 

mutluluğumu

bir şatoya saklarım hep

yol kenarındaki zirvesine

iskambil kağıtlarının

 

ordularınızın rüzgârından

yıkılıverir birden

hiçbir zaman uzun sürmez

sayısız imparatorluklarım

 

kral ben

veziri ben

halk ben

askeri ben

ve her sefer

beni tahttan indirip

yine beni kral ilan eden  ( Kelebek İmparatorluğu ) 

Bir kuş vardı rüyamda. Tekerlekleri olan, kırmızı bir kuş. Kanadının biri yukarda, biri aşağıda dönerek uçuyordu. Dört bulut vardı, biri köşeli.. Diğer ikisinin arasından bir kalem geçiyordu. Sarı saçlı bir çocuk boyarken gölgesini taşların...Uyandım.. 

Uzun süredir tasarladığım bu kısa güne gözlerimi her zamanki gibi odamda açtım. Tabii ki böyle olmalıydı. Asya’nın yüksek bir yamacında olmak da güzel olabilirdi ama bu benim hayatım. “Kedili Kadın”ın hâlâ sindiremediğim bir sözündeki gibi “Gerçekler daima güzeldir”.. 

Vakit geçirmemeliydim.. Hemen doğrulup yüzümü yıkamaya gittim.  

Bu özel günü daha sonrası için bir zarfa koyup kendime tekrar tekrar yollamak isterdim. Hayat bizi hızla sökülen ipi kaçmış bir kazak gibi hatıralarımızla çırılçıplak bırakmıyor muydu hep? Geçmişi düşündüm de birkaç saniye için,  dün de böyle uyanıp işe gittim mi ben, gerçekten yıllar evvel ki o tatlı kız çocuğu yaşadı mı, Zeki Müren var mıydı, acaba babamın bana nerdeyse yirmi yıl evvel aldığı o Amstrad markalı bilgisayarım nerede şimdi? İlk bir kaç hafta, o bilgisayarı odanın ortasına koyup, bir yastık üzerinde put gibi saatlerce neler yapmıştım ben… Off.. Annem bana diktiği o ilk tulumu neden saklamadı ki; Herhalde ancak avuçlarıma sığardı.. Bunların parçası bile kaldı mı hiç!!?  Hayır, sadece puslu hatıralar vardı. 

Yahu ben ne boş adamım.. Aynada traş olurken şöringer’ in kedisi örneğindeki kuantum felsefesini andıracak hayallere daldım.  Bırak bu boş düşünceyi şimdi Vefa. Bak ayna karşısında kendini nasıl da unuttun, ve ne yazık ki seni yormayan bu tıraşın tadını alamadın!..  

Evet.. Bu kaçırdığım tek zevk olmalıydı gün içinde. Zaman geçiyordu. Odama dönüp bugün ne giyeceğimi kesinleştirmeliydim. Sevdiğim açık mavi kotumu giydim bir çırpıda.  Üzerine de pamuklu koyu gri bir kışlık aldım. Spor tarzı giymek istemiştim yine.. Sırt çantamı kontrol ettim. İçinde bir defter, kitap, kalem, telefonum, suyum ve Bora’ dan ödünç aldığım dijital fotoğraf makinesi gibi eşyalarım vardı. Makine biraz pahalı bir şeydi. Dün Bora’nın onu bana verirken duyduğu tedirginliği yüzünde bir an hissetmiştim.. Haklıydı tabii ki. Sakarlığının sınırı olmayan birine böyle narin bir eşyayı emanet etmek kolay değildi. Ama o iyi bir çocuk. Çünkü tereddütü fazla sürmedi.  “ Zaten ben pek kullanmayacağım, daha çok kendi fotoğraflarımı çektiririm birilerine..”  dediğimde, Bora kocaman gülerek “ Senden önemli mi be Vefa, bizim için bunlar, neden aldık ki bu eşyaları zaten? ”  deyip çantama koymuştu makineyi. Bugün ruhuma resmedilecek çok özel hatıralar vardı. Ve bazı karelerini çalıp yarına da götürebilecektim.  

Kendimi bir hırsız gibi hissettim mutfağa doğru giderken. Sıradan bir yirmi dört saati ters yüz edip, kimseye çaktırmadan yaşayacağım gizli maceram başlamıştı.  

Bırak yavaşça dökülsün eteğindekiler ey güzel hayal perisi!

Ürkek olma sakın..

O çakıl tanelerini fazla bilen yok. 

Ben onları yine tek tek

Büyük çağlayan dibine yatıracağım söz.

Bırak o mesut taşlarla yolum serinlesin.

 

07:15 - MUTFAK 

 

Bazı gömlek düğmelerini neden bu kadar ufak yaparlar ki sorarım? Vay be!.. Neredeyse üç dört gömlek düğmesi iliklenebilecek sürede, kalktım, tıraş oldum, üzerimi giydim ve mutfağa giden koridordaydım. Etrafı iyice bir seyredebileceğim vaktim de olacak bugün. Ne güzel. Önceki  günlerdeki kadar vurdumduymazlıkla koridoru geçip mutfağa girdim. Ama mesela sokağa düşen izim yine farklıydı tabii ki dün.  

Neyse.. Güzelliklere çoğunlukla böyle teğet geçen  sancılı bir ömrü sorgulama zamanı değildi o an.  

Annem uyanmıştı ama henüz mutfağa gelmemişti. Büyük ihtimalle benim hâlâ banyoda tıraş olduğumu düşünüyordu. Bugün O’nun için eksiksiz ve güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamış olmayı herhalde bu dünyada benim kadar kimse istemezdi.  Bir gün bile ona hizmet eden birinin olduğunu sanmıyorum. Hasta iken bile dinlenmeyip, bu evi çeviren tek kişidir o. Ooff.. Bari bir çay demleyeyim hiç değilse.. Nasıl yapıldığını çocukluğumdan beri biliyordum. Gözlerimi silip, yavaş ve sessizce bu işe koyuldum. Annemin aklını fazla karıştırmadan sevindirecek en kolay yoldu bu belki. Doğru ya, her güzelliğe böyle sevinip geçmeliydik aslında.. Sorguya çekmeden, önünü ve ardını hesap etmeden! Tamam, ucubeyiz, nafileyiz, kabulümdür.. Ama çay demlemeyecek kadar da değil! 

Ufak televizyonu açtım. Ekranda bir çocuk rengarenk misketlerle oynuyordu. Kahvaltı ederken veya yemek yerken bir yanda onun çalıştığını bilmeliyim en azından. Aileye kendini sinsice dahil eden bu yemek arkadaşımıza nasıl da sadıktık. Çoğu insan annesine, kardeşine, dostuna ve sevgilisine bile kolayca küser de.. Televizyona küsmek nadirdir.. Hele gazete okumuyorsanız, dünyanın bir üyesi bile sayılmazsınız. Nereye gidiyoruz biz? 

Annem : - Ne yapıyorsun sen sessizce burda bakayım ha? Aaa? Çay mı demliyorsun? .. Haydii.. Demlemişsin bile yaa… Hahahaa.. Ben de diyorum bu çocuktan neden ses çıkmıyor

- Evet anne.. Bak bakalım olmuş mu? 

Annem : - Allah Allaah..  

Neyse ki konuyu fazla derinleştirmeden, anneme tostları da hazırlamasını rica ettim. Yoksa biliyorum, fazla konuşursam kendimi ele verirdim. İşi şımarıklığa vurup tostlarımı yedim. Ve eskisi gibi çayımı avuçlarımın içinde sımsıkı kavrayıp sıcak sıcak içtim. Saat sekize geliyordu. Anneme teşekkür edip, öptüm. Montumu giyip, botlarımı alıp çıktım.  

Annem kapıya çıktı.

- Aaa! Yahu gene mi benden önce bağladın o botlarını? Dedi gülerek.

- Geç kalıyorum anne, o yüzden acele ediyorum. Hadi Allahaısmarladık. Akşam geç geleceğim merak etme. Hee öğlen de yemeğe gelmeyeceğim. 

Annem : - Yavrum? Ne yiyeceksin.. Nereye gideceksin söyle? Sakın aç kalma haa…  

- Ya arkadaşla sinemaya felan gideceğiz.. Merak etme sen..  

Annem : - Dur yedek su koyayım çantanaaa! 

- Gerek yok annee, gerek yok.. Allahaısmarladık… 

Hızla merdivenlerden inip bisikletimi çözdüm. Sokağa çıktığımda annemin balkondan yine beni uğurladığını duydum. Anne işte.. Saçını süpürge etmiş derler ya.. Bu söz çoğu anne için benzetmeden daha gerçektir. Benden üç yaş küçük kardeşimi de aynı hizmetten eksik etmez. O koca adam da bazan öyle hımbıllaşır ki şaşarsınız.  Ne yaparsın.. O hem bir kadın hem de anne!  

En azından koku ve rengini yitirirdi kadın, annelik ihsanı vermeşeymiş Allah ona..  

Bir gamlı hazânın seherinde,

Isrâra ne hâcet yine bülbül?

 

Bil, kalbimizin bahçelerinde,

Cân verdi senin söylediğin gül.

 

Savrulmada gül şimdi havada,

Gün doğmada bir başka ziyâda.   

( Ahmet HAŞİM )

İnsanlık dağı yerinden oynatır ama bir anneyi yolundan çeviremez! Çünkü o bir kadındır.. Önceden her yana bıraktığı kırıntıları koklayarak ilerler yolunda sanki.. Yapacağı her iş olup bitmiştir aklında. Biz erkekler gibi işi yaparken düşünmezler sanırım.  Biz işimizi  başarana dek yapar bozarız, yapar bozarız... Oyun oynayan ufak çocuklar gibi.

08:10 – KISA MESAİ 

Sanki beş on kilo hafiflemiştim. Kaslarım ve tenim arasında tatlı bir esinti geziniyordu. Rüzgâr gibi çabucak çalıştığım fakültenin önüne gelmiştim. Dört yıldır belki iki bin defa yaptığım gibi bisikletimi girişin hemen yanındaki direğe bağladım. İyi hissediyordum kendimi. Hem de çok iyi.  

Yay gibi şekil alıp öyle bir zevkle gerindim ki, tüm gökyüzü ciğerlerime doldu sandım. Sonra,  kollarımı iki yana salıp unutabilmenin zevkiyle yürümüyor, adeta savruluyordum. Tırtıl kelebeğe dönüşündeki o şaşkınlığını ve muhteşem duyguları anlatabilseydi bizlere keşke.. Ya bir kaç saat, ya bir kaç gün ömrü varmış kelebeklerin.. Hangisi doğru emin değilim. Ömrü hissettiklerini anlatmaya asla yetmezdi herhalde.  

Bu benimki, her an mucizelerle dönen şu dünyada ne kadar da basit bir değişimdi. Benim gibi kim bilir kaç insanın sıradan düşlerini süslüyordu bu büyük basitlik? Hiç söylenmemiş, söylense de kalabalık arasında yitip giden nice parlak hikayenin ilk sözüydü “Merhaba” ?… 

Hey siz garip insanlar!

Dün yine gün boyu muhalifimle savaştım.

Ben dün gece de yalnız gittim odama.

Özleyenim olmadı.

Dün de bir bir ışık yoktu -sevildiğime dair-.

Siz yürüyen uğultular hey..

Selamlaşmaktan bile mi acizsiniz?

Ya ısrarla baktığım o suratınız

Nerede çürüdü?

Gülün biraz.. Ne olur gülün!

Bu gölgeyi bulaştırmayın bana..

Sizin yüzünüzden,

Sanki..  yaşlanıyorum. 

- Günaydın.. Günaydın.. Günaydın Saffet Abi.. 

Yine herkese gülerek bir iş gününe başladım.Yeni bir aya girdiğimiz için günlük imza dosyalarımızdaki çizelgeler de değişmişti. Dosyayı buldum ve yavaş yavaş sayfaların üzerinde kendi ismimi aradım. Yine en alta koymuşlardı benim sayfamı. Usulca imzamı atmaya koyuldum. 

Maymun aşağı tepegöz

Maymun aşağı tepegöz

Kalemim kırılmadı hayret

Duvarlar buruşmadı

 

Sol elim defterlere

Sağ elim duvarlara

Korkularımın üstü komik

Çiz maymun aşağı tepegöz    

Saffet Abi: - Gene mi seni en alta koymuşlar yahu? Sen imzanı at da ben üste koyup zımbalarım onu. Eziyet olmasın sana her sabah .. 

- Sağ olasın Saffet Abi.. Haydi kolay gelsin.. 

Saffet Abiyi severim. Selamlar, gülümser, hatır sorar O.. Rahmetli kardeşini hatırladım şimdi. O da burada çalışıyordu. Yirmili yaşlarda sevimli bir insandı. Akıl ve zeka seviyesi dört yaşında bir çocuk kadardı belki. Sabahları elinde çay bardağıyla ocağa gidip gelirken görüyordum onu. Her zaman tıraşlıydı yüzü. Temiz ve düzgün giyimi, cana yakın edasıyla örnek bir memur gibiydi. Personel araç girişindeki kapıyı açıp kapamaktı görevi. Geçen yılki odamızda arka taraftaki bu kapıyı gören bir pencere vardı. Bazen ona bakardım. Her araç gelişinde aynı çocuksu koşuyla kapıyı açar, aracın girişini saygıyla bekler, kapıyı kapatır ve sonra gene koşar adım küçük bekleme kulübesine giderdi.  Bir defasında kulübede oturduğu sandalyede kendinden geçmiş gibi sürekli sallandığını görmüştüm. Bu durum epey uzun sürünce sorup öğrendim ki kardeşimiz sorunluymuş. O an anlamıştım, bazı arkadaşlar ona yaptıkları tuhaf şakalarla, kendilerine gülecek sebep arıyormuş. Moralim bozulmuştu o günlerde.  

İki yıl evveldi sanırım. Bir kazada öldüğünü öğrendik. Servisi kaçırınca, kendi aklınca  işyerine doğru yürüyerek yola çıkmış. Geleceği yol arabayla bile yaklaşık kırk beş dakika sürerdi. Otoyolda belki saatlerce yürümüş, yürümüş.. Bu hayatta son duyduğu ses bir acı fren çığlığı olmalı..  

Çalıştığım odaya girdim. Ferhat bilgisayara bir ek olmuştu yine. Ağzından günaydın çıktı mı çıkmadı mı ikimiz de anlamamıştık. Kısa sürede ben de kurulmuş bir kukla gibi ekranımın karşısına geçtim.  Buz gibi suyumu yanıma koydum. Odada tıkırtılı klavye sesleri ve radyoda Barış Manço : 

..Şu karşı yaylada göç katar katar / Bir yiğidin derdi serinde tüter… 

Çayını içip, içindeki kafein ve şeker beynine ulaşana dek Ferhat sabahları böyle komaya girmiş halde bir süre otururdu. Çok acil durum olmadıkça hayatı monitörden izler, tepkisini veya yaşam belirtisini de sadece tuşları tıkırdatarak verirdi. O’ nun odamızda böyle adeta bir Japon ağacına dönüşmesine zor alışmıştım.  

Ferhat çay almak istediğini söyleyip çıktı. Taa iki kat yukarıdaki ocağa gitti. Nerdeyse kaynar kaynar suyu bardağa doldurdu. Hem de şu incecik plastik bardaklar var ya, hani azcık sıksan yamulup dökülecek olan! Sonra yine iki merdiven indi, iki uzun koridoru geçti. Odaya girip, masaya oturdu. Sallama çayı hazırlayıp, beş on dakika boyunca monitör karşısında bir şeyler okurken çayını yudumladı. Ne inanılmaz şeyler oluyor hey Allahım! O beş dakikalık çay keyfi için sanki dağı delmişti benim gözümde Ferhat. Gördüğüm bu garip dünyadan haberi yok muydu acep? 

Tanınmadığım bir yerde denemeliyim bugün yaşamayı. Daha önce hiç görüşmediğim biriyle ve onun da haberi olmadan alıp götürmeliyim önemsenmeyen o çakıl taşlarını. İşte bugün öğleden sonrasını birlikte geçireceğim çok uygun biri vardı. Uzun zamandır internette yazıştığımız Yağmur’du bu. Görüşmeyi yıllardır çok istesem de buna yetecek sebep ve cesaretim yoktu.   

Biri geldi sonra. Tanımıyorum ama buralarda çalışan bir elemandı. Ferhat’ a bir şeyler soruyordu sanırım. Ben günlük e-postalarımı okumaya dalmıştım. Adam sonra bana dönüp konuşmaya devam etti. 

Adam : - Ya Vefa.. Sen TV deki o çocuğun arkadaşısındır.. Tanıyorsun değil mi? 

- Hangi çocuk abi?  

Adam  : - Tanırsın sen onu tanırsın.. Hani şarkı söylüyor ya..   

- Ha şu BOPZITAR yarışmasını mı diyorsun sen abi? 

Adam : Evet,  dedi gıcık bir şekilde gülerek. 

-Ben o çocuğu tanımam. Abi senin adın neydi? 

Adam muhabbeti sevmişti sanırım.. Bana bakarak “ Tevfik ” dedi. 

- Abi ben her sabah bir ilk okulun önünden geçiyorum. Orda seninkinin aynı renk kravat takan, mendil taşıyan ve üstelik aynı sen gibi nezle olan birkaç çocuk gördüm. Dönerken sorarım seni tanırlar okuldan mutlaka hı? Sen  her gördüğün sakallıyı deden sanırsan ohoooo… İşin zor. Okula dön.. Sınıfta kalacaksın.  

Adam tuhaf oldu sanırım. Eğer anlayamadıysa da sustu en azından. Ben ise çoktan e - postalarıma dönmüştüm. İşi şakaya vurup, buna da gülüp geçtik. 

Ne yapayım ki var böyle insanlar.. Ne kendiyle ne hayatla bir denge kurma çabası yoktur onlarda. Kaba kuvvet, zekâ, galibiyet, para vs..  Kendinden zayıf sandıkları birini gördüler mi şahsi tatmini uğruna neler yaparlar ahh. Hayatım boyunca türlü mekanlarda rastladığım o bomboş kafaları dağıtmak isterdim bazen. Dalga geçildiğinin farkında olup tepkisizce karşıdaki surata gülümseyebilmek dayanılmaz derecede zor.. Şükürler olsun ki çoğu sefil durumda gülümsemek kolay ve zahmetsizce dökülüyor yüzüme..  

Bir kucak dolusu etiketle sokağa çıktık

Çoğu iş yarım kaldı hep

Bir el hareketine

Bir merhabaya

Bazen yüzdeki

O canım gamzeye bile paha biçtik 

Bir kucak dolusu etiketle meydana çıktık

Şişko..

    Kibirli..

       Yoksul..

           Zengin...

               Sıska..

                   Zeki..

                      Sakat..

                          Fiyakalı..

                              Ucuz...

                                   Gudubet..

                                        Afet..

Bu koca tezgâhı kim gezer

Nasıl kurulur her gün bu pazar

Kim kimi neden  satar anlamadık

 

Bir kucak  etiketle çıktık yola hep

Üzerimize yapışanlarla boğuştuk

Dönüp uykuya dalınca gece   

 

11:30 - YAĞMURLA BULUŞMA

  

Yağmur :  - Sahi Vefa, şu internette kullandığın kanatlı tırtıl adını çok mu aradın? İlk başlarda değişik bir isim kullanıyordun sanki.. 

- Kelebekleri seviyorum. 

Yağmur : - Senin için kısa bir cevaptı bu. 

- Hehhehhe.. Öyle olmalı Yağmur.. Yavaş yavaş kalkalım istersen hı? Şimdi sana bunu anlatmaya kalkarsam hem vaktimiz azalacak hem sen sıkılacaksın.. Bu şuna benziyor.. Otuz iki yıldır kelebeğe dönüşeceğini uman bir tırtılın sancısı.. Vaktinden önce kozasından çıkmış bir ucube diyelim.. 

Yağmur : - Abartıyorsun Vefa! Kırdırtma bana şimdi kafanı.. 

- Evet.. Öyledir.. Ya ben abartırım, ya insanlar hafife alır.. Gerçeği nasıl konuşulacak bunun? 

Yağmur : - Yahu, neyin var ki senin? Bu aşağılık duygusu sana yakışmıyor hiç. Hor görme kendini. Çok azımız senin başarılarını elde edebilirdik. - Başarı… O başarı dediğin her şey belki de beceriksizliğimi, acıyan yüzümü örtme çabasıydı. Veya var gücünle çırpınmaktı kafesinde.  

Masamız toparlanmıştı. Bir tek benim henüz içmediğim bir plastik şişe su ve ters çevrilmiş bir bardak vardı. Günü kurtarmam gerekiyordu. Gergin bir şekilde şişeye uzandım. Hareketlerim öyle şiddetli bir heyecan ve tereddüt içeriyordu ki, şişede o binayı yok edecek patlayıcı falan var sanırlardı. Elim çarptı ve şişe yere düştü.. Ben iyice telâşa verdim kendimi. Şişeyi alıp masaya tekrar koymak istiyordum.. Yan masadakilerin de bu hengâmeyi izlediğini gördüm. Şişeyi masada dik ve hareketsiz vaziyette bırakıp gülümsemeye çalışarak.. 

- Başarı belki de şu şişedeki suyu bardağa boşaltıp içebilmektir.. Evet.. Herhangi bir gün içinde nasıl olduğunu  düşünmeden yapılan buna benzer bir sürü sıradan iş… 

Kızın yüzündeki kimya değişmişti. Belki kızgındı da bana biraz. İstemeden O’ nu suçlayabilecek tavırda konuşmuştum. Belki de sadece üzgündü. Bu kasten yaptığım ufak kaza ve aşırı heyecanlı hareketler, bugünlük var olmayan rahatsızlığın (cerebral palsy) kontrolüm altında sahnelenme çabasıydı. Rahatlayıp söze devam ettim. 

- Mazur gör nolur beni.. Bugün biraz doluyum. Çok konuşuyor ve hata yapıyorum. 

Başarmak neydi? Bugün evden hiç çıkmasaydım ve gün boyu salonda domino taşları dizip ertesi gün bunun artık ne derece zor bir iş olduğunu mu düşünseydim? Bunca yıldan sonra artık çoktan birer kadın olmuş kızların kaprisleriyle yalnızlığıma yeni anlamlar mı katsaydım? Ne yapsaydım bugün?  

Yağmur : - Bir bardak suda kıyamet koparmak buna derler herhalde. Olaylara biraz daha olumlu baksan?

 - Şeyy.. Galiba bu binlerce yıllık bir âdet. Engelli, çirkin, çılgın, ucube, deha.. Her neyse.. Toplum farklı olanı dışlıyor. Daha yakın çağlarda milyonlarca kadını cadı ve büyücü diyerek yakmadı mı toplum? Sen hayır desen de.. Konuştuğum diğer bir insan da senin gibi söylese..  Toplum farklı düşünüyor. Kim ki bu toplum? Sen, ben, o mu?..  Değil.. Çoğunluğa uymak bütün mesele. Oysa çocukken hiç farkımız yoktu ki. Kendimi aşağılamayı, eksik ve hor görmeyi nerden öğrendim sanıyor insanlar? Büyüklerden!! Arkadaş grubumda hiç olmadı bu türde bir durum. Hatırlıyorum da.. İlkokul ikinci sınıftaydım. Dördüncü sınıflardan tanımadığım bir çocuk bana sakat diyerek dalga geçmişti. Boyu benden uzundu. Sinirlenmiştim. Zıplayıp yüzüne, tam burnuna vurmuştum. Çünkü sakat deyince o zamanlar benim hayalimde kolu, bacağı veya  belirgin bir noksanı olan kişiler canlanıyordu.    

Yağmur : - Nesin sen Vefa ya? En akıllılardan biri misin yani? Tozları öylece üzerinden atıp temizlendin mi sanırsın? Sanıyorsun ki sen ve senin gibilerden başka herkes gaflet içinde ağlaşıp duruyor hı? Acıları öyle basite alma sakın.. Yıllardır yazışıyoruz senle internette bak. Şimdi ise tanıştığımız gün bu masada neler konuşuyoruz.. Biliyorsun ki aylarca ıstırap  içindeydim. Son birkaç aydır şükür çok iyi oldum… 

- Benim de bir sevgilim olsaydı keşke.. Bir kaç saat veya bir kaç gün için sevilseydim. Ayrılık, yalnızlık daha bir anlamlı olurdu. 

Yağmur : - Hehhehe.. Vefa.. Bu konu kapanmıştır! Az evvel çıkıyoruz demiştin. Saat bire geliyor. Haydi bakalım geç öne.. Bana ait olan kısım bitti. Yanlış hatırlamıyorsam sinemaya gidecektik. Günün geri kalanını merak ediyorum. İnşallah seçtiğin film de bu konular gibi  sıkıcı olmaz.  

Neredeyse kötü bir şekilde tartışacaktık. Toparlanıp caddeye çıktık  On beş yirmi dakikalık bir yol vardı. Hava oldukça soğumuştu hafta boyunca. Üşümüyorsan yavaş yavaş gidelim sinemaya dedim. Hem yolda da muhabbet ederiz.. Olur dedi hemen. 

- Peki Prenses. Takıl bakalım şimdi peşime.. Keloğlan’ın dağları, yolları ve  mevsimleri aşarak güzel Prensesle buluşma macerası bu film.   

Yağmur : - Hahhahaa, alemsin Vefa yaa! Sahi eskiden sevdiğin o kız ile görüşüyor musun hâlâ? 

- Karşılaşıyoruz arada bir, evet..  

Yağmur : - Sen onu seviyor musun hâlâ?… 

- Hayır.. Onu sahip olduğum her şeyimle istemiştim bir ara ben. Bir erkeğin bir kadın için hissedebileceği her arzuyu besliyordu bu.. Bu sınırlara kimse ulaşmasın dilerim. O uzaklıklardan kendime sağ salim  geri dönmek olağanüstü derecede zor oldu. Benden kopup kopup düşen o parçaları leş yiyicilere bırakıp geldim o cepheden.  

Yağmur – Ya gene aklım karışmadan yüzeye gel.. Yazdığın bazı şiirlerden mesela bir şey anlamıyordum yahu. Bilmem ki, sanırım böylesine sevilme ve arzu edilmenin hiç değilse gurur okşayan bir yanı olur bir kadın için. 

- Neyse.. Neyi, neden hissedip hissetmediğini burada sorgulayamayız. Buse burada değil.  Bu konuyu da burada kapatalım. Sen de ona benziyorsun bu tavrınla.. O da derin konuşmaları anlaşılmaz ve sıkıcı bulurdu. O haliyle beni birden tutup yüzeye çekmesi çok güzel bir şey inan. Ben taa en diplerdeki kumdan ülkelerin anlaşılmaz masallarını anlatıp duruyorum. Ara sıra yukarı  çıkıp nefes almalıyım. Bana benzer özellikte birinin faydası olmaz bana.. İkimiz de boğulup gideriz. Tabii O’nun gibi birinin de ara sıra derinliklere seyahat etmesi lazım. Ben dipteki midyeyim.. Yüreğimde bir inci var veya yok.. O ise yukarda bazen dalgalara değen mavi martıydı.. Uçtu gitti.. 

Çantamda önceden aldığım iki sütlü çikolata vardı. En tatlı, lezzeti en yumuşak olanı almıştım zevkime göre. O’nun da bu markayı sevdiğini biliyordum. Yağmur çikolatayı görünce ellerini sevinçle çırparak teşekkür etti.

Tombul avuçlarında yağmur toplasan

Bulutlara kurdele taksan da Leyla

Bu güzelliklere kanmaz ellerim

Alkışlamak bile zahmet olurdu bana  

Durmuş öylece onu seyrediyordum. İnce uzun parmakları kağıt ambalajı itina ile açıp, parlak muhafazayı da yarısına dek sıyırdı. Tam tadına bakacaktı ki onu izlediğimi fark edip durdu.  

Yağmur : - Neden öyle bakıyorsun yaa?  Dedi, gözlerini her şeyin merkezine koyup bir anda. 

Aniden böyle durup sormasaydı keşke. Verecek bir cevap, söyleyecek bir sözüm yoktu. Bedenimdeki bütün su çekilip alındı sanki.  Elimde hâlen açılmamış çikolatam ile kala kalmıştım kuru yaprak gibi.   

Bir rüzgâr esti, bir ses duydum, bir şey oldu.. Birden arkamı döndüm.. Giysilerim buz kesilmişti sanki. Üşüdüm. Etrafta her şey aynen devam ederken, ben kımıldayamıyordum.
 

Ufak sarı saçlı çocuk eğilmiş yüzüme bakıyordu. Elindeki çikolata yanıma düşmüştü. 

Çocuk : Abi, abi, uyan.. Uyan abi ne olur! Abi sen kanıyorsun... 

Sarı saçlarından güneş sızıyordu çocuğun. Gözlerimi kısarak doğruldum. Sağ yanağım sızlıyordu.  

Çocuk : Galiba bilyelerime  takıldın abi... Dedi ağlayacak gibi.. 

Aşağıya doğru giden, topraklı, kumlu, yer yer yeşil bir patikadaydım. Çocuğun bana yardım etmesine izin vererek ayağa kalktım. Ufak bir ormanlıktı burası. Aşağıda sırtını gördüğüm yemyeşil gölü tanır tanımaz her şeyi hatırladım. Hem ben bu gölün karşı kıyısında büyüdüm. Ah neler yaşamıştık o zamanlarda biz. Yılanlardan kaçtım, böğürtlen yedim, elma topladım,  Bizans' tan kaldığını sandığım taşlar gördüm. Martılardan nasıl da korkmuştum bir ara ben iskelede. Martılarla ilgili ürkütücü hikayeler anlatan bir arkadaşım vardı o zaman.  

Koşar adım gidiyordum ki yine göl kıyısına... Düşmüşüm. Çantamı gördüm yerde. Çocuk sanırım misketleriyle oynuyordu burada. Misketler ve misket oynayanlar varmış demek ki hâlâ..  Biraz ilerdeki grupta çocuğun annesi olmalıydı. Bizim tarafa bakıyorlardı.. Gelecek gibi olduklarında çocuğa gidip onlardan kağıt mendil getirmesini söyledim. Çantamda kolonya vardı. Çocuk usulca  onların yanına gitti. Ara sıra dönüp bana bakıyordu yerimde miyim diye belki.  

Annesi olduğunu sandığım bir bayanla beraber geldi yanıma çocuk. Durumu izah etmeye çalıştım. Kazaya neden olduğunu düşünerek çocuğa belki kızmıştı. Kendi ihmalim olduğunu söyledim onlar kolonya ve mendille silerken yüzümdeki ufak çiziği.   

Usulca devam ettim yola ben. Ah o patikada.. o patikada üzüntülerim, dertlerim ufalıp ufalıp adeta çakıl taşlarına dönmüştü. Hoyratça, sersem gibi yürümedikçe düşmezdi kimse. 

Bahar beni bekliyordu, kıyısında yemyeşil gölün,  çocukluğumun...................

Ben ben olamam artık

Ben bulutum

Rüzgârım

Papatyayım sarı beyaz

Kelebeğim artık ben

Seni seviyorum 

Seviyorum seni bahar kadar

Not:: Bu öykümdeki bütün noktalar gerçeğin tam içinden, ortasından geçmektedir.. Sadece isimlerle oynamışımdır, o kadar..

        :  Vefa LÖK, ( Ben Aslında Baharım ) 26.02.2004                                                                                                       Diğer Bir Öykü için  

               

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt