www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
MASAL bahçesi
Telif Hakkı Sahibi: Sibel ERÖZDEN
KARIŞIK MASALLAR
GÜNEŞE YAZILAN YAZI Çok zaman önce refah içinde yaşayan bir ülke varmış. Ülkenin huzurlu ve gönençli yaşamasının bir nedeni de adil, iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman kıyafet değiştirerek ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Yine böyle bir
günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarındaki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde
bir kese, diğerinde bir kese; birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve
nihayet bittiğinde dede ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş;
- " Dede bütün bir gün seni izledim, sen nice iş yaparsın anlayamadım! " demiş. Dede kralın sorusunu şöyle cevaplamış;
- " Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım "
- " Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın? " diye sormuş Kral.
- " Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet' in kaderini bağladım " demiş aksakallı dede. Kral bu cevabı alınca dünyası kararmış.. Bir yanda
güzeller güzeli ak pak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl eder de
Ahmet' e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet' i
huzuruna çağırmış;
- " Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim. Bu mektubu alacak ve Güneş' e götüreceksin! " demiş. Krala sorgu sual edilmez. Biçare
Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara, düşmüş ki, ne düşmek! Babası kadar sevdiği Kral' ı ona bir görev vermiş
ve o bu görevi yerine getirecek, ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir
ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün! Ağacın az ötesinde bir göl, o göl ki
üzerine güneşin aksi vurmuş! " Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek " diyerek, üzerinde bir şey kalmayıncaya kadar soyunarak atmış
kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş... Taa dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün! Şahane bir hazine sandığı!
Almış sandığı çıkmış, çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... Sadece donunun olduğu bölge eski rengini taşıyor.
" Var bu işte bir hikmet ! " demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde
' Güneş'ten Kral'a ' yazan bir de zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda, yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce
kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ismini de değiştirip, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce
ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş. Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince
Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiçbir haber
alamadığı uşağı Ahmet' te imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düşen bir çatalı almak için
eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti görünmüş! Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip odasına
çekilecekken herkes, koridorun sonuna doğru yürüyen damadının arkasından seslenivermiş Kral;
- " Ahmet! " Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını, gayrı ihtiyarî kendisine seslenen Krala dönüvermiş... Ve, " Neler oldu Ahmet,
evladım anlat başından geçenleri bana! " diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış. Bunun üzerine Kral;
- " Peki Güneş'in bana gönderdiği mektup nerede? " diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu alıp Kral'a
vermiş. Mektupta şu satırlar yer alıyormuş; " Güneşe yazı yazılmaz. Alna yazılan yazı ise bozulmaz..." Gönderen: Sibel ERÖZDEN Üç Heykel
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da
ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli
heykeltıraşlarını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar; " Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir.
Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver. "
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa
çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın
sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber
gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan
hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin
kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel
kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
" Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür
ederim. " Gönderen: Sibel ERÖZDEN |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|