www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

İNSAN  HALİ kumsalı

Bay Ziya HIZIR

Gönderen: Alp ARPAD, 30.01.2005

Benzinlikte az çok hatırım geçerdi. Sakin bir Cumartesi günüydü. O kadar sakindi ki patron istasyonda yoktu. Müdür de yoktu. İstasyonun alışıldık araba trafiği de yoktu. Yoldaki taşıt trafiği çok azalmıştı. Pompacılar, hiçbir şey yoktu. Çevrede dingin bir gariplik vardı. Bunları niye daha önce fark etmediğimi bilmiyorum. Sigara isteyen adamı aradığımda anladım bütün bunları...  

Hatırım geçtiğinden, dünyanın en kötü arabasından bir gömlek daha üstün arabamı üst katta, idari binanın yanında, tek başına yıkatıyordum. Yıllar önce şahsıma ait kurduğum ilk işimde, çaya çorbaya temizliğe gel - gite, yani her işe yardım etmeye yarayan çocuk camı temizlerdi. Her şeyi bir kenara atarak ilkönce onun parasını kazanmaya gayret ederdim. Her sabah  camlar önce dıştan, sonra da içten silinirdi. Denizliklere damlayan sular da alınınca, halı süpürülürdü. O işin de bitmesini sabırsızlıkla beklerdim. Hemen ardından çocuğu sigara almaya gönderirdim. Çocuk kapıyı kapar kapamaz camları bir daha silerdim. İyi silemezdi ama işini o kadar severek ve candan yapardı ki! Aradan çok uzun yıllar geçmişti ama arabayı yıkayan tanımadığım adamın arkasından da bir şeyleri siliyordum. Bunun görebildiğim üç nedeni vardı; Birincisi galiba alışmıştım! İkincisi hiçbirisi benim kadar iyi yıkayamazdı! Üçüncüsü ise sıkıntılarım, ona bağlı üzüntülerim o kadar çoktu ki... Beni o kadar yıpratmıştı ki ancak bir işle uğraşarak daha fazla yıpranmaya engel olmaya çalışıyordum. Aslında yapmaya çalıştığım şey ayakta kalabilmenin ta kendisiydi...

Bir türlü işler rast gitmiyordu. Deneyimler bilgilere ekleniyor, daha kolay yol almaya neden olması gerekirken bazen hiçbirisi hiçbir işe yaramıyordu. İyi niyet, karşındakine inanmak, manevi değerler yaya kalıyor, beni de yaya bırakıyordu. Halbuki saydıklarım şu anda yaşam temellerim olduğu gibi o zaman da tamamıyla inandıklarımdı. Her an artan bildiklerimi ve deneyimlerimi kullanamaz, akıl edemez hale gelmiştim. Yaptığım en iyi şey kendimi kontrol etmeye çalışmaktı. Bir şeyler yapmayı bir kenara bırakmış hata ve yanlış yapmamaya çalışıyordum. 

Sorumluluklarım her zamanki gibi gittikçe ağırlaşan onurlu, öncelikli teslimat, yangında ilk kurtarılacak  navlunumdu. Bilemiyorum ama, herkesin gözünün içine baktığım devirlerdi...

Yıkayıcı genç, " Siz bırakın, ben hallederim " telâşı içindeydi. Çocuk kendime eziyet etmesini sevdiğimi nereden bilecekti ki? Hem yıkatacak, hem yıkayacak, hem yıkama parası verecek hem de gence bahşiş verecektim! Üçüncü dördüncü demesinden sonra zaten o da daha fazla demekten vazgeçiyor, ben de duymaktan kendimi alıkoyuyordum. Hep böyle oluyordu...

Bu kez bir ilk daha vardı. O arabanın sağında ben solunda, her zamanki eğilimimin aksine hiç sohbet etmiyorduk. Sanki bir silme yarışı içindeydik. Arabanın içine eğilmiş hararetle direksiyon simidinin altını üstünü, sağını solunu siliyordum. Hatta silmiyor, derisini çıkarmaya çalışıyordum. Çünkü dalıp gitmiştim! Arada bir kafamı kaldırıp çevreye baksam da direksiyon ile aramdaki bir hesaplaşma sanki...

Belim ağrıdığı için dışarıya, arkaya doğru doğruldum. Arabanın önü caddeye doğruydu. Kötü boyası parlıyordu. Filmlerdeki dalarak, arpla karışık çın çınlı, gittikçe flu hale gelen düş sahnesine kayıp gitme özlemiyle boyaya baktım, baktım. Hiçbir şey olmadı. Sağımdaki adamı o zaman gördüm. Gülümsüyordu. Üstü başı pejmürde ama rahatsız edici değildi:

- Bir sigara verir misin?

- Tabii, bir dakika yakayım!

- Sağ ol. Bak sana ne diyeceğim;

Biz ne utanmaz köpekleriz,

Kimi görsek varıp etekleriz

Yaradan' ı unutup da

Yaradılandan umut bekleriz

- ?..

- Ziya Paşa demiş bunu. Kal sağlıcakla evladım!

- Bir dakika, bozuklarım şurda olacaktı. Para da ve...

- Hayır, hayır! Para istemiyorum! Sigara için teşekkür ederim.

- Dede, ver elini öpeyim...

- Estağfurullah!

Aramızdaki diyalogun tamamı, kelimesi kelimesine buydu. Birden içimi bir rahatlık kaplamıştı. Dilenci olmadığını anlamak beni çok sevindirmişti. O da paylaşıyor mu diye hemen delikanlıya baktım. Boş gözlerle arabayı silmeye devam ediyordu. Sanki ihtiyar adamı hiç görmemiş gibiydi. Bunun üzerine kuvvetli bir refleksle arkaya dönüp baktım. İhtiyar yoktu...

İşimiz bitti. Gülerek, sevinerek arabama bindim ve benzini terk ettim. Nedenini bilmediğim gereksiz bir huzur içindeydim. Gereksiz diyorum çünkü benzin istasyonuna nasıl girdiysem öyle çıkıp gidiyordum.

***

Aradan epey bir zaman geçmişti. İşlerim yavaş yavaş yoluna giriyordu. Hatta bir ara epey düzelmişti. İşte o zaman düşünmeye başladım...

İnsan bazen bulunduğu şehirden uzakta olduğunda daha rahat düşünür. Bir şeyler değişmemiştir ama bir şey var ki  şehir dışında o sizi terk eder. Hafifler, ferahlarsınız. Çağrışımlar birbirini takip eder. Oradan oraya atlarsınız. Anında veya sonradan bulamadığınız yanıtlar, göremediğiniz yollar, duyamadığınız sesler birden önünüze serilir. Pişmanlıkla ürperseniz de sevinçle kazanç hanenize atarsınız yeni bulduklarınızı...

İş nedeniyle çıktığım bir yolculukta doğayla baş başa kır kahvelerinde, boş yollarda araba kullandığımda, müziğe dalıp radyo dalgasına kapılıp gittiğimde, düşünüyordum. Düşündükçe görüyor, buluyordum. Beni düşünmeye iten başlangıç çağrışımı " el öpüş " sahnesiydi. El öptüklerim çok çok azdır. Öpülesilerdir ancak! Ama " Dede " nin elini öpmeye ben aday olmuş ve birden uzanıp öpmüştüm. Bunu bilinçsizce yapmıştım ki çok zor yapacağım bir şeydir bu. Dede dediğime bakmayın, neyi niye dediğimi bilemedim o an. O kadar da dede yaşında değildi. Elini öptüğümde arkasını dönüp gitmesiyle, yıkamacı gencin boş bakışı karşısında elektriklenmiş hızıyla geriye dönmem arasındaki arasındaki zaman, üç, bilemediniz beş saniyeydi. Geldiği ve gittiği yönü iyi biliyordum. Anayoldan pompalara, pompalardan bizim bulunduğumuz yere gelmesi, gelirken ve giderken yalnızca bir adımını hatırladığım dedenin adımıyla en az, otuz kırk saniyeydi. Açıklanamayan otuz yedi saniye var ortada! Gelişi bulanık dedenin gidişi bütünüyle sırdı. Bakabildiğim bütün yönlerde yoktu...

Peki ben niye rahatlamıştım ki?

Batıl hiçbir inancım yoktur. Tanrı ile kul arasına kimsenin konmaması inancımız gereği olduğundan daima " Yüce Tanrım " dan istemişimdir. Bir gün olsun inancımda bir gerileme olmamıştır. Yaradan' ımı hiç unutmamış, ihmal etmemişimdir. O halde olan bitenin anlamı neydi?

Çok daha sonraları fırsat bulup araştırdığıma göre Devlet adamı, Şair Ziya Paşa' nın böyle bir dörtlüğü yoktu. Sayın Hasan PULUR' dan rica ettiğimde, sağ olsun, dörtlüğün Namık Kemal' e ait olduğunu bildirdi.

Yaşamım boyunca iki gazetecideki sorumluluk duygusu beni çok etkilemiştir. Birisi sayın Refik ERDURAN, diğeri sayın Hasan PULUR. İşimin düşmediği sorumluluk sahibi birbirinden değerli gazeteci isimleri burada saygıyla anıyorum. Ama, sorduğum sorulara  ve ilerlemek isteyenlere rehber olacak çok önemli yanıtlarını esirgeyenlere ise üzüntülerimi armağan olarak yolluyorum.

Derhâl Namık Kemal' in o enfes taşlamasını buldum;

Edepsizlikte tekleriz,
Kimi görsek etekleriz,
Haktan da ümit bekleriz,
Ne utanmaz köpekleriz!

diye başlıyor ve devam edip gidiyor. Ama bu değildi! En yukarıdaki dörtlük daha başka bir şey anlatıyordu !

Namık Kemal' in şiirinde görüldüğü üzere " edepsizlik yaparız, herkesi etekleriz, sonra da Tanrı' dan ümit bekleriz " diyerek hicvediyor. Ama en yukarıdaki dörtlük, " Yaradan' ı unutup yaradilândan umut bekleriz " diyordu. Hatta aynı anlamı taşıyan ümit ve umut arasındaki söyleniş farkından doğan nüansın bile bir anlatmak istediği vardı !  Terkib-i Bend şiirinin şairi Ziya Paşa bir hiciv ustasıydı. O şiir ki bir deryadır; "Altından semer vursan eşşek yine eşşektir ", " Çok çalan şerefe, az çalan küreğe mahkum ", " Önce nasihat, sonra lâftan anlamayanın hakkı kötektir " dizelerinin asıl halleri hep o şiirdendir. Ziya Paşa Allah kıymeti bilen bir düşünürümüzdü. Sade bir dil ile verdiği eserlerde devlet yönetiminin kötülüklerini eleştirirdi. Namık Kemal ile kaçtığı yurt dışında önce Paris, sonra da bir süre Londra' da yaşadı. Peki Ziya Paşa ile başlayan, Namık Kemal ile devam eden dedeli dörtlük tam olarak neyi anlatıyordu? Nasıl böylesine bir araya gelmişti? Zaten yaptığımı, niye bir daha yap diyordu?

Dedenin yüzünü o zaman fark ettim. Anneanneme akrabası yabancısı, yaşlısı genci " Pamukanne " derdik. Oradaki " Pamuk " nuru anlatıyordu. Anneannemden çok uzun bir süre sonra gördüğüm en " nurlu " insandı. İşte bana " dede " dedirten bu idi. Sigarasını ben uzattım. Ben yaktım. Bir nefes aldı, bir dörtlük okudu ama gelirken son adımından, giderken ilk adımından başkasını hatırlayan yoktu...

Bir de şunu çok çok iyi hatırlıyorum; bütün yönlere bakmam bittiğinde her şey eskisi kadar fazla, eskisi kadar gürültülüydü...

Ben anlatılmak isteneni çözmüştüm. Aslında anı - öykünün içinde anlatılıyor, gizli gizli...

Size açıklayabileceğim kadarıysa; dede " sabrı " vurgulamaya gelmişti. Hem de tam anında! Hızır olmalıydı kesinlikle, ...

Ziya Paşa ve Namık Kemâl nasıl böylesine bir araya gelmişti?

...

Ziya' nın kelime anlamı; ışık, nur, aydınlık demekti. Kemal kelimesinin birinci anlamı bilgi ve erdem bakımından olgunluk, yetkinlik, erginlik, eksiksizlik, ikinci anlamıysa en yüksek değer demekti.

Dedemin adını Ziya, soyadını HIZIR koydum. Yüzünü, sesini hiç unutmadım. Hâlâ arıyorum. O dörtlüğü hiç kimse öyle okuyamaz, o dörtlük hiç bir zaman onunki gibi anlam kazanmaz... 

Demek ki insanlara bilmek, yapmak yetmiyor. Unutmamak da gerekli... 

                                                                                                                Bir başka İnsan Hali Kumsalı öyküsü için

* Kaynak Namık Kemal 1 Hayatı, sanatı, eserleri - Osman Nuri Eki - Göksun Yayınları syf. 168

" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 18. hafta, 24.01.2005 - 30.01.2005 haftanın konusu: " BİR ANINIZ "  

       

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt