www.sizedebiyat.com SiZedebiyat
KÖŞE YAZILARI caddesi
Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Alp ARPAD
İnsan Olmanın Lezzeti... XXX
Köşemin ismini, " İnsan Olmanın Lezzeti ” koydum. Hayır, ısrar eden olmadı. İçimden öyle geldi çünkü insan olmak gerçekten lezzetli bir iştir
YOKUŞ FM
|
Ne kadar güzelmiş meğer o radyolu günler! Güzelliği yalnızca dinginliğinde değil, aynı zamanda radyolu günlerin öğreticiliğinde de yatıyormuş. Radyolu günler için söylenecek çok güzel şeyler var. Merak ediyorsanız bildirin; paylaşalım; ya da siz bir şeyler biliyorsanız lütfen anlatın; ilgiyle dinleyerek paylaşalım ama şimdi radyoyu biraz olsun anlatmama izin verin... Radyo' dan çıkan sesler, şimdiki gibi havada uçuşan, etrafımızı kuşatmış Gsm yayın dalgaları ve birtakım diğer özel yayın dalgalarının aksine hâlen dahi zararsız, masum, sevecen, hayat dolu yayın dalgalarıyla bize ulaşır. Günümüzde, bazı uzaktan kumandalı cihazların üzerindeki " Radio Signals Only " veya benzeri sözcüklerle söylenmiş uyarı yazısı, işte bunun içindir. Diğer bir deyişle; " Zararsız yayın dalgası yöntemiyle çalışır " demektir. Buraya kadar anlattığım radyonun sayısız güzelliklerinin, ilkidir. Bilebildiğim ilk radyolar lâmbayla çalışırdı; nefis bir armoni, hârikâ bir görüntüydü. Tahtadan da olsa mikadan da olsa kaliteli üretimi, görünüşü kaliteli bir mikayla çevrilmiş kutusu, sevimli kumaş veya kumaş benzeri desenli parçalarıyla kutunun içinden ortaya, radyonun elbiseli canlı ön bölümü, camla kaplı, dünyanın bütününü kapsayan şehirlerin isimleriyle, isimlerin yanında - veya altında - metrajlarını belirten rakamlarla dolu kadrana doğru yayılan pergola görünümü... Radyonun ağzı, yani tek hoparlörü, radyosuna göre altta, yukarıda veya yanda yer alabiliyordu. Değişmeyen tek şey, tek oluşuydu. Dünyayı bizlerin ayağına getiren o kocaman ağızdı. Çok daha sonraları çift hoparlörle, onu da takiben stereo müzik sistemiyle tanışmalarımız, kaynaşmalarımız oldu! Kadran şıklığı radyonun bütünü, satın alınmasının yanında sevilen bir kadın gibi korunmasının temel nedeniydi. Genelde, soldaki ses, sağdakiyse arama düğmesiydi. Bunlar ne kadar ince bir zevkin tasarımı olarak çizildiyse, Zarif Hanım' ın Kulakları' nın seyredilmesi de o kadar muhteşem olurdu. Gözler, yukarıda kumaş perdenin - örneğin - solunda veya radyonun markası işlenmiş çok şekilli plâkette sağda, radyo açıldıktan bir süre sonra aşağıdan yukarıya doğru kızaran lâmbaların hızıyla doğru orantılı olarak kirpiğini yavaş yavaş kaldıran yeşil veya sarımtırak kırmızı ışıklı göstergedeydi. Kadran, yani ön canlı bölüm, ilkel teknolojili sokak lâmbasına benzer, soluğu yavaşlamış alev rengiyle dünyanın bilmediğiniz ama merakla öğrenmek istediğiniz şehirlerini ayağınıza getirmekle kalmaz; düşlerinizin kadınlarını, erkeklerini, sokaklarını, köprülerini, denizlerini, teknelerini, kırlarını, yağmurlarını, ovalarını, göllerini, gece kulüplerini, gazinolarını, konserlerini; hülyalarınızın her şeyini; rüyalarınızın gerçeğe dönüşmesinin umut anahtarını size teslim ederdi. Luxembourg, Droitwitch, München, Bordeaux, İstanbul ( bazılarında niye bilmem: Constantinepol ! ), Brussels, Ankara, Rabat, Zagreb, Budapest, Sofia I, Roma II, Madrid, Athina I, Allouis, Kiev, Vatican, Brasov, Cairo, Kosice, Paris I, Wien II, Atina... Öylesine canlıydı kadranlar! Bakar ve seyrederdiniz.. Bugün bile hâlâ şu Droitwich ile Brasov' u, niye radyolarda yer aldı diye merak ederim. Biri Londra' nın, diğeri Bükreş' in kuzeyinde. Droitwich küçük bir yer. Brasov ( Braşov ) ise bir şehir ve filarmoni orkestrası var. Var da; o kadar çok büyük şehir radyosu varken?.. Elbisenin düğmeleri kadranın aşağısında, tuş veya başka şekillerde, basılmak biçimiyle dalga değiştirirlerdi. Bu klâsik ama iki ayrı uyumlu ve düzeyli renklerle donanmış Döpiyesli Hanım' ın önden görünüşü, radyonun çekici karakteristiğine karar verirdi. Bir de genlerimizde yer edinmiş olacak ki televizyonlardan çok daha önce radyoların da başörtüsü vardı! Üstten öne ve arkaya ve iki yandan aşağıya doğru, el emeği göz nuruyla akan, sahibinin sesi saygıdeğer başörtüler. Çok yakışırdı! Masum, tertemiz, uygar, çağdaş, ilerici, siyaset ve ticaretten uzak, genellikle açık renk bu başörtüler bir tek şeyi simgelerdi: Ninelerimizin, annelerimizin kendilerine ve kız çocuklarına değerli bir bakışı olan Hanım Hanımlığı... Sonraki kuşak transistorlara istemeden yerini bırakan lâmbalar, radyonun elbisesiz ama canlı arka bölümünün kalbiydi. Radyonun arkasına dolaştığınızda makine kısmını delikli, cereyan geçirmez ağaç ürünlerinden birisiyle üretilmiş gerecin deliklerinden görürdünüz. Açma düğmesine bastığınızda veya çevirdiğinizde utanmaya başlayan lâmbalar yavaşça kızarırlardı. Utangaçlıkları geçmeden ses alamazdınız! Kızarınca hazır olduklarını öndeki göze bildirirler, göz de kirpiklerini oynatınca ses gelmeye başlardı. Bu dinleyeceklerinizi hemen dinleme anlamını taşımazdı. Önceden kuvvetli bir istasyona ayarlıysa tamam, hemen, ama değilse dip dop dop dop, vijjuit, şaop, şooopp, civizkkk, fişuvyuvv, çip çip çip, haşırttt seslerinden sonra kuvvetli vericisi olan bir radyo istasyonunu yakaladığında yerli veya yabancı ama kesinlikle radyofonik, mikrofonik ve mikrofondan yayıldığı çok belli olan incelmiş bir ses duyardınız; " This is a London, broadcasting... " Bunu, İznik' teki bağlarına sabah dört, dört buçukta, güneşlerden önce, transistorlu radyosu eşliğinde, doğacak ve büyüyecek üzümlerine daha şimdiden iki gözüm demeye gitmiş, benden çok daha yaşlı Amca Oğlum' dan şöyle de dinleyebilirdiniz: - " diziz london kestink bibisi fondink fayn gud mornink helö tover over şipiş ingliş ha ha ha lövink mayn olöver tayn hepisindayn şort nanbır... ( Çok ısrar ettim; kırmadı; defalarca yineledi. Bu yüzden İngilizce bile öğrendim ama hâlâ çözemedim. Denemeyin, yorulmayın!.. ) - " Şahane valla! Peki Amca Jeyar. ( jr, junior, hani amca oğlum, yani amcamın oğlu ya.. ), diğerleri?.. " - " Tamam gülüm, söylerim: Don don dini dan! Dobroşki zıvırtçıkna şıkırta radio belgırada zımanski çicerrste zaptivo oldumsıtara zargebe...... ( Bunun dilini çözemediğim için öğrenmeyi ve anlamayı denemedim bile. O - belgırada - Belgrad da olabilirdi, Sofya da, ya da Zagreb. Balkanlarda olduğu kesindi ama amca oğlumun lisanına güvenip de çabalamaya başlayamazdım ya!.. ) " Amca Oğlum' u çok severim. Onun bu BBC' ye ve radyosunun açık havada alabildiği tüm istasyonlara içtenlikle bağlı kalışı beni hep duygulandırmıştır. İnsanımıza olanak verildiği zaman başarır. Yabancı dil de öğrenir, arya da söyler. Yeter ki biz Urfa' ya müzik, tiyatro ve bale öğretiminin yapıldığı okulu götürelim!.. Ama, daha sonraki yıllardaki olanaklar eğer Amca Oğlum' un zamanında da olsaydı, Amca Oğlum' un sadece dil öğrenmekle kalmayıp Londra' daki BBC binasını ziyaret gideceğinden bile eminim... Ne markalar gördük! Mobilyalarıyla, gözleri kulaklarıyla, elbiseleriyle hepsi birbirinden daha çekiciydi. Grundig, Philips, Siera, Nordmende' ler... SW: Kısa Dalga, MW: Orta Dalga, LW: Uzun Dalga... İşte bütün hazineniz bunlardı. İstanbul Radyosu ise orta dalgadan yayın yapan, Avrupa, Orta Doğu ve Batı Asya' dan dinlenen çok popüler bir istasyondu. Çok değerli eğitici, öğretici, eğlendirici programları vardı. Dünya çapında bir radyoydu. Bir çok ünlü yetiştirdi. Uzun dalgadan yayın yapan Ankara Radyosu ve ileriki yıllarda diğer şehir radyoları da çok ünlü yetiştirdi. Hangi birini sayayım ki? Burhan FELEK, Şevket RADO, Mücap OFLUOĞLU, Orhan BORAN, Nedim ERAĞAN, Baki Süha EDİBOĞLU, Halit KIVANÇ, Pertev TUNASELİ, Tevfik GELENBE ' nin Arap Bacı' sı ( Bacı Kalfa ), Orhan BORAN' nın Yuki' si, Fecri EBCİOĞLU, Münir EBCİOĞLU, Çikolatacı çok değerli Sezen Cumhur ÖNAL, rahmetli annem Nimet ARPAD, birbirinden değerli müzisyenler ve adları buraya sığmayacak kadar çok ve saygıyla ve sevgiyle andığım birçok isim... Yine de aklıma geldikçe veya sizlerin katkısı sonucu hatırlattıkça çoğalacak isimleri buraya eklemeye çalışacağım. Programlar, yarışmalar... İpana Bilgi Yarışmasını kim unutabilir... Yine, Yuki gibi o da, alâmeti farika = Orhan BORAN...
Orhan BORAN' ın anıları zekâ küpü ve sonsuz. Bir programında dinleyicilerini twist yapmaya çağırıyor ama bilmeyenlere de nasıl bir dans olduğunu tarif etmekten geri kalmıyor: " Şimdi ağzınızdaki sigarayı yere atıyormuş gibi yapın. Sağ ayağınızın ucuyla sigarayı söndürüyormuş gibi devam edin. Solda geride kalan ayağınızın hizasını hiç bozmadan onun ucuyla da bir sigara söndürün... " Hâlâ twisti tarif etmenin, bundan daha güzel bir yolu olmadığını düşünüyorum. Bu tarife de en uyan sahne sanatçımız, - Allah rahmet eylesin - Sayın Öztürk SERENGİL' di. Sigara mı ona doğal twist yaptırırdı; yoksa o mu sigarayla twist yapardı bilmiyorum ama Orhan Bey ya SERENGİL' i görmüştü ya da SERENGİL tarifi çok önceden bulmuştu. O devirde bütün sanatçıların zekâlarıyla birbirini beslemek, motive etmek gibi bir ayrıcalıkları vardı.
Bizleri de aynı Radyo büyüttü. Okulun çok öncesi, küçük bir çocukken, annem ve babam çalışmak zorunda olduğu için bizim eve yardıma gelen kız Zeki Müren' e âşıktı. İş yapması ve bu arada bana bakması için Trakya' nın şirin bir sınır şehrindeki evimizde sabahtan akşama yalnız bırakılan bu kız sadece radyo dinler diyeceğim ama, ona radyo dinlemek değil de radyoyla birinci dereceden ileri akraba olmak denir herhâlde; radyonun dosdoğru içine düşerdi. Sanat Güneşimiz Zeki Bey nur içinde yatsın; bu kız ona öylesine aşıktı ki radyonun içine düşerek gözünü çıkarırdı. Bu radyo terimlerinden yalnızca biri... O pergoladan içeri öylesine girerdi ki, gözünü çıkartıp kumaşın deliklerinden içeri öylesine fırlatırdı ki olmayan o küçücük aklımla Zeki Bey radyonun içindeki bir odada sanırdım. Bir hap alıp küçülüyor; odasına girip oradan bizim kıza şarkı söylüyor; işi bitince de dışarı çıkıp bir hap daha alıyor; tekrar büyüyerek evine dönüyor gibi bir şeyler işte.. Yoksa kız ne diye her seferinde yeni baştan, radyonun içinde yeni bir hayata başlamayı deniyordu ki? Bütün bir dünya sığardı işte o sihirli kutunun içine; kocaman bir dünya.... Kitaplar, tiyatrolar, insanın tüm çeşitleri... Diğer bir terim ise " Oğlum, arızayı bulduk; radyonun lâmbasına iki buçuk lira ( eskiden var olan bereket dolu bir kâğıt para cinsi ) sıkışmış... " Radyo dinlemeye o kadar alışmıştık ki, aman önlem alalım diye saf saf arkasını açar, lâmbanın neresine sıkışmış, kim sıkıştırmış, başka sıkışan para var mı diye günlerce uğraşırdık. Şanslı oluşumuzdan olacak önceleri yüz on, sonraları iki yüz yirmi volta kapılmayıp hâlen hayattayız. Üç dört yaşındaki bir çocuk için fazla meraklıydık galiba!..
Ben nereden bileyim ki antenler her devirde insanların en büyük yardımcısı? Bu yüzden kimsenin ekstra bir şeyler yapmasına gerek yok. Verici istasyondan verici anten havaya verecek, alıcı olan radyolarımızdaki alıcı antenler havadaki radyo dalgalarını yakalayacak, radyomuz bunu sese çevirecek ve bizim kız Zeki Beye âşık olacak. İşte hepsi bu! Ah o antenler! İster verici, ister alıcı! Neler neler verdi ve neler aldılar tarih boyunca... Hâlen de görevlerine devam ediyorlar. Bir de, " antenlerimiz uyuştu, antenlerimiz açık, frekansımız tuttu, dalgalarımızın metre boyu aynı biliyor musunuz, ayar düğmemizi az daha çevirsek birbirimizi iyi anladığımızı göreceğiz " gibi terimler de radyo dünyasının bize kazandırdıklarından.. İnsanlar, biraz gayretle antenlerini iyi açarlarsa zaten iyi yayınları yakalayabiliyorlar... Evet, bizleri de aynı radyolar büyüttü. Son derece yeti sahibi öğretmenlerimizin bizlere edindirdiği o doğru ve tertemiz Türkçe' ye, nefis Türkçeleriyle bir katkıda da onlar yaparak... O radyoları şimdi çok arıyorum... TRT Fm, ülkenin bütün karayollarında artık çıkıyor da, rahatladık! Geçiş döneminde, bir ara yalnızca bulunduğunuz çevreye, yani üç beş kilometre çapındaki bir alana yayın yapabilecek kadar kapasiteli Yokuş Fm, Hayırlısı Fm lere muhatap olmaktan hafif sıkılmıştım da.. Daha doğrusu eskiden öğrendiklerime mi; yoksa araziye uyum sağlamaya mı rağbet etme arasında seçim yapmakta zorlandığımdan yorulmuştum. Arazi gibi araziye de ayrıca canım kurban! " Donkkk! Bilinçli alışveriş rehberiniz Sessiz Fm reklâm servisidir. Şimdi reklâmlar; Kanepeye kendimi atıyorum, yorgunluğumu unutuyorum. Vayanam yataklı kanapeleri çok şey... ( burada, onlara kurnazca gelen bir es var ) yani çok ortopedik, çok rahat canım.. Merkez çarşıda bulabilirsiniz. " Bunu bir kız sesi söylemişti ama kesin anadilini öğrenmesi ve sabahları çiğ yumurta içmesi gerekliydi... " Evvettt... Hassan Selim Sabahtı abimizle muhabbetimiz devam ediyor. Damardan konulara değiniyoruz. Yavruk Fm de en bi kaliteli sohbetler, her akşam Cemil Şahsazla yirmi bir de.. Hasan ağbi hep sen konuşuyosun ama yav... ' Gülşende açılmış gül olalım ' ... Yav, nerden bulursun bunları Selim ağbi!... " Cemil Türkçe' yi değil, birazdan gelecek kasaba telefonlarını düşünüyor gibiydi.. Ama ağbisi cevap verdi hemen; " Cemilim, Abdal olmak, ahmak olmak değildir yavrum.. Özürler olsun, şimdiki gençler birbirinin altına üstüne geçmekle aşk yaptık zannediyorlar... " Şimdi bunu ben de anlamadım vallahi! Hasan ağbi şiir okuyordu ve Cemil ağzı kulaklarında methediyordu ağabeysini. Birden gecenin o vaktinde nerden geldi aklına gençlerin aşk şekli, bu kendinden menkul abdal Hasan ağbinin? Ortam mı yapıyor ne? Tepeyi aşınca kurtuldum bu ilim irfan yuvası Fm' den!... " Şu anda gelen sonuçlara göre ... partisi, kasabamızda oyların yüzde kırkını alarak seçimi kaybetmiştir. Bir telefon alıyom, buyrun sizi dinliyoz Muharrem Bey: ' Len Kızmızların torunu yiğenim. Sizin partinin merkezinde mi yapıldı bu sayım oğlum len? Kim getirdi aceleylen sayım sonuçlarını oraya len oğlum? Hakkat şu anda mı geldiydi? Vay amanın vay! Kırk kaybetti, altmış kazandı? Diyeceğin, sizin parti kazandı he mi? Len kasabanın diğer yüzde altmışı zatti on beş yaş altı çocuk len oğlum. Sen da yeni doğdun oğlum. Nerden bilicen bunları? Onlar mı vedi oyları sizin partiye acep?...' Çatt , telefon kapanışı... Kızmızların torunu devam eder: Burası Fırın Fm. Muharrem Beyi şiddetle gınıyoz. Şu anda yetmiş milyon bizi dinleyo. Heç öyle özel gonuşma olur mu Muarem Bey amuca? Neyse ortalığı yumuşak edek biraz; mahalli sanatçı İmadullah Seyfi'nin yöre acıklısı, kırk beş dakkalık, aynı nakarat kaz böğürteni: Güzel ya gel al beni ya da kurtlar, çakallar, börtü böcekler içden dışdan parçalasın beni he miii! .... " Olmaz ya, bu dünyadan mı bu çalan parça? Var mı ya bu dünyada böyle bir acıklı? Hay Allah!.. Özel teşebbüs aslında güzel bir şey ve gerekli. Bir de eleman açığı olmasa!.. Dedim ya, TRT Fm in hemen hemen tüm karayollarında çıkıyor olması, hayatıma son verme kararımı yeniden gözden geçirmeme neden oldu! Kendilerine pırıl pırıl, akıcı ve hatasız kullandıkları örnek oluşturan Türkçeleri, nezih seçimleri ve aydınlık yüzleri için çok teşekkür ediyorum; zira radyosuz yapamam... Değerli tiyatro sanatçımız, çok yönlü insan, Kadıköy' ün sevgilisi ve Kadıköylü hemşehrim, soyu tükenmekte olan İstanbul Beyefendileri' nden Sayın Enis FOSFOROĞLU' nun sözlü izniyle aktarıyorum; " Enis Bey Anadolu' da, bir turnede tiyatronun kapısında durmaktadır. Bir vatandaş göz ucuyla kendisini süzdükten sonra tanımamış gibi afişlere dikkatle bakmaya devam eder. Gözleri fıldır fıldır etrafı taramaktadır. O sırada bir görevli Enis Bey' e bir şeyler sorar, Enis Bey de cevaplar; - Sahnede dekorların üstüne bırak... Vatandaş lâfa atlar; - Tanıdım sizi; biliyorum. Siz o' sunuz! - Biliyordum tanıdığınızı!... Televizyondan, tiyatrodan? - Yok Beyim yok! Benim okumam yazmam, zamanım yok ki tiyatroya gideyim. Dağda televizyon nerde ki seyredeyim! Ben sizin sesinizi radyodan tanıyorum. Ben yalnız bir çobanım. Benim bütün dünyam, radyom... " Dağdaki yalnız çobana yürekten katılıyorum; şehirdeki yalnız çoban olarak...
Not: TRT dışındaki isimler ve olaylar öyküsel anlamda kullanılmıştır. Gerçek değildir! İnsan Olmanın Lezzeti... XXXI' de buluşana dek, en iyilerle kalın. İlk not: En son ne zaman, zor da olsa sigarasız bir yaşam olabileceğini düşlediniz? |
:
Alp
ARPAD,
Ankara,
15.02. 2003, 01:07
Diğer bir
"
İOL... "
için