www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
KÖŞE YAZILARI caddesi
Köşe Adının ve Köşe Yazısının Telif Hakkı sahibi: Alp ARPAD
İnsan Olmanın Lezzeti... XX
Köşemin ismini, " İnsan Olmanın Lezzeti ” koydum. Hayır, ısrar eden olmadı. İçimden öyle geldi çünkü insan olmak gerçekten lezzetli bir iştir
ÇOK EĞLENDİM
|
Pastahaneleri hiç sevmezdim. Eskiden cafe, kafe veya mafe gibi işletmeler yoktu. Kahvehane veya kısaca kahve, kelime anlamıyla ters kıraathane*, muhallebici, pastahane; yazları, bu sıralar eksikliğini çok hissettiğim çay bahçeleri vardı. Hanımlarla beraber oturabileceğiniz son üçü, yani yazlık çay bahçeleri - ki sonradan kışlıkları da çıkmıştı - muhallebici ve pastahane. Muhallebiciler bize pek uygun değildi. Muhallebi cinsi yiyeceklerin tadına bakma dışında pek uğramazdık. Eski Türk filmlerindeki kızla oğlanın buluşup da bir sonuca varamadıkları, çoğunlukla da ayrıldıkları mekânlardı. Muhallebiciler bize asıl olarak, iddiaların sonunda kaybedilenlerin ısmarlanıldığı sütlü mamullerin bulunduğu yer olarak hizmet vermişlerdi. Pastahaneler daha farklı bir konumdaydı. Lüks pastahaneler vardı ki bunları asla konu etmeyeceğim. Tarihe geçmiş, yerli yabancı filmlere konu olmuş, pastacılığın ve tatlıcılığın gelişmesine neden, pastası pahalı, müşterisi özel, dekoru klâsik, kalitesi yüksek yerler. Bir de Konya’ daki pastahaneleri anlatmayacağım. Son denememde karşı cinsler nedense caddeyi seyretmek yerine duvara dönüp oturuyordu. Adet öyleymiş. Gider çayımı çay ocağında içerim daha iyi! Anlatmak istediğim türdeki pastahaneler, adı pastahane olduğu için pasta yapmaya zorunlu olan ama daha çok herkesin oturup konuşurken bir şeyler içmek gereksinimi duyduğunda uğradığı yerlerdi. Biz öyle, kızlarla sokakta filân dolaşamazdık. Doğru pastahaneye! O da topluca. Yani asıl konu olan erkek ve kız dışında, bir sürü erkek ve kız daha! Böylece eş dost, akraba veya baba, ağabey gibi çok daha yakın akrabayla karşılaşıldığında sığınacak en güzel liman, “ Arkadaşlarlayız, arkadaşları kıramadım, bilmem neyi kutluyorduk, toplanmışlar da ben de bir uğrayayım dedim... ” koyundaydı. Yanlış anlamayın lütfen, sadece kızlar için değil, erkekler için de bu böyleydi. Erkekler her türlü ele avuca sığmazlığı yapsalar da terbiye sınırları içinde kalmaya özen gösterirlerdi ve hemen hemen hepsi düşünceli insanlardı. Bir türlü yalnız kalamazdınız. Punduna getirip hesap sizin üstünüze yıkılmadan, yani Alman usulü ödendikten sonra kızla yalnız kaldığınızı düşünelim; bu sefer de garson olmayı bir türlü başaramayan hizmetlilerin sorgucu bakışlarından rahatsız olur ve pastahaneyi terk ederdiniz. Yüksek sesle konuşamaz, olmayacağını bilmeden, olgun, kırk yaşındaki iki insanı oynardınız. Kısacası içtenliğimi yaşama fırsatını yakalayamazdım pastahanelerde. Bu yüzden de sevmezdim. Sevmezdim ama renkliliğini de yadsımazdım.
Yıllar sonra, pastahanelerin biraz anlam değiştirdiği, müşteriye hizmetin kişisel merakların önüne geçtiği bir günde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan kaçmak, bulabildiğim kadarıyla iyi ve sıcak bir bardak çay içmek için pastahanelerin caddeye adını vermesi elzem olmuş kadar çok sayıda olduğu bir yerde, evet evet, bir pastahaneye isteyerek ve tek başıma girdim! Niye orayı seçtim bilmiyorum. Eskiden beri var olan bir isimdi ve olgun insanların çoğunlukta olduğu bir pastahaneydi. Garsonlar işini bilen cinstendi.
Arkalarda bir yere seğirttim. Öyle bir yer seçmiştim ki, ben herkesi gördüğüm halde beni görebilen azdı. Eskiden kalma bir alışkanlık olsa gerek! Sağ tarafımda kalan cephe bütünüyle camla kaplanmıştı. Oradan pastahanenin önünü, insan ve motorlu araç nedeniyle neredeyse yirmi dört saat dolu olan caddeyi rahatça görüyordum. İleride bir paltoluk, ön solumdaki kirişin sağında yuvarlak şekliyle yer alıyordu. Üstü doluydu. Yani diğer bir deyişle eğer garson kibarlık yapıp almazsa, müşterilerin tamamına yakını bir şekilde kalkarken bana yakınlaşacaklardı. Hepsini görecektim! Pastahanenin sol ve arka tarafı kapalı cepheydi. Çay mutfağı arkada yer alıyordu; garsonların ilk ve son durağı orasıydı. Solda arkadan öne sırasıyla, tuvaletler, masalar ve ön cepheye yakın pastahane vitrini vardı. Hiç merakımı çekmemişlerdir. Çikolata kaplamalı şeyleri sevmem. Rengârenk olmalı her şey. Pasta dediğinde madem, dünyanın bütün meyveleriyle kaplanmış olmalı. Başka türlü doğal olarak o kadar rengi nasıl verebilirsiniz? Kuru pastalar, şekerliler, tuzlular nedense hep Rumeli göçmenlerinin elinden çıktıklarında çok lezzetlidirler. Sonra küçük bir kasa ve patron kapının tam yanındaydı. Tavanda görebildiğim her yer ışıkla kaplıydı.
İçerisi sıcak, atmosfer de sıcaktı. Kalkana dek bir türlü anlamadığım müziği dinledim. Kadın Yunanca’ mı Türkçe’ mi söylüyordu; ona karar veremedim. Müzik hep güzel ve hep yumuşaktı. Çayım jumbo cam bardakla geldi. Fincanla çay içemiyorum artık. İçmeye başladım; yavaş yavaş alışıyordum pastahaneye. Bir süre etrafı seyrettim. Kirişin kaplamaları cevizdi. Damarlarından birinci kalite olduğu anlaşılıyordu. Senelerin işyeri, paradan kaçmamıştı besbelli. Kaplamalar her yerde dikkati çekiyordu. Aplikler desenli buzlu camla kaplıydı; şık ve iyi seçilmişlerdi. Yuvarlak masalar kuyu cinsi, yeteri kadar küçük koltuklarla çevriliydi. Sandalyeden az daha büyüktü. Otururken rahat ediyordunuz. Bütün bir cephenin cam olması, ışıkların iyi seçilmesi, ortamı rahat kılıyordu. Pastahanedeki yabancılığım bitmiş olacak ki, konuşmalar benim duyabileceğim hâle gelmişti. Arkamda, ayıp olmasın diye otururken yüzlerine pek dikkatle bakmadığım iki hanım vardı. Anlayabildiğim tek şey ikisinin de elliyi devirdikleriydi. Bir tanesi Fındık sesliydi. Hani ufak tefek, makyajı ve her şeyi yerli yerinde, prensip sahibi, gerektiğinde heyecanla dolu çekici tipler vardır ya; işte ona “ Fındık ” ismini taktım. Ötekine de çok uyan “ Adalet ” ismini! Adalet’ in ilk duyduğum cümlesi, “ … mahkemede geçersiz. Ne Danıştay, ne Yargıtay bunu onamaz..” oldu. Ben öyle şeyleri sevmediğim için gerisini dinlemedim. Yine de Adalet’ in konuyu iyi bildiğine, bu işlerde deneyimli olduğuna karar verdim. Ses tonu öyleydi çünkü! Artık pastahanenin bir parçasıydım; zira yayılmaya başlamıştım. Yayılmayı çok seviyorum. Yıllar önce Genel Koordinatörüm bana “ Sen yayılmayı çok seviyorsun, önce işi yapsan!... ” demesine karşın! Ondan çok gençtim. Ben de bir müdürdüm üstelik. Nasıl anlatmalıydım ki ona, inancıma göre önce etrafı derleyip toparlamazsanız, sistemi oturtmazsanız, bir iş yapmanız, başarmanız olası değildir. Koordinatör adamın " Yayılma " ile anlatmak istediği, " derli toplu, temiz ve düzenli olmak! " . Dosyalamanın bile olmadığı bir yerde yaptığınız işi masanın üstünde mi bırakıp gidecektiniz? Ya da, masanın üstü dağınıkken işi nasıl yapacaktınız? Ya da, temizliğin rutin hâle gelmediği bir ortamda, işin arasında temizliği mi düşünecektiniz? Masanın koridorda, koridorda odayı gösteren levhanın odada olmasıysa hiç düşünülemezdi herhâlde! Sonunda anlaşıldı ki her ikimiz de diğerinin gitmesini istiyoruz. Doğal olarak ben gittim; iyi terbiye aldığım ve o benim büyüğüm olduğu için! Arkamdan beni çok aramış ama nafile! İnsan elindeki değeri, kaybedince daha iyi anlar...
Pastahane bir başka ama… Önce garsonun gözünün içine bakarak çakmakla sigarayı koyarsınız. Hiç acele etmeden yapacaksınız bunu. Üstündekinizi iyice karıştırıp alacaklarınızı acele etmeden alacaksınız. Teker teker masanın üstüne koyacaksınız. Bir kalem ve gösterişli bir notluğun önemi burada büyük. Sonra da paltoluğu görmeyip aranacaksınız. Elinizden asmak için üstünüzü aldığında iyice anlayacak ki gerekirse dükkâna ortak bile olabilirsiniz, siz kalıcısınız! Ona göre servis versin! Sağ ve solunuza iki boş koltuğu da çekeceksiniz. Adettendir, biri bir eliniz, diğeri diğer eliniz için. Zamanı gelince kullanacaksınız! Eviniz gibi olacak. İyi ama evde Fındık’ ı, Adalet’ i, Heykel ve Zampara Adam’ ı, Yüzügüzel’ i, Balarısı’ nı, Perdeci’ yi, Delikanlı 1 i, Delikanlı 2 yi, Yaşlı Çalılar’ ı nereden bulacağım? Hem burada televizyon da yok! Yok yok, pastahane evden daha kullanışlı! Bunu bilmenin rahatlığıyla yayıldıkça yayıldım. Gel bak Görmemiş Genel Koordinatör, yayılma nasıl olur! Bu tür yayılmayı çok seviyorum. Hele hele, ortam sıcak, müzik yumuşaksa…
Heykel Adam, heykel gibi gelip maçın hâlâ devam ettiğini Beşiktaş’ ın bir türlü gol atamadığını masa arkadaşına heykel gibi söylediğinde; solumdaki masada oturan Zampara adamı o zaman fark ettim. Heykel Adam aynı arkadaşı gibi elli beş civarıydı. Başındakinin peruk olup olmadığına henüz karar veremediğim simsiyah saçları uzun ve iyi taranmıştı. Sivrilemesine uzun yüzü köşeli çenesini çerçevelerken, yine siyah kaşları ve uzun siyah kirpikleri saçlarıyla uyum sağlıyordu. Daha çok kökü Balkanlara dayanan, devlet dairesi masa başı işinden emekli, borsa seans salonlarında saman altından su yürütüp ufak ufak kaybedip, sonradan kırtasiye dükkânı açacak gibi bir tipi vardı. Koridora rast gelen yerine oturdu. İçerideki sıcağa karşın, koyu kahve deri ceketi altına giydiği yine siyah balıkçı yakalı trikosu ok atmaya hazırlanan Kızılderili bakışıyla, konuşmadan, hiçbir mimik vermeden caddeyi seyire koyuldu. Zampara Adam ise çok bakımlıydı. Siyah saçları arkadaşına oranla hakiki gibi duruyordu. Oval yüzü, normal ölçülerdeki boyu, mavi gömleğinin üstüne giydiği gri v yaka kazağıyla kabul edilebilir bir görünüşe sahipti. Önünde bir sürü gazete vardı ve hepsi açıktı. Salonu seyretmekten zaman bulduğunda okurmuş gibi yapıyordu. Önünde, bana göre bir zamanlar çok saygın olan gazetenin açık sayfasındaki yan yana duran iki ayrı haber dikkatimi çekti. Sağ sütundaki haberde Aids hastalarının ilâç kuyruğundan söz ediyordu. Üzüldüm; tanımadığım insanlara çare için, kendime de koruması için Tanrı’ ya dua ettim. Soldaki haberse anlayamadığım hâlde beni umutlandırdı. Kadın yasağı kalktı! Haber aynen böyle diyordu. Kime kalktı, neden kalktı, kadınlar mı sevinmeliydi yoksa erkekler mi, beni ilgilendiren bir tarafı var mıydı? Anlamadım ama yine de umutlandım… Acaba, Fındıkla Adalet de okumuşlar mıydı? Fındığın iç açıcı sesini işittim yine; - Yazlıklardaki vergiler inecekmiş! Duydun mu? Adalet hemen bütün bilgilerini ortaya döktü. Söyledikleri su götürmez bir gerçekti çünkü konuşmasında tarih, numara ve örnekler veriyordu. Neye yarar! Bir yazlığım var ama gitmek iyice zorlaştı. Sağlık açısından, ismi yazlık ama zamanla sivrisinekten daha çok üşüsen yazlıkçılar sayesinde şehrin tam ortasında kaldığı üzere yazlık niteliğini kaybettiğinden ve sivrisineklerin doğum kontrol ilkesine oldukça ters hareket ettiğinden… Şimdi, ilerlediklerini sanan ülkelerde bu durum rayiç düşmesine neden olur, ama bizde! Bir bildiğimiz mi var acaba? Hem o ilerlemiş sandığım ülkelerin adamı buradaki kaosa niye bu kadar istekliydiler acaba? Olsun, Adalet’ e saygı duyuyor, Fındık’ ı ise seviyordum. İşte bu yüzden ve görgüsüzlük olarak nitelendirdiğimden dönüp bakamıyordum. Hakikaten yanılmayı ne kadar isterdim! Hiç değilse Fındık kırklarında olsaydı…
Sağ önümde üç masa ilerideki, röfleli, otuzlarındaki Yüzügüzel bana bakarak kalktı. Ümitlenmeli miydim? Hemen ayıplamayın lütfen, doğrusunu konuşmamız gereken bir konu var. Hangi cinsten ve ne durumda olursak olalım, beğenilmek ortak tutkumuz. Sonu gelmese de… Nasrettin Hocanın evi soyulmuş. Hocaya kızan kızana, akıl veren verene. - Yahu arkadaşlar, bu dediklerinizi yapmadığım için gerçekten kendimi suçlu hissetmeye başladım. Ama Allahaşkına, bu adam niyetlendi, geldi, benim evi soydu; taşınmazdan evvelki hâline getirdi. Bunun hiç mi kabahati yok?
Çayımın bittiği an, garson elini bardağa uzattı. Eskisi gibi çay yapamıyorlar artık. Tavşan kanı deyimini hatırlayan bile yok. Çay kokusu yok. Çay tadı yok. Tadının eskisi gibi olmayışından vazgeçtim de rengi niye kahverengi onu anlayamıyorum? Garson anladığını belirtti ve birazdan elinde artık kahverengiliği terk edip kırmızı renge doğru adım atmış bir bardak çayımı getirdi. Peki madem bu kırmızıyı andıran bir renkte olabiliyordu da niye kahverengi getiriyorlardı? Bu soruyu sorsam Adalet muhakkak cevap bulurdu; biliyorum ama cesaret edemedim. Ayrıca yirmi beş görünümlü Balarısı da gelip Yüzügüzel’ in kalktığı masaya oturmuştu. Dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Zira paltosunu asarken başlattığı bakışıyla sürekli bana bakıyordu. Ama o tipleri bilirim. Daha çok bakarlar! Hoş, sarışın bir tipi vardı; hepsi o kadar. Elinde cep telefonu, sürekli konuşuyor, öndeki caddeyi kolaçan etmek varken arkaya dönüp salonu tarıyordu. Bana baktığını inşallah Fındık görmemiştir! Hadi Fındık ile Adalet, evde yapacakları çay sohbetini burada yapıyorlardı; Kesin, ama niye? Balarısı niye gelmişti tek başına, benim gibi? O da mı yağmurdan çay için kaçmıştı? Balarısı çalışıyor muydu acaba? Mümkün ki Fındık ev hanımı, Adalet bir yerden emekli olmuş çalışan bir hanımdı. Adaletin tipi nasıldı acaba? Eskiden bildiğim Adaletlerin hepsi güzeldi. Son Adalet bir zamanlar güzelse bile şimdi değildi. Sesinden öyle anladım. Şimdi de Kat Mülkiyetinden anlatıyordu. Kötü, acemi ve hırslı apartman yöneticileri Kat Mülkiyeti Kanununu bana ezberletmişlerdi. İyi bildiğimi sanırdım ama Adalet anlattıkça çırak kaldığımı anladım. Şu an başımdaki yönetici gitmemek için her türlü taklayı atıyor. İlgili bir madde var mı, dönüp Adalet’ e sorsam mı?... Heykel Adam sadece caddeye doğru bütün heykelliği ile bakıyor, Zampara Adam gazete okuma rolünün hakkından başarıyla geliyor, konuşmuyorlardı. Duvar dibindeki kızlar adı geçen kuaförün yıkama ve föne ayrı ayrı ücret aldığını söylediklerine şaşırdım. Ne yani, paran yoksa, adam yıkadığı saçı kurutmayacak mıydı? Protesto edin kardeşim! İyi bir tüketici olun. Her şeyi beğenmeyin. İyi muamele görmediğiniz yerden bir daha alışveriş etmeyin. Gitmeyin oraya, azcık yürüyüp diğerine gidin. Ne demişler; “ Kötü üreticiyi iyi tüketici terbiye eder ”. Söylesem mi kızlara? Zampara Adamla karıştırırlarsa beni? Vazgeçtim! Fındık seslim bankayı ve bankacıları anlatıyordu. Öyle güzel anlatıyordu ki, insanın bankacı olacağı geliyordu. Adaletin sabırla dinlerken çıkardığı hı hıı sesleri, bu konuyu da bildiğinin bir deliliydi sanki. Adalet biraz kıskançtı galiba. Onların yanında, benim çapraz sol arkamda oturan yaşlı çifte bakmamızı istedi. Bakmamızı diyorum, çünkü sesini yükselterek sanki Fındık’ ın haricinde benim de duymamı istiyordu. Çiftin güzel anlaştığından, yaşlarına bakınca buna gerek olmadığından bahisle anlatıyordu. Fındık katılmadı ama Adalet’ i de karşısına almadı. Akıllı Fındık' ım benim! Ha ha! Kıskandın değil mi Adalet Yaşlı Çınarları? Dayanamadım, döndüm baktım. Aman Allah' ım! Ne Yaşlı Çınarı, sanki iki tane Yaşlı Çalı idi.Yaşlı Çalılar’ ın yürüyüp oraya kadar nasıl geldiğini düşüneceğim hâlde, hâlâ sevgiyle dolmuş saygı yapraklı ama henüz cılızlaşamamış yeşil dalları olduğunu, üstündekilere zıt, inanılmaz güzel bir kostüm hâlini aldığını, beğeni, özlem ve takdirle gördüm. Herhâlde Adalet de benimle aynı gözlüğü takmıştı!
Delikanlı 1 geldi ve etrafına bakmadan Balarısı’ nın yanına oturdu. Oturduktan sonra yana eğilerek onu öptü. Sanki böylesi daha güzelmiş gibi Balarısı da buna keyiflendi. Bir ara nişanlılar mı düşündüm ama Perdeci gelince vazgeçtim. Perdeci elli yaşın üstü, uzun boylu, çopur yüzlü, gözlüklü, orta karar ciddi bakışlı, bariton sesli bir tipti. Önce Balarısı ile sarıldılar, öpüştüler. Balarısı bunun için Delikanlı 1’ i sollamış ve öne geçmişti. Siz benim öpüştüler dediğime bakmayın! Utanmayı bir kenara bırakırsam, öpüşme zırhının altında iki saniye içinde ayakta seviştiler. Şimdi bu Delikanlı 1 le nişanlı olsa, Perdeci' nin kayınpeder olması gerek! O zaman daha evlenmeden önce kayınpederi mi tercih etmişti Balarısı? Bunun için kendimden utandım ve nişanlı oldukları düşüncesinden vazgeçtim. Hayda! Perdeci kızın tam karşısına, Delikanlı 1’ in soluna oturdu. Ya valla bunda bir iş var! Delikanlı 1 önündeki cepheyi kaplayan camdan dışarı bakarken Perdeciyle Balarısı, aralardaki mesafeye rağmen birbirlerinin içine düşmüş, hararetle konuşuyorlardı. Fındık evdeki pasta takımlarının nadide olduğunu söyledi. Adalet onların Çekoslovak veya Polonya işi olduğunda ısrarlıydı. Bir çırpıda ünlü porselen markalarını ve şehirdeki temsilcilerinin yerlerini saydı. Yaşlı Çalılar acaba birbirinin konuştuklarını duyabiliyorlar mıydı? Zampara Adamla Heykel Adam hiç konuşmayarak bana yardımcı olduklarını biliyorlar mıydı? Zaten olana yetişmekte zorlanıyordum! Adalet yeni açılan marketleri, çalışma koşullarını ve içeriğini yorumladı. Fındık buna mukabil benzincilerdeki son durumları özetledi. Artık ne zaman, nasıl ve nerden benzin alacağımı iyice öğrenmiştim. Fındık ve Adalet' e hayranlığım gittikçe artıyordu...
Birden Perdeci’ nin sesi kulağıma doldu; “ ... Sen de git Budapeşte’ ye yerleş kızım! Prag’ ta yaşa veya Varşova’ da geçir hayatını... ” Yahu adamın aklı Demirperde’ de kalmış! Oğlum sen o zaman gençtin ve Demirperde unvanı daha hâlâ geçerliydi. Aklının nerde olduğunu iyi biliyorum ben senin! Öyle çorabı, sigarayı iyice öğrendiler artık. Nerde o bolluk şimdi? Ha, doları da öğrendiler; yaşlı ama ilerlememiş adam! Kızı yakacak, kendisini de sağlama alacak! Kız elde ve evde, perdecilerin torunları sokakta… Seni Perdeci seni!.. Sakın Balarısı sakın! En iyisi daima kendi ülkendir. Ne olursa olsun. İşte Delikanlı 2’ yi o zaman fark ettim. Balarısının sağına yerleşmişti. Delikanlı 2 uyanık geçinen, aslında kendini beğenmekten çevredeki gelişmelere ayak uyduramayan, yakışıklı, sarışın, ukalâ tipli biriydi. Balarısı ile Perdeci yukarıdan ellerini birleştirememenin kızgınlığına inat aşağıdan ayaklarını birleştirmişken iki Delikanlı hararetli bir şekilde son seçimlerin yasallığını tartışıyordu. Adalet’ e sorsanıza! Fındık’ ımı konuştursanıza! Doğrusunu onlar bilir; bilmedikleri yok ki! Tanrım ben nerde hata yaptım? Niye benim bir Fındık’ ım olmadı ki mazimde, bak ben şimdi fabrikatördüm! Büyük bir politikacıydım! Çok başarılıydım! Hele bir de Adalet gibi bilgili bir sekreterim olsaydı… Delikanlı 2 biraz salak olmalı; ümitsiz vakanın sözlükteki anlamı gibi Balarısı’ nın sağ tarafında oturuyor, olan biteni anlamıyor, Delikanlı 1’ le memleketi kurtarıyor, kendi batıyor, boş kalan zamanında salonu kesiyordu. Aksesuar ister kız olsun ister erkek, sinir olurum. Aferin be Perdeci! İşi biliyorsun. Balarısı, ah sen esmer olacaktın ki yeminle dükkân senindi… Yaşlı Çalı olmak için acaba sigarayı bıraksam mı?
Her güzel şeyin sonu olduğu gibi Fındık’ ım herhâlde kıskanç Adalet’ in kışkırtmasıyla olacak, gitmeye karar verdi. Paltoyu alırken gülümseştik… Evet tam tahmin ettiğim gibiydi. Bir kere Adalet’ ten çok güzeldi ama asıl sadakatsiz yıllarında çok daha güzelmiş. Sırtımdaki Fındık, beni sırtımdan vurmamıştı! İçimden el salladım ona, iyi şanslar diledim. Fındık gitti; pastahane bitti; ben de bittim...
Heykel Adam da ayağa kalktı. Eyvah, pastahane bir sanat eserinden yoksun kalacak!..
Balarısını önce Allah’ a, sonra istemesem de Perdeci’ ye emanet ettim. Yaşlı Çalılar sanki hâlâ inadına yorulmamışlardı; çiçek bile açabilirlerdi. Heyecansız birkaç müşteri içeriye girdi. Zampara Adama fena hâlde kazık atmak için ben de kalktım. Onlarla baş başa bıraktım! Unutmadan, bütün bunlar ben üç çay içene kadar, yani yirmi dakika içinde oldu.
Dışarıya çıktım. Yağmurla beraber günlük hayatın acı gerçekleri de yüzüme çarpmıştı. Trafikte sinirlenecek, belki de apartman girişinde, kendisini yönetime kaynakla sabitlemeye çalışan yöneticiyle karşılaşacaktım. Ama olsun! Ben her zaman üç çaya eğlenecek neler bulurdum neler…
Hem ne biliyorsunuz, bir dahaki kez belki yanımda birisi bile olabilir…
Çok eğlendiğimin o zaman farkına vardım; yağmurun doluya çevrilmiş bir adedi yüzüme vurup canım yandığında! Çok eğlenmiştim, çok…
Saygılarımla, hoş kalın.
İyikisadeceçayiçtin Adam, yeni yıla az kala, bir pastahane, bir şehirde…
Not: Bu öyküde yer, zaman, olay ve kişiler gerçek değildir.
Ara not: Sahibi herhâl ayak uydurmuş zamane / bir sızı, bir sızı ki kalbimde / O pastahane yok artık o şehirde!.. Aralık, 2007
İnsan Olmanın Lezzeti… XXI’ de buluşana dek, en iyilerle kalın.
İlk not: En son ne zaman, kısa bir süreliğine dünyayı kendinize uydurdunuz? |
* Müşterilerinin okumaları için gazete ve dergi bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş kahvehane
:
Alp
ARPAD,
Ankara, 14.12.2002,
02:36
Diğer bir
"
İOL... "
için