www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

KÖŞE YAZILARI caddesi 

Telif Hakkı sahibi: Mehmet UHRİ

AÇIK KAPI   

 Hayatı anlamaya ve anlatmaya çabalayanlar için her zaman bir açık kapı vardır

YARIM KALAN BULMACA

Hanımefendinin ilerlemiş yaşının yanı sıra hastalığının da son aşamasına gelinmişti. Destek tedavisi dışında tıbben yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Durumunun farkındaydı. Kabullenmiş görünüyordu. O sabah hasta yatağında doğrulup gece iyi uyuyamadığından, sıkıntılı rüyalar gördüğünden yakınıp ilaçlarının değiştirilmesini istedi. Hemşire Hanımın başucuna bıraktığı ilaçları o sabah içmemişti. İlaçlarına baktığımı görünce başını öne eğdi sonra eliyle ilaçlarını işaret etti.

-         İlaç dediğin içinde ne olduğunu bilmediğin, yuttuğunda iyileşme umudunu da beraberinde aldığına inandığın bir şey olmalı.    

-         O kadar basit değil ama bir açıdan haklısınız. 

-         İşte, benim bu ilaçlardan umudum kalmadı. Onları içmeme karşın kendimi daha iyi hissetmiyorum. Her geçen gün bir önceki günü aratıyor. O yüzden ilaçlarımı değiştirmenizi, yeni ilaçlarla birlikte umutlarımın tazelenmesini istiyorum. Bana yardımcı olacaksınız değil mi?

Bu sözleri söylerken bile hastalığın izi yüzünde görülüyordu. Gözleri ferini yitirmiş rengi solmuştu. İleri derecede zayıflamıştı. Tedavisini gözden geçirip ilaçlarını değiştireceğimi yeni ilaçların daha iyi geleceğini söyleyip odadan çıkarken cebinden çıkardığı kağıdı uzattı. “ Bu çile daha ne kadar sürer bilmiyorum ama sona yaklaştığımı hissediyorum. Günü geldiğinde beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemeyecek birini arayıp haber vermenizi istiyorum ama sizden rica ediyorum şimdi değil, günü geldiğinde ” dedi. Kağıtta bir isim ve telefon numarası yazıyordu.

 

Birkaç gün sonra hastamızın durumu ağırlaşıp yoğun bakıma alınınca verdiği numarayı arayıp haber verdim. Kısa süre sonra hallerinden hayli varlıklı oldukları anlaşılan orta yaşlı hanım ve kocası hastaneye gelip hastamızı görmek istediler. Yoğun bakım şartlarında kısa ziyaret izni alan hanımefendi hastamızın yanına ilişti. Tuttuğu elini öpüp yanağına dokundururken sessizce ağlamaya başladı. Bir süre öylece kaldı. Hastamız zorlukla gözlerini açıp gelen hanımı karşısında görünce yüzü aydınlandı. “ Daha zamanı gelmedi, kuzucuk. Erken haber vermişler sana, evine git dinlen, yorulma buralarda ” dedi. Diğeri cevap vermedi. Yanaklarından göz yaşı süzülüyor ve gülümsüyordu. Hastamız tekrar uykuyu daldı. Ziyareti sonlandırıp dışarı çıktık. Kocasıyla birlikte odama davet ettim. Bir süre sonra sakinleşip bu güne kadar neden haber vermediğimi sordular. Durumu açıkladım. Hanımefendi kocasına sarılarak “ Yine beni korumuş, üzülmemi sıkılmamı istememiş ” diye tekrar ağlamaya başladı. Akraba olduklarını düşünüp yakınlık derecesini sorunca hastamızın gelen hanımefendiyi doğumundan itibaren büyütüp yetiştiren bakıcısı olduğunu öğrendim. Doğduğu gün yatılı bakıcı olarak işe alınmış üniversite eğitimi için yurt dışına gidene kadar hiç ayrılmamışlardı.  

-         Beni o büyüttü. Hem annem oldu hem babam. Varlıklı ama sorunlu, çok çalışan bir anne babanın elinde büyüdüm. Onlar hep meşguldü, aradığım zaman onlara ulaşma olanağı genellikle olmazdı. Onların zamanı uygun olduğu zaman ise ben genellikle uyumuş olurdum. İşte bu ortamda onların uzaklığını hiç hissettirmedi bana. Ben onun kuzusuydum. Kimi kimsesi var mıydı hiç bilmezdim. O hep yanımdaydı.

-         Sonra ne oldu? Aramadınız mı?

-         Nasıl desem? Üniversiteden sonra işe başladım, evlendim. Çok şey değişti hayatımda. Onun eksikliğini çocuğum olduğunda anladım. Çalışma hayatıma ara verip onun beni sevip bana baktığı gibi çocuğumu büyütmeye özen gösterdim. Bir ara ulaşmayı denedim ama bulamadım. Ayrılırken arkama bakmamamı her zaman yakınındaymışım gibi yaşamamı öğütlemiş “ beni aramaya kalkma, günü gelince ben seni ararım ” demişti.  

Bu sözlerden sonra gözyaşlarını tutamadı. Kocası teselli etmek için sarılınca omuzlarını silkip doğruldu.

-         Evimizdeki cam eşyalardan biri gibiydi o. Baktığında görünmeyen ama her zaman işlevi olan bir cam eşyaydı sanki. Annem ve babamın yanında görünmez olurdu. Bir tek bana görünür o kocaman ve sessiz evin içini sevgisiyle doldururdu. İnsanları sevmeyi ondan öğrendim. Şimdi orada öylece yalnız yatıyor. İyi görünmüyor. Yapabilecek bir şey yok mu?

-         Durumu hayli ciddi. Tıbben elimizden geleni yaptık. Ancak hastalık iç organlarına yayılmış durumda. Yanında olup elini tutmanız ona bu zor döneminde iyi gelecektir sanırım.

O gece ve ilerleyen günlerde hanımefendi hep hastanemizdeydi. Kocası da boş durmamış başka hastanelerden getirdiği hekimlerin görüşlerine başvurulmuştu. Hastamızın bilinci ara sıra bulanıklaşıyor ağrıları yüzünden uyutmak zorunda kalıyorduk. Hanımefendi ise gün boyu yanında oturup ona kitap okuyordu. Hastamızın onu duymuyor olabileceğini söyleyince kitap okumayı sürdürmek istediğini bunun kendine iyi geldiği yanıtını verdi. Ertesi gün hastamız bir ara gözlerini açıp sevgili kuzusunu yanında görünce yüzü yine aydınlandı. Bana dönüp “ Bu kez gördüğüm rüya çok güzeldi. Güzel sesler, anlamlı sözlerden oluşan bir denizde yüzüyordum. Ilık bir rüzgar esiyordu. Verdiğiniz ilaçlar daha iyi geldi sanki, doktor bey ” dedi. Sonra kuzusuna dönüp sevgi dolu gözlerle baktı. “ Ben iyi olduğum kadar iyiyim, git dinlen, yorulma buralarda. Çocuğunu yalnız bırakma ” dedi. Elime uzanmaya çalıştı. Yatağında doğrulmak istedi.  

     -    Size sözünü ettiğim o sıkıntılı rüyalarımda hastane koridorlarını aşıp uçuyor, kalabalıkların arasına karışıyorum. Sonra o kalabalıklarda hapsolmuş hissediyorum kendimi. Kalabalıklar beni boğuyor gibiydi. Uyandığımda ise yine o lânet hastalığım ile birlikte kendim oluyorum. Kabus işte, nereye kaçsan olmuyor. Gençken kendime güvenirdim. Çabalayarak bir şeyleri değiştirebileceğime inanırdım. İnsana kendini hatırlattığı için hastalıkları severdim. Sonuçta iyileşip yine o kalabalıklara dönecektim nasıl olsa.

-         Şimdi durum çok farklı sanırım.

-       Hastalık böylesine amansız olunca kendinden kaçamıyorsun. O seni seven kalabalıkların gücü de seni tutmaya yetmiyor. Bir yandan zaman akıp gidiyor. Kabustan beter.  

 

Kuzusuyla yine göz göze geldiler. Hanımefendi sarılıp hastamızın saçlarını okşadı. Bizimki “ bulmaca oyunumuzu unutmadın değil mi? Oyunu artık sen sürdüreceksin. Biliyorsun insanların buna ihtiyacı var ” dedi.

Birkaç gün sonra organ yetmezlikleri ile hastamızın durumu ağırlaştı. Hastane çalışanlarına teşekkür için yayınlanan gazete ilanı dışında geride bir şey bırakmadan aramızdan ayrıldı. Hanımefendi ve eşi hastaneden ayrılırken teşekkür için odama uğradıklarında, “ merakımı mazur görün ama şu bulmaca oyunu nedir? ” diye sordum. Hanımefendi çantasından çıkardığı bir kısmı çözülüp bırakılmış gazetelerin bulmaca eklerini gösterdi.

-       İkimizin sessizce oynadığı bir oyundu bu. Genç kızlığımda birlikte gezer, kafelere  oturur ve bunun gibi yarısı çözülmüş bulmacaları masalara bırakırdık. Gelenler masalarında yarısı çözülmüş bulmaca bulur ve genellikle tamamlamaya çalışırdı.

-         Niçin yapardınız bunu?

-         İnsanların çözememekten korktukları için bulmacaya hiç başlamadıklarını, yarım bırakılmış bulmacaların ise ilk sahibine ait olduğu düşünülüp korkusuzca çözülebileceğini, o sayede insanların kendine güven duyabileceklerini öğretmişti  bana. “ İnsanları ayakta tutan güven duygusudur. Bu kalabalıklar insanı güvensiz yapıyor. Onlara yardımcı olmalıyız ” derdi.  

 

Tekrar teşekkür etti. Çantasından çıkardığı yarısı çözülmüş bir kısım bulmacayı masama bırakıp “ Oyunu öğrendiniz. Bunları ne yapacağınıza kendiniz karar verin ” dedi. Kocasının koluna girip ağır adımlarla odadan çıkıp gittiler.

 

      :  Mehmet UHRİ, 27 Kasım 2008 12:11                                               Diğer bir  köşe yazısı için "   için

                         

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt