www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
İNCELEME kuyusu
Telif hakkı sahibi: Mehmet Aydın ERCEİS
|
Bugün 26 Eylül 2004. Dil Bayramı. Sözlü ve yazılı basında söylenecekler söylendi, yazılacaklar yazıldı. Türkçe konusu tartışılmaya başlandığında, her kafadan bir ses çıkıyor. Bu konunun gri bölgesi pek fazladır; ak ve karası yoktur. Bazen de aynı fikri savunduklarını düşünenler, bir süre sonra pek de aynı fikirde olmadıklarının farkına varırlar. Son birkaç hafta içinde bana da böyle oldu. Yazışma öbeklerinde öne sürdüğüm fikirleri desteklediklerini söyleyenlerin cevaplarında da öyle örnekler vardı ki, esasen benim söylemek istediğimle uyuşmuyordu. Bu nedenle türkçede sadeleşmeden ne anladığımı en baştan anlatmak isterim. Türkçe söz konusu olduğunda, fikirlerini güçlendirmek amacıyla herkesin kullanmak istediği kişi Atatürk olmaktadır. İster TDK’nın internet sayfaları, ister Tasfiyeciler, isterse muhafazakarlar olsun Atatürkün ifadelerini kullanır. Kanımca ilk çözülmesi gereken husus, Atatürkün bu konuda neler düşündüğünü ve vardığı sonucu ortaya koymak olmalıdır. Bu konudaki en büyük yanılgı, Atatürkün yaşamı boyunca bu konuda hiç bir gelişim göstermediğinin varsayılmasıdır. Falih Rıfkı Atay, 17 Temmuz 1966’da yayınlanan Dünya gazetesindeki bir yazısında şöyle der: “Atatürk bir dil bilgini değildi... Atatürkün davası Türkçeyi de, Türkiye gibi, bağımsızlığına kavuşturmaktı. Bağımsız dili olmayan bağımsız millet olmaz. Bunu biliyordu. Atatürk, işte bu harekete önderlik etmiştir. Önderlik etmeseydi biz, yazı işi gibi, dil işini de çözüp bitiremezdik. Atatürk üç baskı arasında idi. Biz batılı türkçecilerin türkçeleştirmeciliği, ütopistlerin özleştirmeciliği ve geri milliyetçilerin osmanlıcılığı.” Halbuki Atatürkün türkçe konusunda üç devreden geçtiğini görürüz: 1. Dilde özleştirmecilik devri: Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulmasından (12 Temmuz 1932) Tarama Dergisinin (Osmanlıcaya karşılıklar sözlüğü) yayınlanışına kadar (1934). Atatürk bu safhada aşırı özleştirmecilerin, yani tasfiyecilerin tesiri altındaydı. Hatta kendi adını bile “özleştirmek” için bir ara “Kemal”i “Kamal” yaptı. Bu döneme ait nüfus hüviyet cüzdanının aslı, Anıtkabirde Atatürk müzesinde sergilenmektedir. 1934 yılında İsveç Veliahdı Prens Gustav Adolf’un (sonraki Kıral VI. Gustav) şerefine Çankaya köşkünde verilen ziyafetteki konuşması ise, öz türkçeciliğin o sıralarda nerelere kadar götürülmek istenmesinin berrak bir örneğidir[1]: “Altes Rouyal: Bu gece, ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tikel özgü bir kazançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. İsveç, Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulusu, ünlü şanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak daha başka bir alanda da, onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az gönence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkuyu. Altes Rouyal: Yetmiş-beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevincin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundandır. Ünlü babanız, yüksek Kıralınız Beşinci Gustav’ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Rouyal sizin, Prenses Luiz’in, sevimli kızınız Altes Rouyal Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum.” Bugün su katılmamış öztürkçeciler arasında bile – eğer böyleleri hala varsa- şu kelimeler kullananlar var mıdır?: uzca (iyice, uygunca), tükel (tam), yaltırıklı (nurlu), özenç (gıpta), baysak (huzur), önürme (terakki,ilerleme, gelişme), kıldacı (amil, etken), baysal (barış), söyüncü (sevgi işareti), tüzün (asil), oğuz (mübarek)[2]. İlginç bir saptama şudur: Halen TDK internet sayfalarında, Atatürk ve TDK bölümünde verilen tarihçenin arasına alınan Atatürkün kendi sözleri bu devreden alınmıştır.. Atatürkün olgunluk döneminde yazdıkları ve söyledikleri ise gözardı edilmiştir[3]. Tarihçeyi okuyan bir kişi, Atatürkü sonuna kadar tasviyeci olarak niteleyecektir. Halbuki, bunun böyle olmadığını göreceğiz. 26 Eylül – 5 Ekim 1932 tarihleri arasında toplanan, yabancı türkologların da katıldıkları ilk Dil Kurultayında söz alan Hüseyin Cahit Yalçın, yanlış gidişe şöyle karşı çıkıyordu: “Burada ifratlar ve tefritlerle karşılaşıyoruz: Bir tarafta, Türk kökünden gelmemiş bütün kelimeleri dilimizden söküp atmak ister gibi bir cereyan var ki, ortaya koyduğumuz yazı nümuneleri kimini ürkütüyor, kimini istihzaya (gizli ya da ince alaya) sevkediyor. Bu ifrata mukabil öte tarafta da, bir korku görüyoruz ki, lisana yeni bir türkçe kelime girince, sanki bir felaket vukua gelmiş gibi, “lisan mahvoluyor” diye deruni bir feryat koparıyor. ... Yirmi beş sene evvel kullandığımız bir çok arapça ve acemce kelimelere, bugün bir ihtiyaç hissetmiyoruz. O kelimeler, dilden, ne bir akademi kararı ile çıkarıldılar, ne de ceza kanununun mahsus bir maddesiyle. Bu neticeyi lisanın tabii seyri temin etti. Lisanın gayri tabii seyri, biribirine girişik pek çok amillerin (etkenler) neticesidir. Bu amiller, arasında arzumuza uygun gelmeyenler olabilir. Fakat unutmayalım ki, bunlar da hürmete şayandırlar. ... Yazı dilinden yabancı kelimeleri atarak yerlerine öz türkçe kelimeler koymak vazifesini hiç bir heyet deruhte edemez (üstlenemez). Çünkü sözünü dinletmesine imkan yoktur. Bu iş tamamen şahsidir. Dilin tabii seyrinin neticesi olarak husule gelecektir. Bir akademi, yazı ve konuşma dilinin tamamen arkasından yürür; yeniliklere akademi önayak olmaz. O, dilde ancak nazım (düzenleyen) bir kuvvettir.” Bu Kurultayda Hüseyin Cahit Yalçın’nın bu konuşması tasfiyeciler tarafından ağır eleştiriler aldı. Ardından türkçenin katli başladı. Şurası muhakkak ki, bu dönemde getirilen öz türkçe olduğu öne sürülen karşılıkların çoğunu bugün kullanmıyoruz. Sonuçta Hüseyin Cahit Yalçın’ın ifade ettiği üzere, dilde zorlama mümkün olmamıştır. 2. Dilde ılımlı özleştirmecilik, “tereddüt devri”: Tarama Dergisinin (Osmanlıcaya karşılıklar sözlüğü) yayınlanmasından Güneş-Dil Teorisi ilanına kadar (24 Ağustos 1936). Bu dönemdeki Atatürkün bakış açısını Falih Rıfkı Atay, 1 Aralık 1951 yılında yayınlanan Türk Dili dergisinde kendi sözleriyle şöyle anlatmaktadır: “Çocuğum, bak beni dinle. Türkçenin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddialarını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Biz bu çıkmazdan kurtulma şerefini başkalarına bırakmayız.” Nejat Muallimoğlu ise bu dönemi şöyle özetler[4]: “İyi bir kumandan yalnız taarruz etmeyi değil, gerektiğinde çekilmeyi de bilir. Dilde bir inkılap yapılamayacağını anlayan Atatürk, şanlı bir ricat hareketiyle, her boyaya girmesini hayret uyandıran bir maharetle beceren bu şahıslara hazırlattığı “Cep Klavuzu” ile, bir sene öncesi (1934) tükürdüklerini yine kendilerine yalatmış, daha dün, “dilden atılmalıdır” diye ferman çıkardıkları yüzlerce kelimenin dilden asla atılamayacağına dair fetvayı yine kendilerine imzalatmıştı. Böylece, ilk adım olarak, kapı dışarı edilen 400 kadar kelime yine buyur edildi.” Bu dönem, Atatürkün Falih Rıfkı Atay’a söylediği şu sözlerle kapandı: “Memleketin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice, şu küçük bir lugatten ibaret. Tarama dergileri ve Cep kılavuzları ile bu iş yürümez. Falih Bey, bir osmanlıcadan ve batı dillerinden istifadeye mecburuz.” 3. Yaşayan dile dönüş devresi: Güneş-Dil Teorisi ilanından (24 Ağustos 1936) Ölümüne kadar (10 Kasım 1938). Atatürk, bu devrenin parolasını şu sözlerle ifade etmişti: “Türkçede kalacak kelimelerin aslında türkçe olduğu izah edilmelidir.” Yahya Kemal Beyatlı, dilde özleştirmeciliğe başından itibaren karşı çıkmış ve davet edilmesine rağmen Dil Kurultayına katılmamıştır. 1938 yılında yayınlanan Belleten dergisinde Atatürk ile Yahya Kemal arasında geçen şu konuşma yayınlanmıştır: “Yahya Kemal Bey, hatırlıyor musunuz? Sizi dil çalışmalarına davet ettiğim zaman, bana, ‘Benim dilde ilmim değil, vehmim vardı; müsaade edin, ben bu vehmimle başbaşa kalayım’ demiştiniz. Şimdi, hep birlikte anlıyoruz ki, dil davasında siz haklı çıktınız.” Yahya Kemal, “Paşam! Size karşı çıkmak çok tehlikeli değil mi?” deyince, Atatürk bu nükteyi ve bu sözdeki ince vehmi de gayet iyi anlayarak, “Hayır, asla!” dedi. “Çünkü, bu, aynı zamanda bizim, millete ve tarihe karşı da haklı çıkmamız demektir. Sizin o zamanki vehminiz, bizi bugün mes’ut ediyor.” “Görüyorsunuz ya beyler, Yahya Kemal Bey’in vehmi, sizin ilminizi mağlup etti.” Rivayet olunur ki, eski Roma’nın şiddeti ve dehşetiyle meşhur olan hükümdarlarından Tiberius, bir gün Roma Senatosunda yaptığı bir hitabede uydurma bir kelime kullanır. Yüksek otoritesini iyice göstermek için olacak ki, kelimeyi bir iki defa da üstüne basarak tekrarlar. Senatör Marcellus, hükümdarın sözünü keserek, memleket diline hürmet etmesini rica eder. Derhal efendisini müdafaaya atılan saray adamlarından Capito der ki: “Marcellus, Bahis mevzuu ettiğin kelime, diyelim ki, memleket dilinden değildir. Fakat mademki Roma İmparatorluğunun şanlı sahibi Sezar’ın ağzından çıkmıştır. Bilesin ki, Sezar her şeyin üstünde ve her şeye kadirdir.” Bunun üzerine Marcellus, salonu kaplayan soğuk bir sükun perdesini tırtarak, sade hikmet ve hakikat olan şu cevabı verir: “Capito yalan söylüyor, Sezar! Sen, dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, mevki ve rütbe ihsan edersin; fakat memleketin dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkını veremezsin.” Elbette veremez. Zira bir memleketin dili, o memleketin tarihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsulü ve asırlar içinde nesillerin biribirlerine devredip emanet ettiği bir ocak mirası ve bir ecdat mülküdür. Bunda kimsenin, hükümet adamı sıfat ve otoritesiyle, tasarrufa hakkı yoktur. Ord.Prof.Dr.A.Fuat Başgil Yukarıdaki öyküden sonra şimdi de TDK’nun resmi yayın organı olan Türk Dili dergisinin Mart 1965 ayında yayınlanan nüshasının başyazısına gelelim: “Sözcük yaratmak için ille sanatçı ya da bilim adamı olmak gerekmez. En ummadığın kişi, çok beğenilen sözcükler yaratabilir.” Ne kadar farklı değil mi? İbrahim Necmi Dilmen’in yöneticiliğindeki Altıncı Dil Kurultayı, türkçeyi şöyle tarif etmişti: “Batı Türkiye Türklerinin çoğunluğu tarafından konuşulan dil.” Bu tarife göre bir kelimenin soyuna sopuna bakılmayacak, milletin çoğunluğunun kullanıp kullanmaması, anlaşılıp anlaşılmaması ölçü olacaktı. Bu ifade aynı zamanda Atatürkün son ulaştığı noktayı da belirtmektedir. Kafası karışmış olanlar varsa, Atatürkün 1937 yılında, “Hatay meselesi” üzerinde gazetelerde yayınlanan 5 makalesi ve Silahlı Kuvvetlere yayınladığı son tebrik mesajına göz atsınlar. Sonunda Atatürkün ulaştığı noktayı anlayacaklardır. Silahlı Kuvvetlere son mesajını aşağıya alıyorum. Okuyucu bu mesajı İsveç veliatına yaptığı konuşma ile karşılaştırırsa, sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır: “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyetin nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarında, nasıl felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olarak, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç süphem yoktur. Bugün Cumhuriyetin on beşinci yılını, mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde telakki eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman Ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun hislerine de tercüman oluyorum.” Atatürkün ölümünden hemen sonra toplanan Yedinci Dil Kurultayı ise, 180 derecelik bir dönüşle, bir önceki kurultayın tarifini tamamen çürütmüş, dilimize el koyan bu kişiler, türkçeyi şöyle tanımladı: “Türkçe ek ve köklerden yapılan kelimelerden mürekkep bir dil.” On birinci asırda Çin’de bir şarlatan , belkemiğindeki her aksaklık ve bozukluğu düzeltebileceğini iddia ediyordu. “Sırtınız , ister bir yay gibi olsun, ister bir kartides gibi veya ister bir yüzük gibi olsun; bana gelin, derhal düzelteyim.” Diyordu. Bir kambur, adamın dediklerini sorup araştırmadan inandı. Şarlatan “düzeltici”, kamburu, bir tahta üzerine yüzüstü yatırdı; sırtına da adamın kamburuna kılıf gibi uyan bir tahta koydu. –ve başladı onun üzerinde zıplamaya. Kamburun sırtı düzelmişti ama adam ölmüştü. Kamburun oğlu, bu şarlatan “düzeltici” yi dava etmek istediyse de, şarlatanın cevabı şu oldu: “Benim vazifem, onun kamburunu düzeltmekti; yaşayıp yaşamayacağı beni düşündürmezdi. İşte özleştirmecilerin yaptığı da sonunda bu oldu. Kamburu düzelteyim derken hastayı öldürdüler. Öyle bir noktaya gelindi ki, yabancı türkologlardan bile ağır eleştiriler gelmeye başladı. Londra Times gazetesi Edebiyat ilavesinde türkolog Anderson söyle yazmıştı: “Türkçe, yapmacık ve ani değişikliklere uğradı. Bazı Türk aydınları buna “özleştirme, “arıtma” adını veriyor ve türkçeyi yabancı kelimelerden temizlemekle övünüyorlar. Halbuki, ingilizce örneğinin de gösterdiği gibi, bir lisanın gücünü ve zenginliğini, unun arınmışlığı değil, bilakis, içine alarak kendisine mal ettiği yabancı köklü kelimeler sağlar. Şüphesiz, her konuşma dili, yavaş yavaş tekamül ederek, gelişerek değişir. Ancak, türkçeye son elli yılda uygulanan asla bir “tekamül” değil, ani ve suni bir değişiklik, bir “devrim”dir. Bu yüzden, türkçede boşluklar kaldığı gibi, ingilizce ve fransızca kelimelerin türkçeye sızması da hızlandı. “Öz türkçeciler”, nice kelimeleri atıp yerlerine, tutmayan uydurma ve batı kaynaklı kelimelerin geçmesini önleyemiyorlar.” İşin ilginç yanı, dilin bu şekilde fakirleşmesi yolunda en çok emek harcayan, Atatürkün ulaştığı çizgilerden sapan Ömer Asım Aksoy için Dil Derneğinin “ödül” veriyor olmasıdır. Dil Derneğinin internet sayfalarında hem “Ömer Asım Aksoy” ödülü, hem de Atatürk ile ilgili yazıların bulunması, bana göre kara mizahtır. Sonuç olarak asla tasfiyeci değilim ve benim bu konuda oluşan bir dizi görüşümü şöyle özetleyebilirim: 1. Dil konusunda fanatizme yer yoktur. Kimsenin anlamadığı, osmanlıca yazılmış bir yazı ile kimsenin anlamadığı, bilmediği, konuşmadığı “öz türkçe” kelimelerle yazılmış bir yazı arasında fark yoktur. İkisi de, dilin asıl amacı olan karşılıklı anlama işlevine yardımcı olmazlar. Fanatizm, hedef unutulduğu zaman, gayreti iki misli artırmaktır. George Santayana, Amerikan Filozofu İşte bu yönden fanatizm, bence, dilin işlevini (karşılıklı anlaşmak) gözden kaçırıp, dilin kurallarını dilin işlevinin üzerine çıkarmaktır. Halbuki dil kurallarının tüm amacı, daha iyi anlaşmaya hizmet etmektir. 2. Kök kelimeler uydurulamaz. Bunlar yüzlerce yıl içinde hayatın tecrübeleri ile oluşmuş ve yaşama tarzını ifade eden varlıklardır. Ancak, teknolojinin ve bilimlerin gelişme hızına yeni kök kelime oluşma hızı asla yetişemez. Kök kelimelerin yetersiz kaldığı yerlerde başka araçlara ihtiyaç vardır. Ancak unutulmuş ya da kaybolmuş kök kelimelerin aranılıp bulunmasına hız verilebilir. 3. Türkçe üzerine bir şeyler söyleyebilmek için eski Türk tarihini de iyi bilmek gerekir. Bu nedenle Türk dili ve tarihi iç içe geçmiş bilgi alanlarıdır. Bugün arapça ve farsça diye reddettiğimiz “ab” ve “ma” bu dillere sümerceden geçmedir. Prof. Osman Tunalı’nın sümerce ile eski Türk dilleri arasındaki ilişkiler konusunda yaptığı araştırmaları kapsayan kitabında görüleceği üzere, eski türkçe ile sümerce arasındaki kelime benzerlikleri şaşırtıcı derecede fazladır (Bunun anlamı türkçe ile sümercenin aynı dil olduğu değildir). Başka dillere ait diyerek attığımız kelimeler, pekala eski türkçe ile ilintili olabilir. Yunancadan dilimize pek çok kelime geçmiştir. Ama çağdaş yunancanın içindeki kelimelerin %40’ı kendilerinde önce Yunanistanda yaşamış “Pelasg” diline aittir. Pelasgca ile eski türkçe arasında ortak kelime sayısı da fazladır (aynı kökten geldikleri kanısına varmayınız). Ola ki, yunanca kökenli diye reddettiğin bir kelime dönüp dolaşıp sana gelmiş olabilir. Önemli olan halk dilinde yaygın olup olmaması ve hançeremize uygun olup olmamasıdır. 4. Her anlam için bir adet kelime olması, dilin fakirliğinin bir belirtisidir. Anlam, ne kadar fazla farklı kelime ile ifade edilebiliyor ise o kadar zengindir ve halkın yaşamına da zenginlik katar. Böylece kelimeler arasında nüans yaratıp, anlam derinliğini artırma imkanı doğan. 5. Türkçe ve türkçeleşmiş kelimeler özbenliğimize aittir. Akademik ya da politik kararlarla dilden çıkarılıp atılamaz. Bunlar ancak halkın kararı ile olur. Eğer yabancı bir kelime kendi gırtlak yapımıza ve dil kurallarımıza uygun olarak şekillenmişse artık bize aittir. “Ben türküm” diye bağıran kelimeler artık bizimdir; kimsenin onları reddetmeye hakkı yoktur. Yakın zamanda yapılan yazışmalardan bir örnek vermek istiyorum: “Tasarım kelimesi varken dizayn kelimesi neden kullanılıyor?” Buna itiraz ederim. “Dizayn” artık bana aittir, ama “Design” bana ait değildir; “Kaliforniya” bana aittir, ama “California” bana ait değildir; “Enfeksiyon” bana aittir, ama “infection” bana ait değildir. Türkçemiz böyle Türkçeleşmiş binlerce kelime ile doludur. Bunları atmaya kalktığımızda bir anda anlaşamamaya başlarız. 6. Yeni bir kelime ile ilk karşılaşıldığında ilk yapılacak iş onun türkçe karşılığını aramaktır. Bu nedenle bir süre böyle kelimeleri tırnak işareti içinde kullanmak yerinde olur. Ama eğer aramadan olduğu gibi kabul etmek eğilimi varsa, bunun nedeni çoğunlukla zihinsel tembellikten dolayıdır ve dilimize zarar verir. Eğer karşılığı tam olarak bulunamazsa, kelime uydurmaya kalkmaktansa, otantik halini kullanmak daha uygundur. Hiç olmazsa bunu anlayan insan sayısı daha fazladır ve dilin amacı da karşılıklı anlaşmayı temin etmektir. 7. Yabancı kökenli diye, dilimize yerleşmiş kelimeleri, deyimleri söküp atmak, yabancı kelimelerin dilimize daha kolay girmesi için zemin hazırlar. Bugün olan da işte budur. 15 Mayıs 1998 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Ali Püsküllüoğlu şöyle diyor: “Eşanlamlı kelimeler bir dile hiçbir zenginlik getirmez.” İşte bu nedenle dilimiz fakir kalıyor, insanlarımız kendilerini ifade edemiyor. Şimdi, bu ifadeyi, Amerikalı Dil Bilimci S.I.Hayakawa’nın şu ifadeleri ile karşılaştırın: İngilizce, zenginliğini anlamdaş kelimelerine borçludur. Yabancı dillere her zaman misavirseverlik gösteren İngilizce, yabancı dillerde aktardığı on binlerce ve on binlerce kelime ile kendi hazinesini arttırdı, dünyanın en zengin bir dili oldu...(devam)[5] 8. Bir kelimenin karşılığının, mutlaka yabancı kelimenin kelime kelime tercümesi olması gerekmez[6]. Önemli olan kafamızda aynı resmin oluşmasıdır. Örneğin “blue fish” kelimelerini, türkçeye “lüfer” yerine “mavi balık” olarak tercüme etseydik, kimsenin kafasında lüfer resmi oluşmaz ve ne denildiğini anlamazdı. Bugün, özellikle teknik terimlerde yapılan da budur: Yabancı dili bilen kişinin kafasında bir resim oluşabiliyor ve “madem benim kafamda oluşuyor, o halde karşımdakinde de oluşuyordur” varsayımı yapıldığında iletişim kopuyor. Sanayi ile üniversiteler, halk ile üniversiteler arasındaki iletişim kopukluğunu, belki de bu konuda aramak gerekir.
9.
Toplum
üyelerinin biribirleri ile anlaşamamasına yol açacak her türlü zorlamadan
kaçınılmalıdır. Etki, tepki doğurur. Bugün,
TDK’nın ortaya attığı karşılık önerilerinin ciddiye alınmamasının ardında,
geçmişte yapılan uyduruk kelimelerin olması çok muhtemeldir. Burada “uyduruk” ile “uydurma” arasındaki nüansı vurgulamak isterim. “Uyduruk” diye öz türkçe köke dayanmayan kelime türetmeden bahsediyorum. Öz türkçe bir kökten kelime türetme ise arzu edilen bir uydurmadır (Daha önce var olmayan bir kavrama ya da nesneye daha önce var olmayan bir karşılığın uydurulması). 10. Her dil gibi türkçenin de güçlü, zayıf ve kusurlu olduğu yerler vardır. Böyle noktalar açıkça ortaya konulmadıkça, dilin gelişmesi de mümkün değildir. Bir insanın kendi şahsiyet ve benliği hakkında iftihar edeceği hususlar azaldığı nisbette kendi milleti, kendi dini, kendi ırkı veya kendi kutsal davası için üstünlük iddiasında bulunur. Eric Hoffer, True Beliver Bir dilin gücünü anlayabilmek için, o dili başka dillerle kıyaslamak gerekir. Bu güç iki noktada kendini gösterir: Kelime hazinesinin büyüklüğü ve ifade yeteneği. Dilde sadeleştirme denince hep bir şeyin yerine başka bir şey koyma anlaşılıyor. Halbuki dilin zenginleşmesi için kelime sayısının artması, ama bu zenginliğin ifade yeteneğine dönüşmesi gerekir. Nihat Tezeren, “Yıpratılan Dil Türkçe” adlı kitabında şöyle bir örnek veriyor: Almancada sıfat-fiiller dışında 6560 sıfat olmasına karşılık, büyük Türkçe sözlükte bu sayı 2409. Demek ki, bir konuyu tasvir etmek gerektiğinde bir almana nazaran kabaca üçte bir oranında zayıf kalacağız. İşte bu gibi sorunlara çare bulunması gerekir. 11. TDK’nın ortaya koyduğu her kural doğru olmayabilir. Esasen TDK’nın görevi kural koymak değil, halk dilinde oluşan kuralları düzene koymaktır. Bunları olduğu gibi kabul etmek yerine, türkçe konuşan her vatandaşın, bu kuralları sorgulaması en doğal hakkıdır. Böyle pek çok kuralın sonradan uydurulmuş olduklarının farkına varıyorum ve elimden geldiğince bunlardan kaçınmaya çalışıyorum (okuyucu dikkat etmiştir: “Atatürk’ü” yerine “Atatürkü”, “Türkçe” yerine” “türkçe” biçimlerini kullanıyorum. Bu kuralları bilmemekten ziyade bilinçli bir seçimdir[7]). 12. Anlam doğruluğu ve dilbilgisi kuralları, kelimelerin sadeliğinden daha önemlidir. Kelimelerin sadeleştirilmesi konusunda verilen gayretin çoğunluğu anlam doğruluğuna doğru kaydığında, kelimeler daha bir düzene girer. Ortaya atılan kelimelerin dilbilgisi yapısı bakımından doğru olup olmadığından ya da başka bir dilden alınıp alınmadığından çok, dile sokulmak istenen kelimenin cümle içinde doğru kullanılıp kullanılmadığı, yerini alacağı kelime ile deyim ve atasözlerinin yapılıp yapılmadığı ve yeni kelimenin güzel sesli olup olmadığıdır. Güzel ve zengin bir türkçeye ancak bu yolla ulaşılabilir. Okuyucuya Orhun yazıtlarını alıp okumasını tavsiye ederim. Sonra bunun ince bir dil mi, yoksa “Moğol tokmakları” tabir edilen kaba bir dil mi olduğuna kendisi karar versin. 13. Dilin gelişmesinin önündeki engellerden biri, yeni ortaya atılan türkçe kökenli kelimelere karşı (uyduruk kelimelerden bahsetmiyorum), yabancı kelimelere olduğundan daha hoşgörüsüz ve muhafazakar oluşumuzdur. Yabancı kelimelere karşı gösterdiğimiz kabullenmeyi türkçe kökenli kelimelere karşı gösterseydik, bugün dilimiz çok daha gelişmiş olurdu. Belki de bunun bir nedeni, türkçe kökenli bir kelime dilimize girdiğinde yabancı kökenli kelimenin artık kullanılmaması gerektiği şeklindeki inançtır. Bu inanca şiddetle itiraz ediyorum. Bu yaklaşım dili geliştirmez, yalnızca fakirleştirir. Her çözüm kendi içinde başka bir sorunun kaynağı olur. Dilde muhafazakarlık da dilin bozulmasını önleyen bir araçtır, ama aynı zamanda dilin gelişmesini de önleyebilir. [1] Türkçe Bilen Aranıyor; Nejat Muallimoğlu; 1999, Sayfa 289 [2] Bu konu gündeme geldiğinde, tasfiyeci görüşe sahip olanların ilk tepkisi, bu kelimelerin doğru olduklarını ifade etmek oluyor. Ben kelimelerin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine tartışmıyorum, halkın bunları kabullenip kabullenmemesi üzerine tartışıyorum. Biraz fazlaca bir genelleme olabilir ama “Halkın kabul ettiği her kelime doğrudur, reddettiği her kelime yanlıştır.” Sonuç olarak bir dili halk oluşturur, akademisyenler değil. Eğer Divanü Lugat-it-Türk dizinine bakacak olursak “çocuk” karşılığı olarak şu karşılığu buluruz: “Domuz yavrusu; her şeyin küçüğü”. Ne yani şimdi “çocuk” kelimesini bırakacak mıyız? [3] 18 Ağustos 1932: Gazi Mustafa Kemal, TDTC’nin kuruluş amacı ve yapması gereken çalışmalar konusunda gazeteci Yunus Nadi (Abalıoğlu) ile Yalova’da görüştüler. Yunus Nadi Bey, o sırada hazırlıkları sürdürülen I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen TDTC Teşebbüs Heyeti üyesiydi. Gazi’nin düşüncelerine çok değer verdiği bir yazardı. Kurul (heyet) toplantılarına düzenli olarak katılamadığından, daha sonra yerine başka bir üye alındı. TDTC kurulalı henüz bir ay geçmişti.Cumhuriyet gazetesinin 21 Ağustos 1932 tarihli baskısında yer alan ve Söylev ve Demeçler kitabına girmemiş “Gazi Hz. ile Bir Hasbıhâl” başlıklı makalede yayımlanmış bu sohbette şunlar konuşulmuştur: “Büyük Reis ve Rehber, birkaç gün evvel kendilerini Yalova’daki son ziyaretimizde maksadın Türk milletine kendi mazisinde mevcut ve kendi mazisinden mevrus (miras), ve bu itibar ile bittabî daha mütekâmil (gelişmiş) şekiller ile istikbaline de şâmil kendi kültürünü ortaya çıkararak göstermek olduğunu izah ettikten sonra Türk Dili Cemiyetinin bu yoldaki mesaisinden ortaya cidden hayret olunacak neticeler, yani hakikatler çıkması muhakkak bulunduğunu bütün bir emniyet ve kuvvetle beyan buyurdular ve: “-İsterseniz”, dediler, “evvelâ mevzuubahsimiz olan kültür kelimesini ele alalım.” Şöylece bir tesadüf bu kelime bile bizi tenvire (aydınlatmaya) kifayet etti. Bunları söyleyerek Büyük Reis bize yanlarındaki bir kitabı uzatarak: “-Evvelâ”, dediler, “bu kitabın ismini, müellifini (yazarını) ve basma tarihini okuyunuz.” Okuduk: -Lûgat-i Çağatay. Müellifi Şeyh Süleyman Efendi Buharî. İstanbul 1298 Sonra da: “-Şimdi”, dediler, “bu kitapta kilturmak kelimesini bulunuz!” Bulduk. “-Kelimenin karşısındaki mana izahlarını okuyunuz.” dediler. Şöylece okuduk: -Getürmek, ihzâr, isâl. İrat ve peyda etmek. Sevk ve ikame etmek. Takarrür. Bundan sonra Gazi Hz. şunları söylediler: -“Türkçe fiillerinde mek ve mak lâhikalarının (eklerinin) kaldırılmasıyla geri kalan maddenin asıl kelime olduğunu bilirsiniz. Kilturmak fiilinin asıl maddesi kilturdur demek. Fransızca, İngilizce, Almanca gibi belli başlı garp dillerinde pek az telâffuz farkıyla kullanılan kültür kelimesi ile bu kiltur kelimemiz arasında telâffuz itibariyle olduğu gibi mana itibariyle de mevcut olan kuvvetli tetâbuka (uygunluğa) dikkat etmemek mümkün müdür? Malûmdur ki garp dillerinde kültürün manası hem maddîdir, hem manevî. Türkçede de aynı. Nihayet Çağatayî Türkî de yapılacak işe takarrür edecek son şeklini vermeğe kiltur diyor. Frenk tarlayı ekmeğe kültür dediği gibi ulûm ve fünûnda tekemmül muhassalasına da kültür diyor. Şeyh Süleyman Efendii Buharî’nin bu kiltur kelimesini garp lisanlarından almamış olduğuna şüphe yok. Öyle bir şey hatıra dahi gelemez. Bu zâtın Türk dilleri şubelerinden Çağataycanın kelimelerini toplamış ve onların manalarını yazmış olduğu meydandadır. Pek ufak bir telâffuz farkıyla kelime bütün manaları itibariyle Asya’da ve Avrupa’da aynıdır. Acaba onun asıl menşei Asya mıdır, Avrupa mıdır? Burasını tetkike çok zaman ve imkânımız vardır. Fakat şimdiden söylenebilir ki kelime esasen Asyalıdır. Avrupa’nın hâlen çok müterakki (ileri) olduğunda şüphe olmayan kültürü dahi aslen Türk’tür demek olur... Filhakika biz kültür kelimesini garp medeniyetinde gördükten sonra onu Arapça bir kelime ile ifade etmek için hars kelimesini almışız. Hars ve haraset, kültürün aslına ve iştikaklarına maddî ve manevî manalarıyla tetâbuk eden (uygun düşen) bir kelimedir. Garp dillerindeki kültür kelimesine menşe olarak Lâtince kültüra (cultura) ve kültive (cultiver) mukabili olarak da kültivare (cultivare) kelimelerini buluyoruz ki aynı ile hars ve haraset demektir. Fakat şimdi asıl Türk dilinde kiltur kelimesini buluyoruz, bunun da aynen kültür demek olduğunu görüyoruz.” Gazi Hz.nin bu yolda verdikleri izahlara ve tafsillere (açıklamalara) nazaran yukarıya kaydetmiş olduğumuz bu kültür ve kiltur tetâbuku şöylece ilk misallerden biridir. İlk tetkiklerin umumî bir göz gezdirişten ibaret olan ilk araştırmaları ortaya şimdiden böyle yüzlerce misal koymuştur. Bu tetkikler ise yoktan bir şey icat etmek veya yakıştırmak için yapılmıyor. Evvelâ Türk’ün tarihi tespit olunmuştur. Bu tarih, tarihe hâkim olan bir hayattır. Ondan sonradır ki şimdi bu hakikatin diğer evsaf ve eşkâli üzerinde çalışmağa geçilmiştir. Vereceği müspet neticeler evvelinden bilinerek diyebiliriz ki Türk’ün kültürü uyanmıştır, ayaklanıyor. (Yunus Nadi) [4] Türkçe Bilen Aranıyor; Nejat Muallimoğlu; 1999, Sayfa 287 [5] Mesela, açık ve geniş düzlüklerde yaşayan bir kimse, çevresini tanıtım için şu kelimelerden birini seçebilir: plain (eski fıransızca), stepe (rusça), prarie (fıransızca), tundra (lapça), pampas (Güney Amerika’daki Kızılderili bir kabileden) veya savannah (ispanyolca). Herhangi bir inanışa bağlı bir kimse ise, şu kelimelerden birini seçebilir: teaching (anglo-saxon), doctrine (fıransızca), tenet (latince), dogma (yunanca). Bu kelimelerin biribirlerinin yerine kullanılabilmesi, anlamdaş kelimelerin tam hikayesi değildir. Anlamdaş kelimeler, ekseriya aynı fikirleri belirtmekle beraber, konuşanın (veya yazanın) değişik tutumlarını da gösterirler. Bir insanın kendisi hakkındaki düşüncesi “egoism” (bencillik) veya “coceit” (kibir) veyahut “selfesteem” (kendisine hürmet) olabilir. Bazı anlamdaş kelimeler, benzeri hareket ve olayları belirtmekle birlikte, farklı veya değişik durumlarda olup bitenleri gösterirler: Karadaki bir seyhat çok defa “journey”; denizdeki “voyage”; ister karada, ister denizde olsun kısa bir seyahat ise “trip”; bir “excursion” kısa bir “trip”tir (çok defa gezmek, eğlenmek için yapılır) ve gezi, “excursion”un başladığı noktada biter; askeri bir “excursion” (mesela, düşman topraklarını bombalamak için üslerinden havalanan uçakların harekatı) ise “sortie”dir. Kendimize eşit saydığımız kimselere refakat etmeyi anlatan kelime “attend”, kılavuzluk ettiğimiz kimselere refakat etmeyi anlatan kelime “escort” fakat ticari gemileri koruma manasında refakat etmeyi anlatan kelime ise “convoy”dur. Şüphesiz bütün bu durumlar için “go with” (beraber etmek, refakat etmek) kullansa idik, dili daha kolay konuşur veya yazardık. Ama o zaman da beşeri münasebetlerin, tavırların, sezgilerin ifadesindeki ince mana farkları, sayısız nüanslar da böyle kaybolacak ve dil sonsuz derecede fakirleşecekti. [6] Birisi bize bir sözcük söyler ya da bir olayı anlatır, sonra da bize sorar: “Anladın mı?” Biz de deriz ki: “Evet, anladım!” İyi de, biz de ne olup bitmiştir ki, bu olan biteni “Anladım!” sözcüğüyle dile getiriyoruz? “Anlamış olmak” ile “anlamamış olmak” arasında ne gibi bir ayırım vardır? Birisi bize bir olguyu anlatmak üzere konuşur. Biz de kimi durumlarda “Anlamadım, yeniden söyle!” deriz. Çünkü onun konuşmasını dinlerken, bizde olması gereken bir durum gerçekleşmemiştir; bunu da “Anlamadım!” diye dile getiririz. Nedir o gerçekleşmeyen ki, biz de o hal gerçekleşmediğinde “Anlamadım!” diyoruz? Şimdi “Anladım!” dediğinizde sizde nasıl bir durumun oluştuğunu, “Anlamadım!” dediğinizde de neyin oluşmadığını düşünürseniz göreceksiniz ki, karşınızdaki kişinin konuşmalarını (ağzından çıkan sesleri) gözünüzde görüntüye dönüştürebildiğiniz an “Anladım!” diyorsunuz. Karşınızdaki kişinin konuşmalarını gözünüzde görüntüye dönüştüremediğiniz an ise “Anlamadım!” diyorsunuz. Demek ki, kulağımıza iletilen kimi sözcüklerin adı oldukları kimi nesneler vardır. O sözcükler kulağımıza ulaştığında onların adı oldukları bu nesnelerin görüntüsünü gözümüzde düşleyebiliyorsak “Anladım!” diyoruz. Eğer kulağımıza ulaşan sözcüklerin adı oldukları nesneleri, o sözcükleri duyduğumuz an gözümüzde canlandıramıyorsak “Anlamadım!” diyoruz. Diyelim ki, biri yanınıza geldi, size “atrodakitezinkoratıl? “diye sordu. Siz “Ne diyorsun? Anlamıyorum!” dersiniz. Neden? Çünkü bu sesler kulağımıza kadar gelmiş, ancak gözünüzün önünde belirli bir görüntü oluşmamıştır. Kulağınızdan giren bu sesler, gözünüzde görüntüye dönüşmemiştir. İşte, bir konuşmayı anlamamak demek, o konuşmada geçen sözcükleri duymak, ancak görüntüye dönüştürememek demektir. Üretilmiş bir sözcük, öncelikle ses dalgasına dönüştürülmüş nesnel bir görüntü demektir. Sonra da bu ses dalgası kulak aracılığıyla alınıp, göz aracılığıyla yeniden (ancak bu kez düşsel) bir görüntüye dönüştürülür. Anlama edimi işte böyle gerçekleşir. Jean-Paul Sartre bunu “Konuşmanın amacı gördürtmektir” diye tanımlamaktadır. “Bir kulağından girdi, öbür kulağından çıktı” deyimi dilimizde yaygın olarak kullanılmaktadır; “anlamadı” demektir. Sözcükler ses dalgalarıyla kişinin bir kulağından girmiş, ancak görüntüye dönüşmeksizin diğer kulağından çıkıp gitmiştir. “Anlama” olgusu sözcükleri (sesleri) gözde görüntüye dönüştürme edimi olduğu için, bu olgu gerçekleşmeyince, o sözcükler bir kulaktan girer, gözde işlem görmeksizin öbür kulaktan çıkarlar. (Not: Unutmak, farklı bir edimdir. Tartışmamız açısından unutmak, görüntü oluşmasına rağmen yeniden gözünün önüne getirememek anlamındadır. İkisinin arasındaki farka dikkat edilmelidir.) [7] Yazının sonundaki ekte, bu konuda yaptığım bir araştırmayı bulacaksınız: EK: TÜRKÇEDE KESME İŞARETİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
Dilin kalitesi zihnin kalitesini tayin eder. Kaliteli zihin, dilini geliştirir. Dilde olmayan kafaya zor girer.
Nihat Tezeren ‘Yıpratılan Dil: Türkçe’ adlı eserinde dilimiz ile ilgili çeşitli konulara parmak basıyor. Değinmek istediğim bir ifadesi: Son yıllarda konan diğer bir kuralın imlamıza hediyesi, kelimelere gereksiz apostrof koymaya zorlamaktır. ‘Ankaradan’ yazılırsa bunu herkes anlar, apostrof (TDK İmla Kılavuzu 1996’ya göre “kesme işareti”) ile “Ankara’dan” yazmaya zorlandığımızın sebebini bulmak imkansızdır.Zira apostrof genelde kelimeyi yanlış anlamayı önlemek veya doğru algılatmak için konur, yazı akışını boş yere sekteye uğratmak için değil.” Kitapta kabul etmediğim pek çok yaklaşım olduğu kadar, bildiklerimi yeniden sorgulamama yol açan bir o kadar fikir oldu. Yukarıdaki bunlardan biri. Normalde bu fikre ‘ukalalık’ diye yaklaşabilirdim. Ama (;), (:) ve (,) işaretleri konusunda daha önce yaptığım çalışmalarda ben de benzer sonuca ulaşmıştım. Benim çocukluğumda noktalama imleri kullananlar azdı. Bu nedenle insanlar bunları kullanmaya teşvik ediliyordu. Şimdi ise noktalama işaretlerinin enflasyonu var. Örneğin bir tümcede virgül kullanmak zorunda kalıyorsanız, bunun nedeni tümce içinde birden fazla fikir olmasının yanında, yanlış söz dizimi de olabilir. Tek fikirli ve kısa tümcelerde virgül kullanmak zorunda kalıyorsanız tümcenizi yeniden gözden geçirin. Büyük olasılıkla sözdiziminizde bir hata vardır. İşte bu nedenle konuyu biraz sorgulama ihtiyacı duydum. İl olarak, Şekil Bilgisinin nasıl ortaya çıktığını merak ettim. TDK tarafından yayınlanan Prof.Dr. Zeynep Korkmaz’ın 1224 sayfadan oluşan “Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi)” adlı eserinin önsözünde şu ifadeler kullanılıyor:“Türkiye Türkçesi gramerlerinin pek çoğunda görüldüğü üzere, değerlendirme ve örneklendirmelerde, zaman sınırı, bölge ve dönem ayrılığı tanımadan XIV. ve XV. yüzyıllardan başlayarak Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahmedi, Fuzuli, Ali Şir Nevai, Dede Korkut ve Namık Kemal ile Yahya Kemal, Reşat Nuri Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Orhan Veli, Cahit Sıtkı ve başkalarını yan yana getirmekten kaynaklanan yöntem yanlışlığından özellikle sakınılmıştır. Bu nedenle, çalışmada yalnızca, Türkiye Türkçesinin başlangıç sınırı olarak kabul edilen ortalama 1910 yılından günümüze kadar uzanan eserler üzerinde durulmuş, örneklendirmede bu sınırın aşılmamasına özen gösterilmiştir... İşlenen konular örneklere bağlanırken bilgi birikimi ve hafızaya dayanan üç beş kelime ile örneklendirme yerine 1910 sonrasından günümüze kadar uzanan dönemde yazılmış olan roman, hikaye, şiir, deneme, anı vb. türden 300’ün üzerinde yığınlarca edebi eserle, bir kısım kültürel ve bilimsel eserin taranıp fişlenmesi yolu ile benimsenmiştir...” Bu ifade şekil bilgisi ile ilgiliydi. Peki özel olarak noktalama işaretleri nasıl ortaya çıkmıştı? TDK tarafından yayınlanan Tahir Nejat Gencan’ın 1979 basımı ‘Dilbilgisi’ adlı eserinde şu bilgiyi buldum: “Noktalama imlerinin yazımıza girişi pek eski değildir. Tanzimat yazının kurucusu, yazında yenileşmenin babası Şinasi, Fransa’da okumuştu. Yurda döndükten bir süre sonra , 1860’da gazete çıkarmaya, Avrupa’dakilerine benzer yapıtlar vermeye başlayarak yeniliğin kapısını açtı, ŞAİR EVLENMESİ adlı bir piyes yayımladı, bu piyeste ilk olarak noktalama imlerinden birkaçını kullandı.” Görüleceği üzere noktalama imleri Şekil Bilgimizde yeni olup, hatta kesme/apostrof işareti yukarıdaki kitapta kullanılmış olmasına rağmen kitabın ‘Noktalama İmleri’ bahsinde geçmemiştir. Bu sonuçlar elbette kafamı karıştırdı. Sahaflarda eski kitap aramaya başladım. İlk aşamada bulduklarımı sıralayayım:
Bu belgelerden bazı örnekler alalım: (1928) basımı Dil Encümeni Alfabesi - Dil Encümeninin karar ve tensibi ile... - Doğru gitti Rumeline... - Nasrettin hocanın... - Nasreddin hocanın fırını...
(1939) basımı İsmet İnönü Albümü Giriş: - İsmet İnönünün Hayatı Hizmetleri - Atatürkün ölümünden... - Cümhur reisliğine İsmet İnönünü seçti. - Atatürkün yerine... - İzmirin..., Foçaya..., İzmire... Hüseyin Cahit Yalçın: - Cumhur reisi İsmet İnönünü... - Osmanlı imparatorluğu... - Inkilap Türkiyesi - Türk Cumhuriyetinin Peyami Safa: - Türkiyenin... - Atatürke..., Atatürkün... - Lozan yapıcısı İsmeti Yunus Nadi: - İsmet İnönünü... - Atatürkün... - İstanbulda... (1949) basımı (5nci basım) Yeni Talebe Lugati (1nci basımının 1941 olduğunu sanıyorum) - Türk Dil Kurumu’nun... - İmla Lugatine, lugatini... - ...Şemsettin Sanlı Beylerden... Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun (1946) basımı ‘Atatürk’ adlı eseri- Atatürk’ün..., Atatürk’e..., Atatürk’le... - Büyük Adam’ın... - Osmanlı İmparatorluğu Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın (1948) basımı ‘Son Arzu’ adlı eseri- Divanyolundaki... - Doldur arnavut! - Osman baba türbesinin... - İki ümmi anadollu... (bu çok ilginç) - İki anadolludan... - Feyzullah efendinin torunu... - Nuriyezdanı... (ad: Nuriyezdan) - Zişanla Vicdan... - Nuriyezdanla Nesimenin... Görüleceği üzere 1940’lara kadar kullanılmayan kesme işareti daha sonraları kullanılmaya başlamış. O halde ilk başta ifade edilen ilkeden sapma var. Peki ilk bakışta dikkat çekmeyen bu husus neden bu kadar önemlidir? Önce Nihat Tezeren’in “Yıpratılan Dil: Türkçe” adlı eserinden çarpıcı bir örnek vereyim: Türkçemiz gelişmede 1935 à Ankaradan 1995 à Ankara’dan 2015 à An’ka’ra’dan 2025 à En’ke’ra’dan ???? à from En’ke’rah Komik geliyor değil mi? Ama değil. Türk dilinin son zamanlardaki gelişimine bakarsanız olması muhtemel. Türkçe son ekleri kullanan bir dildir. Eğer son ekleri ana gövdeden ayırmaya çalışırsanız Türkçenin esasını kaybedersiniz. Buna benzer çok örnek var. Ama başka bir sefere. |
:
Mehmet Aydın
ERCEİS,
26.09.2004