www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
KÖŞE YAZILARI caddesi
Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Alp ARPAD
İnsan Olmanın Lezzeti... LXII
Köşemin ismini, " İnsan Olmanın Lezzeti ” koydum. Hayır, ısrar eden olmadı. İçimden öyle geldi çünkü insan olmak gerçekten lezzetli bir iştir
MİZAH YAZAN YOK
|
Bu iş galiba, Sayın Refik ERDURAN, Sayın Aziz NESiN, Sayın Muzaffer İZGÜ, Sayın Rıfat ILGAZ, Sayın Suavi SUALP' le bitti. Şöyle desem daha mı doğru mu olur: Bu iş Akbaba mecmuasından sonra bitti! Kandemir KONDUK ve daha çok, Akbaba ' da yarışma* kazanarak gülmece dünyasına Akbaba' dan katılan rahmetli denizci Sulhi DÖLEK, Tanrı armağanı yetiye Akbaba' nın da ruhunu ekleyerek yeni şekillenmiş bu görevi bir süre daha devam ettirdiler. Bu görev, yüksek zekânın, anlayış, sezgi, düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma özelliklerini; estetik, seviye, ahlâk, erdem, iyilik, doğruluk, yurtseverlik öğeleriyle birleştirerek kelimelerle, insanlık gelişimine katkıda bulunmak için uluslararası çapta, şık bir şekilde oynamaktır. Acılarını unutmadan ama gün ışığına da hiç çıkarmadan başkalarının acılarını dindirmede antiserum olarak kullanmaktır. İnandırıcı olayların ve inandırıcı insanların tel örgüsünü meydana getiren düz, ters, çapraz kullanılan bu kelimeler birleştiğinde gülmeceyi meydana getirir. Gülmece komedi olabilse de asla ve asla komiklik değildir. Ufuk genişliği, sağlam ve geçerli temellere dayanan tecrübe, derin bir felsefe, yaşanmışlık gerektirir. Hatta kısır döngü bile gerektirir. Sonuç olarak bu kısır döngü her iki taraf için de verimli döngüye dönüşecektir: Yukarıda anılan özellikler, o özellikleri anlayacak okuyucuyu gerektirir. Böyle okuyucu da öyle yazanı besler. Öyle yazan da böyle okuyanı besler. Buraya kadar tavuğun mu yumurtadan çıktığı yoksa yumurtanın mı tavuktan çıktığı meselesidir. Böyle okuyucu özelliklerine henüz tam olarak ulaşamamış bir okuyucu, öyle yazanın gülmecesinin lezzetine bir kere yakaladığında, vurgun yemiş örneği sersemleyecek ama derhal silkinip ikinci yapıta saldıracaktır. Daha çok tat almak için tuz, biber, baharat; yani kendini geliştirecek sözlük, ansiklopedi kullanma, bilgi toplama, sosyal ortamlarda dile getirme, bir daha okuma, daha iyi anlama yollarına başvuracaktır. Öyle yazansa bunu bir kere hissettiğinde böyle okuyanın haz aldığı teknikleri kullanarak, geliştirerek okuyucusunu hazırda tutmayı deneyecektir. İşte tam da burada tavuk yumurta kısır döngüsü, verimli döngüye dönecektir. Yazanın içinde edebi unsurları taşıması da kaçınılmazdır. Dolayısıyla yapıta edebiyat da bir köşesinden bulaşacaktır. Gülmece ağlayan palyaçonun içinde sakladığı başyapıttır! Bu ölçüde bir gülmece yazabilmek için önce çok zeki olmak gereklidir. Bu zekâ, yapıtın sahibine verilebilecek en büyük ödüldür. İşte bu karat bir yazar, her şeyden önce bunun için yazar! İyi yapılan her şey, her yerde kabul görür... Bu ölçüde hayat bulmuş bir yapıt aynı zamanda okuyucusunun niteliklerine duyulmuş bir saygıdır. Bu saygıyı son zamanlarda görememenin üzüntüsünü hissediyorum. En birinci neden olarak Akbaba' ın yayın hayatının sadece elli beş yıl sürüşüne bağlıyorum. En uzun ömürlü mizah okulu, bin dokuz yüz yetmiş yedi yılının yirmi sekiz aralığında sessizce aramızdan ayrılır. Eh, okul olmayınca öğrenciyi nerden bulacağız? Haftalık siyasi mizah dergisi olmasına rağmen burada anılan siyasi tarafı değil, mizah tarafıdır. Büyük Mizah Okulu kapanmıştır... İkinci neden olarak rahmeti Oğuz Aral' ın yazıdan çok çizgiye ağırlık vermesini görüyorum. Övülecek çok yana sahip Oğuz Beyin elinde bu misyonu devam ettirmek için altın fırsat vardı. Nur içinde yatsın; bunu değerlendiremedi ama yaşamının son kısmında mizah yazarlığı yaptı! Yazı yazmanın, yazarlığın hazzından ve zorluklarından dem vurarak... Üçüncüsünü yayıncıların, özellikle bazı dergilerin, yukarıdaki ölçütlere uygun gülmece yapıtlarına yer vermeyişi olarak görüyorum. Yazınsal nitelik taşımayan, yerlerde sürünen birtakım teklifsiz esprilere de gülmece demek olası değil! Dördüncü nedeninse, her şeye karşın bu dalda at koşturmak isteyenlerin, uygun meydan bulamamaları olduğunu biliyorum. Gülmece olmayan nitelikli öyküler bile kendilerine yer bulmakta zorluk çekerken, mizahın arka plânlara atıldığı gerçeği beni gerçekten üzmektedir. Zira mizah, insanlığın yetkinlik ölçüsüdür. İşte buradan yola çıktığımızda mizah mutlaka yazılmalıdır. Beşinci neden olarak dünyanın değişen değerlerini görüyorum. Kazanma hırsının insanlığı sarmasından korkuyorum. Bütün bunları giderecek olanın yine edebiyat, yine mizah olduğunu biliyorum. Gülmece, katkısız, doğal bir yumuşatıcı, insanlığın emniyet supabıdır. İlginç ve bütüne yararlı fikirleri yaratmada öncü olacak gülmecelerin sıklıkla yazıldığı yerlerde okuyucunun da aynı paralellikte günlük işlerini yürüttüğünü göreceksiniz. Çok etkilenmiş bir idareci dolmuşta, ufku açılmış bir patron berberde, doymuş bir hanım bankada, bir diğeri toplantıda, insanlığın kaçınılmaz hazzı olarak bildiklerini karşı tarafa aktarma gereği neticesinde seviyeli ve benzersiz yaklaşımlarını dile getirecektir. Çevrede bulunanlar bundan beslenecektir. Bunun sonucu bir zamanlar olduğu gibi; süzgeçten, imbikten geçmiş hüzünlü gülümsemeler kâğıdın terk edilemez dokunma hissinin ve mürekkebin vazgeçilmez kokusunun toplandığı renkli renksiz kâğıtların bir arada olduğu dergiler, kitaplar; toplu taşıma araçlarında, berberde, bekleme salonlarında nüfusla tekrar buluşacaktır. Yumuşayan gerginlikler yerini uzlaşmaya, karşıdakini daha kolay anlamaya bırakacaktır. Bir tampon değmesi için canını verenlerle, tamponlarıyla kendine park yeri açanların arasındaki gelişim farkı belki de gülmecenin yaşamı daha önemli kıldığından kaynaklanmaktadır. Hiç kimse tamponunu çizdirmek istemez ama bahtsızlıkla da olsa çizilen tamponun hayran kalınacak zekâyı ortaya çıkarması da ölümsüz bir mizahtır. Bir klâsiktir. Tıpkı Edmond Rostand' ın Cyrano de Bergerac eserinde olduğu gibi. Rostand yazmış, Dünya ehli olan birbirini anlar deyişinin tam anlamınca, Sabri Esat SİYAVUŞGİL yazarına bile şapka çıkartacak dil ve edebi dehasıyla yapıtı dilimize çevirmiş ve ortaya insanlar yaşadıkça yaşayacak olan, kendi burnunu ve burnuyla alay edenleri alaya alan Cyrano' nun Burun Tiradı çıkmıştır:
Kendini beğenmiş bir tip olan Valvert, Cyrano' yu küçük düşürmek ister... Cyrano: ( pür ciddiyet ) Evet, pek kocaman! Hepsi bu mu? Valvert: Daha? Cyrano: Bu kadarı az delikanlı! Hâlbuki neler neler bulunmaz söylenecek! Asıl iş edada! Meselâ bak; Hoyratça: Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak dibinden kestirirdim! / Dostça: Yana yatmaz mı, senden evvel davranıp kadehine batmaz mı? / Tarifle: Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ da değil, yarımada! / Mütecessis: Acaba neye yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir izah et! / Zarifâne: Kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasınlar diye yavrucaklar, temelli bir tünek kurmuşsunuz! / Pür neş'e: Birader, şu koskocaman burnunla tütün içince, komşu yangın var! Demiyor mu? Müdebbir: Aman yavrum, bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum! / Müşfik: "yaptırın ona küçücük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye! / Âlimâne: Görmüştüm Aristophane'da belki Hippocampelephan Tocamélos adındaki hayvanın burnu gayet büyükmüş! Sen ne dersin? / Nobran: Zaten bilirim, sen misafir seversin, bu, şapka asmak için ne mükemmel bir icat! Şairâne: Ey burun! Bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kadir tek rüzgâr bulunamaz, karayel istisnadır! / Hazin: Bir de kanarsa, Kızıldeniz, ne belâ! / Hayran: Lâvantacıya ne mükemmel tabelâ! / Safiyâne: Abide ne günleri gezilir? / Hürmetkârâne: Beyefendi kibarsınız muhakkak, yoksa imkânı var mı cumba sahibi olmak? / Köylü: Vış anam! Bu ne? Bilmem guş mu balıh mı? Yoksa bir tohuma gaçmış salatalıh mı? Sivri akıllı: Bunu tombalaya koymalı! Kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı? / ve hıçkıra hıçkıra, nihayet, Pyrame gibi, / " Bu ne felâket! Bu ne musibettir yarabbi! / Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin, / Şimdi de utancından kızarıyor bak hain! " Olsaydı biraz nükte, biraz malûmatınız, / İşte karşıma geçip bunları sayardınız... Kılıçtan önce Valvert' i yenen, Bergerac' ın keskin ve seviyeli zekâsıdır. Yeterli midir? Bu kim, nerde, nasıl olduğunuza bağlıdır ama ortak payda oluşunu değiştirmez. Bütün toplumlarda anlık, günlük Bergerac' ların varlığı da söz konusudur. Önemli olan onların sayısının fazlalığıdır. Gülmecenin türlerini yazarak onları yaşatmak, sayılarını, seviyelerini daha arttırmak gerekir. Bunun yanında az da olsalar yine de çıkış yolu onlardadır. Gülmece, lâbirentin çıkış yoludur. Aydınlığa götüren yoldur. Gülmece, zorluklar ne olursa olsun, denenmelidir. Yukarıda anlatılan ölçülere göre içten gelen yapıtlar, çağın yapısına uygun bir Akbaba' nın tekrar aramıza katılmasını zorlamalıdır. Akbaba tabii ki bir semboldür ama kendini özlettiği de bir gerçektir...
İnsan Olmanın Lezzeti... LXIII' te buluşana dek, en iyilerle kalın. İlk not: En son ne zaman, ayakta alkışlanmaya değer bir anekdotu arkadaşlarınızla paylaştınız? |
* Yusuf Ziya Ortaç Armağanı
:
Alp
ARPAD,
Ankara, 11 Ekim 2003,
02:07
Diğer bir
"
İOL... "
için