-
Gözlerini her
açışında yeniden yaratılır evren. Bütün o yeryüzü, canlılık, milyarlarca
yıllık oluşum, uzaklıklar, yakınlıklar, bildiklerin, bilmediklerin... Her
zerresiyle tamam olur. Hayatını yine bildiğin o şekliyle bulur ve kaldığın
yerden devam edersin oynamaya. Ve bir an bakarsın ki, göz açıp kapayana dek
uçmuş ömrün. Hayat boyunca aslında hep o anı yaşadığını anlarsın. On
binlerce rüya sığar içine, son kapanışında gözlerinin.
-
Günaydın Bilge Kedi.
-
Günaydın Vefa.
En kusursuz O’ dur her an
Düz çizgi yoktur evrende
Hep eğridir çemberler, küreler
Kanunlar, kaleler yıkacak olan
Daha nice gezgini kâşif eder aşk
Duy beni der, sev beni, oku beni
Alemleri döndürür ilahi ses
Var oluşun her sahifesini
Mühürler o gizemli nefes
Ne şiirde, ne şairde kalır aşk
Yaprağın şeklini hayal et
Kopup düşme derdindeki damlayı
Hayal et o dudağın kızıl izini
Mum alevini ve sevgili laleyi
Gören gözlere delil olur aşk
Daima var olmuş en kısa yoldur
Çile ve dertlerin özünde baldır
Pervaneden ders al, perdeyi kaldır
Yak, yok et sabrını, yaşarken öldür
Ne yenilgide, ne zaferdedir aşk
Bizi bizden uzaklaştırdı bu çağ.
Şehirde dolaşan postacı sayısı kadar bile mektup olmayan günler mi gelecek?
Sayısal dünyadaki bu varlıkların kokusu, yumuşaklığı ve tadı da olacak mı bir
gün? Kim düşünecek, Kim karar verecek, Kim yaşayacak?
Ya doğa yavaşladı artık, ya
insanların delice acelesi var. Gece boyu papatyanın yaprağında bir damla çiğ
oluşana dek kaç kuyuya girip çıkıyoruz Allah bilir.
Seni seviyorum ıhlamur ağacı. Usul
usul süsleniyorsun haftalarca. Kimseye yük olmuyor güzelliğin. Seni seviyorum
ıhlamur ağacı. Ve sen dans eder gibi bekliyorsun her şeye inat.
Kucağımda bisikletle üst geçide
çıkıyordum. Sağda bir kız çocuğu taş merdivene oturmuş, kâğıt mendil
satıyordu. Kucağında kırmızı kapaklı bir resim defteri vardı. Dört beş saniye
göz göze bakakaldık. Bu kapalı defter onun muydu acaba? Bugün bir şeyler
çizmiş miydi? Dalıp gidecektim ki, kucağımdaki bisiklet ağırlaştı ve merdiveni
çıkmaya devam ettim.
Şehir, içine düşen herkesi ve her şeyi parçalıyor galiba. Geçip gidenler ve
seyredenlere bölündük az evvel çocukla ben.
-
Herkesin bilge kedisi var mı
acaba?
-
Hayır. Bir
kısmının olması gerek en azından. Fakat herkesin kendine ait bir geleceği
var. Aslında tek sahip oldukları, okyanus misali tüm ve tek olan geleceğin
sayısız pırıltısından sadece biri.
-
Böyle acayip konuşmayı kimlerden
öğrendin bilmiyorum. İyi ki varsın. Böyle beni şaşırtan ve merak içinde
bırakan kimim var ki başka?
Caddede yine yavaş ilerleyen bir
trafik vardı. Bekleşen ve ara sıra hareket eden araçların arasında yol bulup
aşağı doğru iniyordum. Bankanın hemen önünde, ışıklarda birkaç aracın geçişini
beklemek için durmuştum. Kedi “ Döneceğim hemen!
“ deyip ani bir sıçrayışla önümden geçen minibüsün tepesine kondu,
hemen sonra yine çevik bir hareketle daha öndeki bir araca zıplayıp kayboldu.
Çok uzak anılar..
Çocukluğumuz
İlk öpüşün coşkusu.. Unuttuğumuz
Hayat bir aksi seda.. Uçurumlarda
Dağılır paramparça.. Karşı yarlarda
(
Hayatın Üçüncü Gözü - İlhan İrem )
Hava güneşliydi, hiç bulut yoktu ve
yine podyuma dönmüştü kaldırımlar. Ağzından sular akan erkekler içinden geçen
bu süslü kadın ve kızların aklında neler vardı kim bilir? Erkek bir adam
sayıyorsa kendini eğer neden bütün gün öylece aşağılık şekilde geçenleri
seyreder durur? Erkeğin aklı hep aynı şeyle meşgulken, kendini sergileyen şu
dilberin aklı ne hinliklerle dolu kim bilir?
-
Dondurmayı herkes
sever değil mi Vefa?
-
Tabii ki dostum, hele bu sıcakta!
Yalnız, sen nereye kayboldun öyle hı?
-
Mühim mi bu? İşte
hemen geldim ya! Bak ilerde, bu dümdüz caddenin en ucunda bir dondurmacı
var. Neredeyse her çeşidinden satıyorlar.
-
Evet gördüm. Ben çikolata
dondurmalı süt içeceğim. Haydi gidelim!
-
Benimle değil de
bir kadınla olsaydın nasıl da yazık olacaktı sana şimdi. Tam karşıdaki
hedefe dümdüz gitmek yerine, bir labirentte dolaşırcasına ara sokaklarda
telef olacaktın.
-
Az evvel ben de şu kalabalığı
düşünüyordum. Dahil olmak mı yoksa seyretmek mi daha berbat bilmiyorum.
Özeniyor muyum, iğreniyor muyum belli değil. Günler uzundu ve kendi
derdindeydi hayat. Nereden icat oldu bu hatunlar? Bir kadın soyunup yanı
başıma çırılçıplak uzanınca mı çözülür muamma! Adam olduğumu nasıl ispat
edeceğim ki kendime. Oyuncaklarla mı!?! Geri dönüp baktığımda hep aynı
manzara; Çocuklar, oyunlar ve çocukluğum!
gülüp geçmiş nice dilber
cilve nazı vefa mı görecek
yollara sığmazmış o pabuçların
bizler büyüdük, düştük yola
seninle pembede karşılaştık
her şeyin oyuncağı vardı
her şeyi sorduk usanmadan
aylarca tırtıl gibi süründük
gak yemek, gak su, gak anne
mışıl mışıl uyuduk günlerce
daha yeni doğmuş bebeklerdik
köprü başında düştüğünde sen
pembe yalnızlığın içine vefa
-
Gözünde büyütme
kadınları artık! Vakit de dahil, aynı miktarda isteyip alamayacağın hiç bir
şeyi onlar için harcama. Sen ne söylesen söyle o güzel kafasına girmez
dilberin. Seksen beş yaşında değilsin, masadaki sürahi değilsin, sen konuşan
bir görüntü de değilsin Vefa! Aklını yitirdin uyan. Tutkularını biriktirecek
kadar uzun değil ömrün. Ya keskinleştirir seni bu yol veya körelirsin...
Güneş doğar.. Güneş batar
Ama insan Uyumaz bazen.. Düşünür
( Bazen -
MFÖ )
-
Haklısın Bilge Kedi. En az
yıldızlar kadar dert duydum onlardan. Aklıma ne geldi biliyor musun? Ne
yıldızları seyrettim sessizce baş başa, ne bir ortak şarkım oldu sevdiğimle.
Şimdi nerdeyse çamur gibi yola yığılacağım. Durgun suya atılan taş
olmaktansa, yayılan dalgalar olmayı seçtim artık. Senin geçenlerde
söylediğin “ Bizleri yaşatan belirsizliklerdi hep
” sözünü çok sevdim Mavi Kedi. Koluma saat bile takmıyorum yıllardır.
-
O sözü ben
söylemedim. Sen söyledin veya henüz söylemedin Vefa.
-
Aklım karıştı yine galiba, affet
beni. Sana biraz olsa da yetişmem mümkün mü Bilge Kedi?
-
Öğrenilen her
bilgi, bir balon gibi şişirir aklı. Üzerindeki gizli harfler gittikçe büyür,
büyür sonsuza dek. Tevazu gösteren herkesin kolayca okuyabileceği bu
harflerde hep aynı şey yazmaktadır. “ CAHİLLİK
”.
-
Ve bir gün balon patlayınca,
bilgiye mi dahil olur akıl sahibi?
-
Evet Vefa. Zamanla
her şey içinde aktığı şeye benzer. Her şey baktığı şeye dönüşür.. Sen elmaya
bakarsın, elma toprağa, toprak bulutlara, bulutlar denize, deniz yıldızlara,
yıldızlar aklına bakar insanın! Ne düşünürsen osun!
-
Bir hayalim desene!
-
Evet Vefa! “
Elma ”yı tatsan da tatmasan da toprak olup
gideceksin.
Kaç kez evinizin önünden geçtim
bayram giysileriyle
Siz dans ediyordunuz, dışarısı soğuktu
Bir pencere vardı aramızda
Işığı söndürüp gezmelere gittiniz.
Kaç kez çiçekler bıraktım kapınıza, yoktunuz!
Kapınızı çaldım çırılçıplak, görmediniz!
Şimdi siz, en çılgın sevişmelerin
ateşli rakkasesi
Dönüyorsunuz, dönüyorsunuz etrafımda
Elleriniz varmış, ellerinizle güller sunarak
Derin bir sevda ile gözlerinizde, dönüyorsunuz
Çırılçıplak teninizde, ışıklı tüller uçarak
Ben, koridorun öteki ucundayım,
sizin yolunuz uzun lakin
Ben sevda rüzgarında, sizde, sessizlik hakim
Kavuşmamız şarkı şarkı olacak, yürüyün öyle çılgın, öyle sakin
( Merhaba
Koridor – İlhan İREM )
-
Müzik, şu
dinlediğin müzik var ya; Seni senden koparır, götürür uzaklara. Bilmediğin
şehirlerin kalabalığında kaybolursun. Belki de savaş vardır o düştüğün
meydanda. Parça parça olur etlerin. Belki çılgınca akan, koyu mavi bir nehre
kapılırsın. Sonra, son notanın vuruşunda, o şarkı yine seni sana teslim
eder. Ama bir başka biçimde. Sen seçemezsin müziğini, o seni sevip alır
koynuna.
-
Yoksa, Aşk da bir şarkı mı yoksa
Mavi Kedi; Bütün hücrelerimizi orkestra şefi gibi yöneten?
-
Yine dönüp dolaşıp
aynı muammaya düştün. Bu yer, bu gök arasında söylenmiş hangi söz biraz
olsun hakkıyla tarif olmuş Aşka?
-
Bu gezegende sevişmekten öte ne
dert var ki yemek, içmek.. uyumaktan başka? Aklım oynadı yerinden yine bak.
Bir yanda doğası dengesiz varlıklar olan kadın, diğer yandaysa aklı dengesiz
olan ben. Aradaki her neyse yok olsun artık! Beş duyumun beşini birden ele
geçirsin aşk!
-
İsyanına
katılıyorum. İnanılmazdır, anlaşılmaz giz gibidir ki, var olan her şey
sevilmek ister! Dağ, taş, bulut, tüm börtü böcek, saksıdaki çiçek ve
gördüğün bildiğin her şey. Her şey sevilmeye dair o büyük aşkın izleridir
yaratılışın. Kimini gül kokusu sarhoş eder, kimini dikenler parçalar bu
bahçeden geçerken.
-
Dünya hiç adil değil biliyor musun
sen de hı?
-
Öyle olsaydı var
olur muydu yüce terazisiyle Ahiret? Dünyayı
doymak bilmez ejderha bil Vefa. Birazını yakar, birazını sırtında gezdirir,
birazını pençeler, birazını okşar görünse de hepsi sonunda bir ejderha
sofrasında bulur kendini.
Aklımı çalan o kıvrımlardasın
Tendeki tuzdasın sen aşk
Pembe güllerle kaplı göğsünde
Keman olsun gövdem tel tel
Gel yapış dudaklarıma
Dünyanın tüm tatlarıyla gel
Her ne varsa beni var eden
Bana ait her izi benden al
Çarpık evde düzgün insan olur mu?
Masa, sandalye, duvar, kapı ve penceremiz eğri. Sofradaki yemekler birbirine
girmekte. Komşunun bıraktığı fasulyeye bir hüzündür sızmış, ekmek kırıntıları,
tuz taneleri ve bir yudum su.. Açım. Beceriksiz ve açım. Peynir ekmek yiyorum
lokma lokma. Dolapta yarım karpuz, sulu, tatlı ve soğuk. Bir tabak soğuk
fasulye, ekmek, peynir ve bıçak. Ben ekmeği koparıp peynirle yiyorum yine.
Babam geç geldi. Sanki yol boyunca geri geri yürümüş gibiydi hali. Bir şeyler
söyledi. Her şey sallantıda, her şey yamuluyordu. Sözler yanımdan geçip duvara
yapıştı. Karpuz dolaptaydı halen. Babam bulduğu soğuk fasulyeyi bıçağın ucuyla
yiyordu. Babana söyle, kessin karpuzu demişti annem.
Annemin sevdiği şarkılar aptallaştırıyor beni. İlhan İrem dinlemek istiyorum..
Dolanmayın etrafımda kıvılcım gibi ne olur. Perde çekilsin.. Kapı kalmasın
açık. Ağlamayı bekliyorum.. Ağlamayı bekliyorum son istasyonda ben. Kara tren
çığlıklarla haber versin geldiğini. O sesten başka hiç bir şey duymak
istemiyorum. Pencere kenarına oturup kalacağım. Her şey gri gri, çizgi çizgi
olsun, hızla geçip gitsin önümden. Kimseyle, hiç kimseyle yüz yüze gelemem.
Dinamit yüklü palyaçoyum ben.
Şakaklarımdan sızmak için zorluyor bütün ağırlığıyla kâinat. Dolanmayın
etrafımda kıvılcım gibi ne olur.
İzin ver çocuklar gibi çaresiz
olsunlar,
Çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir
ve güç, hiç bir şey.
İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır,
öldüğünde ise, katı ve duyarsız.
Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir,
ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür.
Sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler.
Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır.
Çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.
( Stalker –
Film )
Saat çoktan ikiyi geçmişti. Mutfağa
gidip biraz soğuk su içtim. Odama sessizce dönüp, yatağımın ucundaki
pencerenin tüm perdelerini sonuna dek açtım. Mavi Kedi tüm bilgeliğine rağmen
nasıl da mışıl mışıl uyumuştu. Bu cahil aklı neden uyku tutmaz ki! Dünyaya bir
gün yine gelsem de bir kedi olsam ah!
Eğik evim, ip kadar düz sokaklara
bakıyor. Özenle çizilmiş şehirde, özenle hareket eden bir yığın uykuda şimdi.
Aynı yastıktaki sevgililer bile geceleri böyle habersiz birbirinden. Herkes o
büyük yalnızlıktan almış payını.
Dev bulut geçiyor şehrin üzerinden.
Bir avuç insanla beraber titriyorum.
Şehirde bir avuç insan dışında herkes onu bulut sanıyordu. Neredeyse hepsi
zaten uyuyordu. Yalnızlığı bir avuç insan tanıyor, o bir avuç insan her gece
lokma lokma şehre yağıyordu.
Penceremde tanıdık bir yüz odamı
seyrediyor. İki bin beş yüz bakıştan ne kaçırabilirim ki? Yıldızların
arasındaki karanlığa benziyorum. Beni de kucaklayın, sevin ne olur. Her gece
bir parçamı daha kendine katıyor yalnızlık. Gel her kimsen, adına Leyla
diyeyim. Gel her neredeysen, uzan yanıma sevgilim. Ufalıp ufalıp, geceyi
anlatan her satırın sonuna çakılan iki küçük nokta olalım seninle yan yana.
Devam etsin
içimde bir şeyler. Yeter! Nefes alışımı duyuyorum!...
Canavar
geldi! Sırtımdan aldı bu gece. Canavar geldi.. Uyumak istiyorum.. Uyumak
istiyorum.. Çok acıyor!! Çok acıyor.. Çok.. Çok.. A-cı-yor.. ...-yor..
Yıllardır veya belki de hiç
olmadığım kadar mutlu olduğum uzun ve tatlı bir rüya görüyordum bu sabah.
Uyanmak nasıl kötü etti beni bilseydin, tuz buz olmuştu tenim.
Önce bir parktaydım. Üç büyük
kaydırak hatırlıyorum. Hani bilirsin, çocukken merdivenle çıkıp aşağı
kaydığımız. Yirmi metre yüksekliğindeydiler sanırım. Onlarla oynuyordum. Bir
tanesi yerde yan yatmıştı. Onun kaydıraklı yerine oturdum. Sonra bir veya iki
tanıdık kız arkadaş o kaydırağı düzeltmek için alttan ittiler. Yükseldim,
ayağa dikildi kaydırak, sallandı ve ben de beraber hızla öteki yana düştüm.
Toprağa çarptım. Kalkıp bir şeyler söylenerek çıktım oradan.
Sizin evde buldum kendimi. Bir
odada bekliyordum. Sen ailenle mutfakta yemek yiyordun. İki kız daha vardı
senin yaşlarda. Biri epeyce şişmandı. Kardeşlerin olduğunu düşündüm. Yemekten
sonra biraz da çay içmek için mutfakta oturdunuz. Çayı kızlardan biri
hazırlamış önceden. Sonra yanıma, beklediğim odaya geldin. Sana öylece
bakıyordum ve sanki sen de öyle şaşkın veya meraklıydın.
Saçların değişikti çünkü. Uçlara doğru gittikçe siyahlaşan, omuz hizasında,
gümüş renkli düz saçların vardı. Çok soğuk görünüyordun. Konuştukça alıştım bu
yeni haline. Sana bazen “ Prenses
” bazen “ Yağmur ”
diyordum. Ara sıra minik sarılışlar ve öpüşlerim oluyordu. Binlerce yıldır
insan yüzü görmemiş gibi, seni bulduğuma seviniyordum. Sana dokundukça sanki
damarlarımdaki tüm kan değişip tazeleniyordu. Öyle mutluydum ki Yağmur;
anlatmak için burada yazacağım her satır sanki titreyip dökülüyor utancından.
Sonra “
Çıkalım ” dedin.” Çıkalım, gezelim, bir yerlere
gidelim. Daha rahat ve güzel olur günümüz. ”
Evden çıktık, yoldaydık. Yürürken
aynı anda yelek gibi bir montu giyinmeye çalışıyor fakat beceremiyordum. Büyük
metal çıtçıtları olan, güzel bir monttu. Yardımını istedim. Sen ilk ve son
çıtçıtı, sonra diğerlerini de kolayca ben taktım. Altımda bir kot vardı.
Nedense pantolonumu arka kemer yerinden tutup yukarı çektin sıkıca. Popomu
beğenmiş gibi bakıyordun. Kadınların erkeklerin poposuna neden baktığını,
nasıl beğendiğini falan soruyordum şaşkınlıkla sana.
Bakırköy'deydik. İstasyon
caddesinde yukarı doğru yürüyorduk. Hafif, ılık bir yağmur yağıyordu.
Islandıkça vitrinleri yansıtan kaldırımlara bakıyordum.
" Hadi
gel, karşıda güzel bir yer biliyorum.. Oraya gidelim "
dedin.. Ne söyledin şimdi hatırlamıyorum ama bir kadın ismi gibi zarifti
mekanın adı. Müzikleri güzel bir yer olmalıydı çünkü sen de bir şarkı
söylüyordun.
Hâlâ caddede yukarı çıkıyorduk.
Dediğin yeri merak ediyordum ve bir türlü varamamıştık.
"Yağmur.. sen karşıda derken
yoksa..... "
"Evet Vefa karşı.. Karşı tarafa
geçeceğiz vapurla tabii ki " dedin. Saate baktım. Vakit
öğleyi çok az geçmişti. Kolumu sımsıkı tutuyordun bazen. Yürüyorduk. Ben ise
gün içinde yan yana olacağımız ne çok vaktimiz olduğunu düşünüyordum. Ne
güzel, gideceğimiz yer de uzaktı. Yol bile hemen bitmezdi. Saniyesini kaçırmak
istemiyordum bugünün.
Ben bu düşüncelerle yürürken,
yüzüne bakarken, sen: " Bir gün yine böyle gideriz
oraya beraber " dedin. O an söylenebilecek daha güzel
ne var ki? Yarın boş bir çuval değildi artık. “ Tabii
ki Yağmur ” diyebildim.
En güzeliydi seninle bir günü,
seni bir gün daha göreceğimi bilerek yaşamak.
Cebimdeki para geldi aklıma.
Yirmi milyona yakın bir şeydi sadece. Sıkıntıya girmiştim. Hâlâ caddedeydik ve
bu para durumumu sana nasıl izah edeceğim diye kıvranıyordum.
Neler uçup gitti birden o
caddeye. Daha güne başlamadan.. İzah edemeden! Saat dördü geçmişti. Gün
ağarınca kaybolan yıldızlar gibi hızla yok oluyordu rüyamın izleri. Kalanları
da kıytırık kalemimle tarif etme gibi bir zavallılık yapıyorum şimdi Yağmur.
Bu gördüğüm en şahane düştü. Bana hiç söylenmemiş en güzel sözleri senden
duymuştum. Anlatmalıydım sana. Sahi, rüyamda sen hiç sigara içmedin, hatta
sigaradan bahsetmedik bile.
Bunları yazıp uyumuşum. Yağmur’
la ben internette beş yıldır yazışıyoruz. Hiç yüz yüze gelmedik bunca
zaman. Sabahki rüyam o kadar net anlatıyordu ki halimi bana.. Bir kızı sevmeyi
sürdürebilmenin en uzun yolunu seçtiğimi gördüm. Sadece yolladığı resimlerdi
onun endamını bana anlatan. Resimler kımıldamıyordu ki hiç. Gözlerini nasıl
kırpar, konuşurken, gülerken, ağlarken hangi kıvrımlarda bulurum onu
bilmiyordum. Yazışıyorduk ve yarın da yazışmamıza şu an için bir engel yoktu.
Resimlerine baktıkça, içime her
şeyini yitirmiş bir adamın derin üzüntüsü yığılıyordu.
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru
içim sıkılıyor demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kim bilir, aynı düşü görmüşüzdür.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında
( Eylül
Akşamı – Bülent ORTAÇGİL )
Bir hayalden gelip, bir hayale
katılıyor ardımızda her şey. Ya bu sis kaldırılsaydı yolumuzdan? Herhangi yöne
bir adım bile devam eder miydik? Ne akıl almaz bir haldeyiz. Bizleri yaşatan
belirsizlikler oldu hep, gerçekler değil! Dudağı dudağıma değmeden öleceğimi
bilseydim ne kıymeti kalırdı güzelin?
Yoktan gelip yokluğa düşüyor bana
çarparak her şey. Ne yaparsam onu yapıyor ya, sanıyorum ki Vefa var aynada.
Hani düşündüğüm an, ben de katılırım nefes alışıma. Başka neler var böyle fark
edemediğimiz? Musluk var, su var, diş macunu ve havlu var... Nasıl böyle
inandırıcı olmayı başarırlar? Kim, nerede, ne zaman ve neden başlattı bu
gerçekliği?
Hey be görkemli hayat! Jileti
yüzümde gezdirirken, nasıl da çalıntıymış gibi titriyor ellerim. Benden
kurtulmak için böyle çırpınır ya gövdem; Ey görkemli hayat! Şu çakıl taşlarım
da yüzünü bulandırmasaymış, ne pürüzsüz yansıtırdın o gazoz ağacını be!
Yüzümdeki çizgiler arasında sinsice
kımıldanıyordu yıllar. Aynadaki hayalimden bile en az bir nefes geride
yaşıyordum hayatı.
Vazgeçmek.. birden bire
Her şeyden.. vazgeçmek
( Tepedeki
Çimenlik – Bulutsuzluk Özlemi )
-
Günaydın Vefa! Bir
adım öne geç, bir kaç saniye ileride yaşamayı dene bugün. Bütün manzarayı
kaçırıyorsun. Hayata dair her kımıltıda sen, önüne çıkan koca bir duvar gibi
kendine çarpıyorsun. Kendine dön, geride kalma, kendini takip etmeyi bırak,
hayata bak!
-
Sence bu kolay mı? Bedenimden
uzanan iki kol, iki kolun ucunda iki el, ellerim on parmakla bitiyor işte.
Hepsi bu! Dünyayla bağlantımın çoğu bu on noktadan geçmekte. Ve yazık ki
hayata uzanan çoğu duyargam arızalı biliyorsun. Eğri büğrü algıladığım bir
gezegende, eğri büğrü ve silik bir adamın içindeyim.
-
Karakterinde kusur
olmasın Vefa! Fiziksel kusurlar elbet aşılır.
-
İlk on saniyede kaybedenler
vardır. İşte ben de o ırktayım. Her sahaya benden önce arızalarım giriyor
üstadım. Her oyuna yenik başlamak, mücadele, mücadele ve insan üstü gayret.
Herkes kocaman adamlar olup, kocaman oyunlar oynuyor. Sana uçurtmalı dede
rolü verilmiş, üstelik bir de alkışlanıyorsun. Derdini anlatmaya kalkarsın,
bazen isyan edersin ve çelik keskinliğinde hoşgörüsüyle geçip gider
insanlar. İster prens kadar yakışıklı ve alımlı ol, ister sevdiğine en
yakıcı bakışı at, ister şehrin en tepesine çık, ister bir satıra hayatı
sığdır.. Kim takar seni. Hepsi boş! TV deki bozuk yayın gibisin..
Etrafındaki parazitler her yeri kaplıyor.
-
Sus Vefa,
sus, iyi biliyorum sen nesin
Hiç kimse, ne kızıl saçlı ne sarı
Süslenmedi bugün aynada senin için
Ne ellerin, ne dudakların umursandı
Hiç bir güzel
seni hayal etmedi
bugün
Sus Vefa, sus, iyi
biliyorum sen nesin
Bazen aynada, bazen
bendesin
Maaoouv! dedi ve zıplayıp aynada kayboldu Bilge Kedi!!
|