www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
KÖŞE YAZILARI caddesi
Telif Hakkı sahibi: Mehmet ÜNVER
ORTA DALGA ISTANBUL YAYINLARI...
YORGAN USTASININ KONUĞU
|
Arkadaşlar merhaba. Gri bulutların iyice alçaldığı, rüzgârla savrulan yağmurun kiremitleri dövdüğü havalar ilham perimi harekete geçirir ve içimdeki yazma arzusu zapt edilemez bir hâle gelir. Birkaç gün önce havaların birdenbire soğuyuvermesi, fırtınadan ürken kuşların telaş içinde alçaktan uçmaya başlamaları yine aynı etkiyi yarattı. Dayanamadım. Yazmak zorundayım. Üstelik bu kez bir değişiklik yapalım. Siz de katılın öyküyü birlikte yazalım: Öykünün ana kahramanı böylesi yağmurlu, fırtınalı bir gecede kentin ara sokaklarında umutsuzca dolaşan genç bir adam olsun. Peki, neden umutsuzca derseniz? Çünkü o kötü havada gidecek bir yeri olmadığından diye yanıtlayarak kuralım öyküyü. Köyünden büyük kente iş bulmak için gelmiştir. Bir, iki gün bir hemşehrisinin evinde barınabildikten sonra ayrılmak zorunda kalmıştır. Hazır barınacak bir yer bulmuşken gecenin bu saatinde neden sıcak evi bırakıp da insanın suratına çarpıp duran yağmurun ve çınar yapraklarını oradan oraya savuran rüzgârın egemenlik kurduğu soğuk sokağa çıkmıştır çünkü, “ yenge ” diye hitap ettiği hatta köyden gelirken hediye olarak tarhana, pekmez, turşu getirdiği hemşehrisinin hanımı ikinci günden itibaren surat asmaya başlamıştır. Delikanlımız biraz saf olduğu için önce bunu pek anlamamıştır. Yenge ikinci gece kocasını mutfağa çağırıp hışımla; “ Bana bak Ahmet, bu senin köylün postu buraya sermeye hazırlanıyor. Hiç anlamam bu gece son gecesi. Sabah sen göndermezsen onu ben gönderirim ” deyiverince acı gerçek kafasına dank etmiştir. Bu arada biraz temiz kalpli olduğu için yengenin aslında sırf kendisine duyurmak için hemen yani başında bulunan kocasına kasten yüksek sesle söylendiğini de anlayamamıştır. Bu durumda genç adamım sizce ne yapmalıdır? Onurlu bir insan orada daha bir an bile durmamalı diye düşünüyorum. Çünkü bir öykü kahramanı olarak bu karakteri yaratırken ilk aklıma gelen saf ve onurlu bir delikanlı olması gerektiğiydi. Köydeyken düğünlerde karşılıklı çiftetelli oynadıkları, gece yarılarından sonra harman yerlerinde kafa çektikleri “Ahmet abi ” de kente gelince mecburen değişmiştir. Bunu nereden anlamıştır? Hışımla söylenen hanımına ağzını açıp bir lâf söylemediği gibi giderken yarım ağızla da olsa; “ Bu soğukta nereye gidiyorsun aslanım. Bu gece kal yarın sabah gidersin ” bile dememiştir. Öykü kahramanımız az sonra pardösüsüz ve şemsiyesiz olarak fırtınayla yağan yağmurun iyice azıttığı sokaklardadır. Bu şekilde korumasız olması bence öyküye daha iyi uyuyor. Siz isterseniz kendi kurgunuzda delikanlının üstünde ince bir hırka olduğunu düşünebilirsiniz. Ayrıca gün boyu iş aradığı için henüz akşam yemeği de yememiştir ve karnı açtır. Yengenin mutfakta söylenirken; “ Otel mi yok memlekette. İki avuç tarhana getirdi diye sittinsene burada kalacağını mı sanıyor ” dediğini duymuştur. Zaten duyulmayacak gibi değildi ki! Bangır, bangır! Koca kentte otel çoktur elbette ama otele verecek parası var mıdır bakalım? Ben olmaması gerektiğini düşünüyorum. Olsa zaten otele gider ve öykü de biter. Peki, yorgan ustası ne zaman devreye girecek? Bu arada unutmadan, “ iki avuç tarhana ” lafına da çok içerlemiştir. Bir kere iki avuç değil koca bir bez torba dolusudur. Adam olana bir kış yeter. Üstelik o beğenmediği tarhanayı hazırlarken köydeki anasının yoğurmaktan, ovuşturmaktan avuçları patlamış, dama serip kuruturken kuşlardan, böceklerden korumak için başında nöbet tutmuş, ayrıca tadı mayhoş olsun diye içine nar ekşisi de katmıştır. Burada ister istemez bir iç geçirmesi gerekir bence. Ne işi vardı bu kentte? Köyde iş olmadığı için elbette. Daha şimdiden sırılsıklam olmuştur. Öte yandan yağmurdan biraz olsun korunmak için altlarından yürüdüğü saçaklar ona kötü sürprizler hazırlamaktadırlar. Bir tanesinin altından geçerken oluk gibi yağmur suyu şarrrr diye ensesinden içeri dökülür. Şimdi artık iç çamaşırlarına kadar ıslaktır. Bu durumdaki bir öykü kahramanı sizce ne yapmalıdır? Onun yerinde ben olsam geniş pencereli salonlarından şıkır, şıkır kristal avizelerin ışıltılarının görüldüğü apartmanlara hüzünle bakarım. Gecenin o saatinde herkes sıcak evinde, çoluğunun çocuğunun yanında, hatta ailecek sofra başındadır. Kendisi ise böyle tek başına ıslak sokaklarda? Tam burada saatlerdir yemek yemediği için karnının ne kadar acıktığını hissetsin. Nereye gidecektir? Aklına hiçbir şey gelmemektedir. Otel parası olmadığı gibi, yanına sığınacağı başka bir memleketlisi de yoktur. Zaten olsa da az evvel yaşadıklarından sonra gidip kapısını çalmaya cesaret edemeyecektir. Kente ilk geldiği gün indiği otogardaki yeraltı geçidinde gördüğü manzara gözünde canlanır. Merdivenlerin hemen altında birkaç adam betona serdikleri kartonların üzerinde uyumaya çalışmaktadırlar. Ciddi bir şekilde üşümeye başlamıştır. Ah… Şimdi üstünde sıcak bir dam olsaydı! Altına büzülüp ısınacağı yumuşak yorganlar, ıslak iç çamaşırlarını kurutacağı bir soba, iki dilim ekmek, peynir. Ne kadar acıkmıştı. Sokak aralarına dalmaya karar verir. En azından yağmurdan korunacağı boş bir garaj, bir apartmanın merdiven altı ya da işte her neyse. Daha olmazsa yakınlardaki parka gidip bekçinin kulübesinin kapısını zorlayıp içeri girmeyi düşünüyordu. Sabah bekçi gelmeden kaçardı. Sizi bilmem ama ben tam bu noktada yorgan ustasını devreye sokuyorum. Delikanlımız yağmur altında sokak aralarında yürürken bir yandan da her gördüğü apartmanın kapısına kaçamak bakışlar atmaktadır. İlk açık bulduğuna girip kimselere görünmeden bodrum katına ya da merdiven altına sığınacaktır. Oysa apartmanların kapısı yabancılara kapalıdır ne yazık ki. Şöyle çantasını başının altına koyup kıvrılıp uyuyabileceği kuru bir yer olsa... İşte ışığı tam o anda görür. Belki de açık bir lokanta. Cebinde bir çorbaya yetecek parası vardır. Ekmek zaten lokantadan. Bana kalırsa karnını iyice doyurmak için bulmuşken bolca ekmek yemeyi düşünmektedir. Oraya seğirtir. Oysa parlak ışığı sokaktaki yağmur sularında yansıyan mekân bir lokanta değildir. Bir yorgan ustasının duvarları dahi göz alıcı renkli saten, tafta yorganlarla dolu olan atölyesidir. Mekânın sokağa bakan cephesi tamamen camekân olduğu için geri kalan üç duvarına asılmış, pembe, gök mavisi, yeşil, sarı, bal rengi, gülkurusu, çimen rengi yorganlar tavandaki ışıkların altında dışarının karanlığıyla güzel bir tezat oluşturmaktadırlar. Atölyenin girişi dışında kalan kısımları özenle katlanıp üst üste konmuş bu renkli yorganlarla doludur. Usta yükseltilmiş muşamba döşeli tabanda bir yastığa oturmuş altın renkli saten bir sünnet yorganı işlemektedir. İçeriyi ısıtan küçük bir elektrik sobası ve yanındaki çaydanlık dışında hemen her yeri rengârenk yorganlar kaplamıştır. Usta ile bir an göz göze gelirler. Selâm verir, selâmı alınır. Oradan ayrılırken ne şanslı bir adam diye düşünür. Böyle soğuk ve ıslak bir havada içi yorganlarla kaplı, bir köşede sobası olan sıcacık bir dükkânı var. Elbette bir de güzel sanatı. Aklına köydeki evde anasının çeyiz sandığında kurutulmuş gül yaprakları arasında sakladığı gelinlik yorganları gelir. Çocukken o sandık her açıldığında burnuna vuran gülkurusuyla karışık ne olduğunu tam anlayamadığı hoş kokuya; “ eski zaman ” kokusu adını vermişti. Annesi iyi havalarda üzerleri işlemelerle kaplı, pembe ve mavi tonlardaki saten kumaşla kaplı yorganları havalandırmak için bahçeye asar sonra tekrar özenle sandığa yerleştirirdi. “ Ablana çeyiz olacak bunlar ” demişti bir seferinde. Ardından bal renkli bir tanesini gösterip sormuştu: “ Bunu bildin mi? Hani senin sünnetinde... Sandık basmazsa onu da torunuma sünnet yorganı yaparsın ” Evlenmek, bir yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak, kendi evinde yaşamak ne kadar uzak bir düşünceydi. Bu akşam kafasını sokacak bir dam altı bile bulamazken... Sizler isterseniz öykünün bundan sonrasını kafanızda farklı kurun ama ben bu andan itibaren öykü kahramanım olan delikanlının soğuğun ve açlığın etkisiyle biraz çılgınca davranmaya karar vermesini istiyorum. Atölyenin önünden ayrılırken kafasında tek bir fikir vardır. O da; bir cephesi dışarıdaki yağmur ve fırtınayı sinema perdesi gibi görecek şekilde camekân olan, tavanı hariç her yanı yumuşacık yorganlarla kaplı bu iç ısıtan dükkânda o yumuşacık yorganlara sarılıp uyuyarak geceyi geçirmek. İyi de nasıl? Yorgancı herhalde bütün gece orada kalacak değildi. Az sonra dükkânı kapatıp evine giderdi. Ne yapıp edecek, o gittikten sonra gerekirse kapıyı omuzlayıp içeri girecek, her yeri kaplamış olan yorganların bir kısmını altına serip, geri kalanlarını da üstüne çekip, mutlu bir kedi yavrusu gibi mışıl, mışıl uyuyacaktı. Sabah kimse gelmeden kaçıp giderdi. Bu arada yağmur iyice artmış, ıslanmadık yeri kalmamıştı. İçinin titremesi aslında ıslak ve mutsuz bir kedi yavrusundan farksız olduğu gerçeğini anımsattı ona. Gözünü karartı. Hızla geri döndü. Bir köşede bekleyip dükkân kapanıp yorgancı gidene kadar onu gözleyecek sonra da... Fazla uzatmayalım. Benim düşündüğüm öykü kurgusunda yorgancı bir türlü evine gitmez. Uzun süre bekledikten sonra iyice yorulup, üşüyen delikanlımız sonunda atölyeye yaklaşıp içeride hüküm süren ılık mutluluğu gözlerken daha az üşüyebileceğini düşünür. İşte tam o anda yorgancı onu görür. Eliyle işaret edip çağırır. Bundan sonrasını herkes kendi içinden geçtiği gibi kurgulasın. Bakalım neler çıkacak? Neden böyle bir yazı yazdığıma gelince: Özellikle yağmurlu, serin havalarda İstanbul’ un eski semtlerindeki ara sokakları dolaşırım. Hâlâ sanatlarını icra eden yorgan ustalarının rengârenk, sıcacık dükkânların görüntüsü içimi ısıtır. Öyle ki bir gün yüzümü kızartıp, orada saten, tafta yorganların altında bir kedi yavrusu gibi dışarıdaki yağmuru ve fırtınayı seyrederek uyumama izin verip vermeyeceklerini sormak istiyorum. Sizce tuhaf karşılarlar mı acaba? Sevgiler. |
:
MEHMET
ÜNVER,
İstanbul, 18.Ekim,2006, 22:58
Diğer bir
"
köşe yazısı için "
için