|
Sevgili T...,
Bilirsin ne çok severdim mektup yazmayı. Yıllar var ki yazdığım yok. Bugün
nedense bu mektubu yazmazsam yitecekmişim gibi geldi. Hem de sana! Mektup
yazmayı sevmeyen sana. Senin gibi okumadan yaşayamayan biri için yazmayı
sevmemek ne garip bir çelişkidir. Neyse ki, mektup yazmayı sevmesen de
hemen herkes gibi almayı sevdiğini biliyorum. Açtım bilgisayarı. Hani
eskiden daktiloyla yazanlara bozulur, “ Mektup elle yazılır derdin ”
dediğini duyar gibiyim. “ İnsan yazmaya yazmaya kalemi de kâğıdı da
tutmayı unutuyor ” diyeceğim, inanmayacaksın. İnan öyle. Artık sadece kısa
notları tutmak için kalem kullanıyorum desem yeridir. O notlar da
darmadağın. İşte bilgisayar, evde bilgisayar. Birinden telefon numarasını
alsan, onu da telefona kaydediyorsun. Gerçi sonuç pek de iyi olmuyor,
geçen gün olduğu gibi. Telefonum bozuldu, numaraları karta kaydetmediğim
için telefonla birlikte çöpe gitti. Artık bekle ki kaybolan numaraların
sahipleri arasın. Sen diyeceksin ki “ telefon defterine yazsaydın, çantan
çalınabilir, içinde o da giderdi ” . Öyle ya, onda yine de bir geri dönüş
umudu olabilirdi. Hırsız ne yapsın telefon defterini? Parayı alır çantayı
bir yere atardı. Onu da biri bulur, içindeki telefonlardan bana
ulaşabilirdi. Az bir olasılık ya, niye olmasın?
Artık bilgisayarda yazmak kolay oluyor diyoruz ya, hataları düzeltmek
kolay, silgi gerekmez, kâğıt israfı olmuyor; kalemin ucu bitti, mürekkep
tükendi derdi yok. Onun da bir kötü yanı var! Eğer aklın başka yerdeyse ve
yazdıklarını hafızaya almamışsan bir elektrik kesintisi ya da yanlış bir
tuşa basışla tüm yazılanlar yok olabiliyor. Ve sen aklımla başım
arasındaki mesafeyi de iyi bilir, böylece ne kadar sıklıkla bu durumla
karşılaştığımı da tahmin edebilirsin. İnsanın yeniden yazdıklarıysa asla
aynı olmuyor. Belki önceki satırlardan izler taşıyor, sadece o kadarcık…
Tüm bunlara karşın bilgisayarda yazmak kolay oluyor. Şu cümleye gelene
kadar yazdıklarımı en az on kez değiştirdim. Bu kâğıt üzerinde olsaydı,
mektup karalamalarla dolu olacaktı. Sonunda mektupta karalama hoş olmaz
deyip atacak, tekrar başlayacak, hata olunca tekrar atacaktım. Böylece kaç
ağacın dibine kibrit suyu ektiğimi düşünüp belki de birkaç denemeden sonra
yazmaktan vazgeçecektim.
Tam da sana derdimi anlatacaktım ki son cümlemde bilgisayarın bir düzeltme
yaptığını fark ettim. Tüm ikazlarına rağmen halen kibrit sözcüğünü
öğrenemedim. Alışkanlıklar kolay terk edilmiyor. Hep yaptığım gibi
kirbit diyorum. Ben yazdıkça bilgisayar düzeltiyor. Hâlbuki sen bunu
düzeltebilmem için “ kir ile bit yan yana gelmeyecek ” diye
uyarırdın. Bilgisayar uyarmakla kalmıyor bir de düzeltiyor.
Kusura bakma ıvır zıvır derken hatırını sormayı unuttum. Hoş, sorsam ne
olacak ki? Yine belki aylar, hatta yıllar sonra telefon edip sen bana
soracaksın. Ben de sana sesimin en sevimli haliyle " iyiyim " diyerek koca
bir yalan söyleyeceğim. Yanıtın imgesi beyaz bir yalan; dikkatli
bakılmazsa görülmez lekeleri. Bunu hep yapmıyor muyuz birbirimize? Sadece
sorular gerçek. Bu kez beyaz yalanlar olmayacak bu mektupta.
Son günlerde havalar dayanılmaz oldu, kavruluyor İstanbul. Hani ben sıcağı
severdim, hem de çok; büyük kedi burcundanım ya! Şimdi beni boğuyor
sıcaklar. Eh yaşlanıyorum artık, dayanamıyorum sıcaklara diyeceğim ama bir
de küresel ısınma var. Yalnız bu olsa iyi! Ben inanamayacağın kadar
değiştim. Otuz beş yıl sonra et, kırk yıl sonra tatlı yemeye başladım.
Eskisi kadar alkol tüketmiyor, hesabı tutulamayacak kadar tütün
tüketiyorum. Bu durumları bilmediğine şaşıracaksın ama telefonda bunlar
konuşulmaz ki, hem de bu kadar aralıklı karşılaşmalarda…
Ne diyordum; sıcaklar! Ah, bu arada uyku düzenim de değişti. Bilirsin gece
on ikiye kadar zor dayanır, yastığı uzaktan görünce uyumaya başlardım da,
erkenden yatıyorsun diye kızardın. Gecenin üçündeki o korkunç 17 Ağustos
depreminden sonra, bir süre üçlere kadar uyuyamaz oldum. Son yıllarda
biraz düzelir gibi olmuştu; sıcaklarla yine depreşti bu sorun. Dün gece de
sıcaktan uyuyamayınca gündüz uyudum. Baş ağrısı nedir bilmez başım,
tutmuyor şimdi.
Hani sen buralardayken büroda bir fujerim vardı. Büro taşınınca onu eve
getirmiştim. Bu sürede sadece bir kez saksısı, iki kez yeri değişti. Şimdi
güneye bakan camın önünde duruyor. Baktım sararıp solmuş. İnsan
memleketten uzak kaldıkça bazı şeylerin adını bile unutabiliyor. Fujeri
hatırladın mı? Eğreltiotugillerden. At yelesi gibi yeşil bir bitki.
Köylerde ona baldırıkara, kentlerde aşk merdiveni derler. Niyeyse? Aslında
yaprakları narin, incecik ve darmadağın, bazen doğadaki atalarına özenip
arada bir de sert ve düzenli yapraklar çıkıyor. O zaman onu genetik
yapısıyla oynanmış bitkilere benzetiyorum. Her ne olursa olsun, yine de
seviyorum incecik ve zarif yapraklarını, fütursuzca uzayan kollarını,
yaşama başkaldırır gibi arada bir çıkan dirençli dallarını, evimde bana
yeşil bir yoldaş oluşunu.
Mektuba başlamadan önce internette onunla ilgili bilgilere baktım. Bu
internet denen şey bir okyanus! İnternet yokken açardık evdeki
ansiklopediyi, kısa bir açıklamayla yetinirdik; yetinemezsek, koşardık
kütüphaneye. Şimdi öyle mi? Sayısız siteden benzer de olsa bir sürü bilgi
akıyor. Fujer için de böyle. Açmışken hakkında ne buldumsa okudum. Kolay
yetişmekle beraber ihmâle gelemez, humuslu toprak istermiş. Toprağı
kurutulmamalı ancak kökleri çürüyecek kadar da fazla su verilmemeli,
doğrudan gün ışığından uzak aydınlık bir mekânda tutmalıymış. Bunları tam
olarak bilmiyorsam da birlikte yaşadığımız sürede çözdüm. Daha bir sürü
şey diyor da beni şaşırtan birçok hastalığa derman oluşu bilgisiydi! Bak
bunu ne tahmin edebiliyor, ne de biliyordum.
Senin günümüz iletişim teknolojileriyle aran pek yok biliyorum. Eminim ki
daha dokunmamışsındır bilgisayar tuşuna. Neyse ki yılda bir kez de olsa
telefon tuşlarına dokunup arıyorsun. Oysa ne severdin dokunmayı. Şimdi
yetiyor sana sesin tınısına dokunmak. Sesini duyabilmek için bana kalan
doğum günlerimi ya da birkaç gün sonrasını beklemek.
Teknolojiyle işin olmadığını biliyorum ama zamanının en büyük kısmını bu
konargöçerlikte kütüphanelerde tükettiğini de tahmin edebiliyorum. Oysa
ben artık Beyazıt Kütüphanesi’ nin yolunu bile unuttum; bırak kokusunu! O
koku ki bizim yaralarımızı sağaltırdı. Oradan çıkıp Çınar Altın’ a gidince
yudumladığımız kahvenin dumanına karışırdı yangınların külü. Geçenlerde
kafama takıldı. Kütüphaneleri foto öyküye dönüştürmek! İhmalkârlığım had
safhada. Şu ana kadar yaptığım ciddi bir çalışma yok. Ne kadarına zaman
yetecek bilmiyorum ama bu çalışmayı gerçekleştirmeden gitmek istemiyorum.
Gün ağardı artık göz kapaklarım kapanıyor. Senin bulunduğun yerde saat kaç
bilmiyorum ama burada sabah ezanı çoktan okundu. Şimdi yatıyorum. Umarım
sonra devam edebilirim yazmaya…
Uyandım ki zaman öğleni devirmiş. Ne diyordum? Hım… Fujer! Onu bürodan eve
getirdiğimde kuzey batıdaki küçük camın altıdaki buzdolabının üstüne
koymuştum. Sen kendini aşka sürgün edip buralardan giderken örmekte
olduğum dantel perdeyi hatırlarsın. Hani kediyle, arkadaşı kaplumbağayı
dokuyordum. Zaten başka bir şey de örmedim ondan sonra. “ Aşk sana dantel
dokutuyor, bana yolları ” deyip gitmiştin. O küçük dantel perde hâlâ
orada. Bir baktım, benim fujer geçirmiş yapraklarını onun boşluklarına.
Sarıp sarmalanmışlar. Ayrılık acısıyla evdeki değişimlerin pek farkında
değildim. Perdeyi yıkamak için mecburen birbirlerinden ayırdım onları.
Koptu yaprakları, kırıldı kolları, dalları…
Sonra onu şimdiki yerine aldım. Salonda, güneye bakan camın önüne. Şimdi
her daim aydınlık! Belki de yirmi beş yıldır benimle birlikte bu bitki.
Neredeyse özleştim onunla. Nasıl uzun süreler kendimi unutuyorsam, onun
varlığını da unutuyorum…
Dün baktım sararıp solmuş. Arap saçına benzer yapraklarının arasından
kurumuşları keserken yeni filizleri de gitti. Onu incittiğim için üzüldüm,
ama elden ne gelir! Yapraklarının salkım saçaklığı yetmezmiş gibi bir de
aralarda uzun uzun kollar çıkarıyor. Bir bilen kökünden çok bunların onu
beslediğini söyledi; senin anlayacağın vücudumuzdaki damarlardan farkı
yokmuş. Sözde onu seviyorum ya saçını başını düzeltiyordum kendimce. Bu
yüzden şekilsiz bulduğum bu kolları keser atardım. Onların da bizden farkı
yok. Bunda olduğu gibi kim bilir kaç sevdiğimizin kolunu kanadını bilmeden
kırdık? Bizi sevenlerin bize yaptığı gibi! Bildiğimiz sadece bize
yapılanlar. Artık onlara dokunmuyorum; varsın şekilsiz olsun, yaşasın
kendi bildiğince...
Dün gece uyumadım demiştim hani; bir kitaba kaptırdım kendimi. Geçen hafta
kuzenim kız arkadaşını tanıştırmıştı. Onunla konuşurken konu gezilerden
açıldı. Bu gitmeler yaşatıyor ya beni, bana bir gezi kitabından söz etti.
Duymuştum ama okumamıştım. Kitabı bana kargoyla yollamış. O anda yoğundum,
bakamadım. Dün gece uyku tutmayınca elime aldım. Bir baktım ki salya sümük
sonuna gelmişim; saat üç. Bir kitabı birkaç saatte bitirmem olağan
değildir. O birkaç saatte, birkaç kitabı karıştırırdım hatırlarsan.
Kızardın bana ona buna dalıp önerdiğim kitabı aylarca başucunda
süründürüyorsun diye.
Değişimlerime şaşırıyorsun değil mi? Artık gezi kitapları bile ağlatıyor
beni. Otuz yıl geçmiş aradan... Hatırlıyor musun, yeni tanışmıştık. Senin
evinde televizyonda bir film izliyorduk. Hangi filmdi, şimdi unuttum. Pek
çok şeyi unuttuğum gibi! Kendimi filme kaptırıp başlamıştım ağlamaya.
Utanmıştım bu hâlimi ayıplarsın diye. Gözlerimden akan yaşları fark
etmeyesin diye de silemiyordum. Yaşlar, kar taneleri gibi birbirine
eklenerek büyüyor ve yanağımdan yuvarlanarak kucağıma tıp tıp diye
düşüyordu; sesini duymandan korkuyordum. Sana doğru bakamıyordum bile.
Film bittiğinde ikimizin gözlerinin kan çanağı olduğunu görmüştük,
şaşkınlıkla! Meğer sen de aynı çekinceyi yaşıyormuşsun. Sonra bu hâlimize
saatlerce gülmüştük. İnsanoğlu nasıl da başarıyor gülmekle ağlamayı bir
arada…
Bir yandan sana yazarken Defter’ den de hüzünlü bir müzik yayılıyor odama.
Boğazıma bir yumruk oturuyor; henüz göz pınarlarında yaşlar. Tuzlu su yola
koyulmuştu ki müzik bitti. Defter’ i de bilmiyorsun sen. Kısaca şöyle
diyeyim: internetten ulaşılabilen içi güzel yolcularla dolu bir durak.
Zaman gibi aşklar da iz bırakarak geçiyor ve mutlaka geçip gidiyor.
Kaplumbağa imgesi de hızı gibi geçip gitti. Sonra gece. İzleri, tozları
kaldı sadece. Şimdilerde bir şey yok gibi ama yine de onlarca imgeyle
boğuşuyorum.
Şu fujer var ya şu fujer, bazı yönleriyle aslında bana çok benziyor, bazı
yönleriyle bambaşka; öteki ben.
Neden yazıyorum, neden sana yazıyorum? Niye pat diye söylenemiyor bazı
gerçekler, hissedişler, olaylar? Sözler insanın boğazına takılıp kalır da
bir türlü yutkunamaz ya insan; sözden, duygudan da farklı bir olayla
yutkunamama durumu yaşıyorum şimdi…
Gidiş günü gelip çattığında, “ bilmelisin ki ben her zaman seninleyim ”
dedin. Evet, benimlesin... Birlikte olmak, dip dibe olmak, gör ( üş ) mek,
konuşmak değil. Belki de sadece içinde taşımak!..
Yakında gideceğim. Aynı yerde olana kadar, birlikte olduğumuzu bilerek... |