www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

GÜLMECE çavlanı

Bir Sonraki Yapıt

Telif hakkı sahibi: M. ÖZBEK, H. ÖZBEK, K. ÇETİN, G. BAŞGÖZE

www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü, daha önce kitap olarak yayınlanmış bu yapıtı Edebiyat Atölyemize gönderen ve  yukarıda adı geçen değerli telif hakkı sahiplerine ayrı ayrı teşekkür eder.

İDARE ET

A’ dan Y’ ye Memur Sözlüğü 

Türünün İlk Yapıtı

A  -  D

Önsöz 

Türk gülmece edebiyatı, halk gülmecesi, daha çok da sözlü gülmece olarak çok zengin olduğu, çok da eski geleneklere dayanırken, yazılı gülmece edebiyatımız o oranda zengin sayılmaz. Nasrettin Hoca’ da simgeleşen Türk Halk gülmecesinin yedi yüzyıllık bir geçmişi vardır. Dünya gülmece tarihi, Hoca' mızdan daha eski bir  “lejander ” söylence gülmece kahramanı göstermiyor. Bizler, Nasrettin Hoca’nın torunları ve bu zengin gülmecenin katılımcısı olarak, yeterince gülmece yapıtları veremedik. Hele gülmece üzerinde düşün, deneme, inceleme kitaplarımız, yok denilecek kadar azdır. Buna karşılık, halk gülmecesi pek de zengin olmayan kimi gelişmiş ülkelerde, gülmecenin psikolojisi, ruhsal mekanizması, neden ve niçin ve nasıl gülündüğü üstüne pek çok denemeler, incelemeler, araştırmalar yazılmıştır. Bu bakımdan biz, tıpkı mirasyedi umursamazlığı içinde, zengin kalıtımımızın, bol bulduğumuz malımızın değerini bilmeyen insanlar gibiyizdir.  

Nizamettin ÖZBEK, zengin gülmece kalıtımımızı çok iyi değerlendiren bir yazar olarak, bu kitabıyla karşımıza çıkıyor. “ Memur Sözlüğü ” adlı kitabının biçimi batılı olsa bile, - okuyunca göreceksiniz – kitabının içeriği ve özü bizimdir, bizdendir; yazarının görüşü, bakış açısı yerlidir.  

Bu gülmece sözlüğünün en önemli yanını özellikle belirtmek istiyorum. 

Edebiyatta en zor iş, türünün ilki olmak, ilk örneğini vermektir. Nizamettin ÖZBEK’ in “ Memur Sözlüğü ” de, Türk gülmecesinde bu türün ilk örneğidir. Yazar arkadaşımızın asıl başarısı da budur. Daha önce, bu türde kitap olarak bir gülmece örneğinin verildiğini bilmiyorum.  

Âli Bey’ in “ Lehçetülhakayık ” ıyla, Cenap ŞAHABETTİN’ in “ Tiryaki Sözleri ” de, gülmece edebiyatımızda türlerinin ilk örnekleridir. Ama, bunların, Nizamettin’ in “ Memur Sözlüğü ” ile  benzeşir yanları yoktur.  

Önsözünde Nizamettin ÖZBEK, her ne denli büyük bir alçak gönüllülükle, “ içtenlikle söylüyorum, hiçbir kimseyi, hiçbir kurum ve hiçbir sınıfı özellikle dile düşürmek ya da kınamak aklımdan geçmedi. ” diyorsa da, bu gülmece sözlüğüyle, bürokrasinin ve bürokratların başarılı bir eleştirisini yapmıştır. Bu sakınmalı sözleri, belki de alıştığı, ruhuna yer etmiş, askerlik zagonundan gelmektedir. Bu yüzden göğsünü gere gere “ Bürokrasiyi eleştirdim! ” demek, O’ nun inceliğine ve alışkanlığına, belki de alçakgönüllülüğüne aykırı düşüyor. Ama yaptığı budur.  

Devlet hizmetinde geçen kırk yılının ikinci yarısı olan yirmi yılı memurlukta, ilk yarısı da orduda asker olarak geçmiş. Nizamettin ÖZBEK, devlet hizmetinde geçen son yirmi yılından, işte bu gülmece yapıtını ortaya çıkarmış. Bu başarısından sonra, devlet hizmetinde geçen ilk yirmi yılının da ürünü olarak Ondan “ Askerlik Ansiklopedisi ” adlı gülmece yapıtını beklemek okurun hakkıdır. Hiç kuşkusuz, dünyanın en ciddi işi olan askerlikte, bu ciddiliği oranında da çok zengin gülmeceli bir yaşam vardır.  

Bu başarılı yapıtı için Nizamettin ÖZBEK’ i kutluyor ve gelecek yapıtı için de kutlamayı gönlümden geçiriyorum.

   :  Aziz NESİN, İstanbul, 1980 

Sunuş 

İnsan yaşantısının gelişip oluşmasında, kanımca, rastlantının büyük yeri var. Bunu birkaç kez kendimde denedim. Hem de yüzde yüze yakın bir kesinlikle. Bir tanesi aradan bir çeyrek yüzyıl geçtiği halde bugünkü gibi aklımda...; 

Atama emrim çıkmış, Ankara’ dan Afyon’ a gidiyordum. Bu arada saniye kırıkları içerisinde uzaydaki uyduların kenetlenmesine benzer bir karşılaşma ( çoktandır görmediğim bir arkadaşımla ), bu atamanın yönünü hepten değiştirdi. Afyon’ da kıtaya çıkacakken , Amerika’ ya kursa gönderildim. İşte bu  “ sözlük ” de öyle oldu. Bu da bir rastlantı sonucu doğdu. Hem de Paris’ te! 

On beş yıl önce bir Fransız bursundan yararlanarak Paris’ e gitmiştim. Günlerden bir gün, ben de her Paris’ e giden gibi Champs- Elysees’ de dolaşıyordum. Büyük mağazaların, büyük acentelerin ve büyük kahvehanelerin bulunduğu bu büyük caddede gözüme küçük bir kitapçı dükkanı ilişti, girdim. Çok geçmeden sergide Yetkin Şoförün Küçük Sözlüğü (Petit Dictionnarie Du Parfait Automobiliste ) diye bir kitap, kapağındaki resim ve yazı karışıklığıyla ağzı kalabalık bir işportacı gibi yolumu kesti. Dayanamadım aldım.  

Sözlük gülmeceli. Zaten kapaktan bu belliydi. İstediğimi bulmuştum. Hem trafik, hem gülmece li. Ben de Türkçe olarak buna benzer bir şey hazırlayabilirdim. Kuşkusuz benim hazırlayacağım daha gülmeceli belki biraz da, ne birazı, son derece ağlamacalı olurdu.  

Çünkü bu her lafın başı “ biz trafik kazalarında dünyada birinciyiz denilen bir memleketin, bağışlamalarına sığınarak, Türkiye’ nin trafik sözlüğü olacaktı.  

Kitapla biraz içli dışlı olduktan sonra, son sayfada, “ Kadının Sözlüğü ”, “ Erkeğin Sözlüğü ”,  “…….” diye yayımlanmış daha üç sözlüğün adını gördüm. Bu çeşitlenme bende de, birden alanı genişletme düşüncesi uyandırdı. İlk olarak aklıma memurluk yaşamı geldi.

 

Trafiği istemeye istemeye erteleyerek bu sözlüğü ele aldım. Çünkü bu konuda epey doluydum, sıcağı sıcağına dile getirilecek gözlemlerim, görüşlerim vardı. 

Devlet hizmetindeki kırkıncı yılımın ikinci yarısını sivil, asker deyişiyle başıbozuk olarak yaptım. Alışmak kolay olmadı, daha doğrusu kabil olmadı. Emekli olduğum gün bile askerliğim üstümdeydi.  

Askerlik disiplin mesleği. Hemen hemen akla gelebilecek tüm tutum ve davranışların ölçüleri, kalıpları var. Bunların dışına çıkmak çok zor, bazen de olanaksız.  

Boy boy disiplin cezaları üstlerin iki dudağının arasında, ve de gecikmesiz. Onbaşısından Mareşale kadar bütün rütbelilerin görev ve yetkileri belli, hemen hemen hepsinin de rütbesine göre ceza verme hakkı var. Teftiş ve denetim neredeyse her Allah’ ın günü, hem de her düzeyde. Kısacası askerlikte yapılacaklar hep belli, yapılanlar da devamlı denetim altında.  

Ya sivillikte! Kuşkusuz, sivillikte de yasalar ve düzenler var, ancak bunlar genel çizgilerle ayrıntılara pek gitmiyor. Başka bir deyişle boşluklar var. Ayrıca yasalarla emirlerin gereğince ve zamanında uygulanmasını sağlayacak denetim ve baskı araçları çok yetersiz. Görevsel denetim ise hemen hemen yok gibi.  

İşler olurken değil olup bittikten sonra, bitki ve böcek örnekleri gibi, karton yaprakları arasında kurutulan yazılarda izleniyor. Bir parafe ya da imza furyasıdır gidiyor. Ve masaların üstünde bir toplantıdan, bir uğurlama ya da karşılamadan dönecek müdürleri bekleyen karton kuleleri… 

Son bir nokta daha, ama çok önemli! Askerlikte yönetimin kontak anahtarı “ kıdemli ” dedir. Sivillikte ise “ diplomalı ”da. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda, özelliklerine göre, üstün tutulan diplomalar var. 

İşte bütün bu tutum ve davranışlar sivil idarede yasa ve nizamların öngördüğünden oldukça farklı bir anlayış ve uygulama biçimi geliştirmiştir. 

Ben de bu sözlükte, bu anlayış ve uygulamanın kendi görüşüme göre, ana öğelerini tanımlamaya çalıştım. Biraz abartarak ve biraz da, azaltarak...   

Amacım, yarım yüzyıla yakın bir devlet hizmetinden edinebildiğim derslerden, genç arkadaşlara örnekler vererek onları memleket yönetiminde büyük yükümlülüğü bulunan bir düzenin sorunlarından karınca kararınca haberdar etmekti.  

Bunu yaparken de, içtenlikle söylüyorum, hiçbir kimseyi, hiçbir kurum ve hiçbir sınıfı özellikle dile düşürmek ya da kınamak aklımdan geçmedi. 

Yine de sürçü lisan olduysa, hoş görüle, af ola! 

 : Nizamettin ÖZBEK,  Ankara,  20.07.1980   

 

AYLIK 

Memurla birlikte doğar. Çok kez memurun karısına ve çocuklarına kalarak ondan çok yaşar.

Aylık belirli dönemlerde belirli ölçülerde kendi yapısı içinde büyür. Zaman zaman da günün koşullarına katlanabilsin diye, sözüm ona, dışarıdan yardım görür. Ancak, doğuşunda zaten pek sağlıklı olmayan aylık, büyüdükçe büsbütün kuvvetten düşer ve sonunda hiçbir işe yaramaz hale gelir. Bu bakımdan aylıkların eskileri sonradan gelenlerden ( yeni yetmelerden)  daha güçlü ve bereketli olmuşlardır. İnsanlardaki eski topraklar gibi.  

Bilindiği gibi aylık genellikle aydan aya verilir. Ancak yine bilindiği gibi, ay başı gelene kadar, içinde bulunan ay, geleceğin aylığını kuruşuna kadar tüketir. Bazen bir tanesi de yetmez. Kırdırma, ya da borçlanma yoluyla bir kaçına el atılır.  

Gerçekten ödenmeden önce, ödeyen tarafından çeşitli vergi ve kesintilerle kıyasıya budanan aylık, ödenme sırasında da alacaklıların saldırısına uğrar. Özellikle küçük aylıklarda., ev kirası, bakkal, kasap ve manav alacakları, elbise ve eşya taksitleri… zaman olur, aylıktan kala kala bir imza kalır.   

Bu arada ağır söze ve ters yüze bağışıklık kazanmış memurların aylıklarına “ icra ” da girer. Ancak, yasa aylıktan belirli bir oranın üstünde kesintiye izin vermediğinden, çok kez icralar sıra bekler, kuyruk olur.

Aylıktan sahibine haber vermeye bile gerek görmeden kesinti yapabilen tek yetkili, mutemettir. Ancak, mutemedin kestiği altı üstü bir dolmuş parasıdır. Onun da bunu tek bir kişiye yüklemeye gönlü razı olmadığından bütün aylıklardan birer dolmuş parası keser. Böylece hak yerini bulmuş olur. Kesintiler içinde aylık sahibini en çok kızdıran, bol baharatlı deyimiyle kafasını bozan, gelip giden büyüklere verilecek yemeklerle alınacak armağanlar için yapılan kesintilerdir.  

Görüldüğü gibi aylık, kıyısından, köşesinden bir çok gerçek ve tüzel kişilerin vergi, senet, icra, mahkeme ( nafaka hali ) Karakuş hükmü… vb. yoluyla bir şeyler kopararak kuşa döndürdüğü bir terekedir ( miras ). Sahibi sağken deve yapılan tereke.  

BAKAN 

Eldeki yasa ve yönetmeliklere göre olmayacak işleri olacak, olabilecek işleri de olmayacak hale koyabilen tek yetkili. Bir bakıma İngiliz hakimleri gibi; yasalardan çok koşullara uymak. Ancak, bakanın durumunda, politik koşullara.

Makamına ne zaman geleceği, ne zaman gideceği çok kez bilinmez. Ama herkesten önce kimleri kabul edeceği aşağı yukarı bilinir;

- Seçim bölgesinden gelenler,

- Parlamenterler,

- Genel yaşamada bir düzeyin üzerinde etki sahibi dostlar,

- Kişisel işleri çekip çeviren becerikli kişiler,

- Unutmuştan gelinmesi halk oyunda ters tepki yaratabilecek eski arkadaşlar,

- Bakanlık ileri gelenleri,

- Destekli iş sahipleri,

- Desteksiz iş sahipleri, başka bir deyişle yalın yurttaşlar, başka olmayan bir deyimle sade yurttaşlar.

Ancak, doğal olarak, evden bir haber, bir mesaj, vb... varsa, özel kalem müdürünün, burada sıralanan kişilerin hepsine karşı giriş üstünlüğü vardır.

Bakanı en çok uğraştıran, daha doğrusu en çok ilgilendiren iş, personel atama ve aktarmalardır. Hele dış ülkelerdeki görevlere yapılacak atamalar, görev bir günlük de olsa, bakan işidir. Vekaleti, niyabeti yoktur.

BAŞKAN

Çoğu kuruluşlarda, Şube Müdürlerini Genel Müdürle doğrudan temasa geçirmeyerek Genel Müdürlük makamına yüksek ökçe giydirmek veya meslektaşlık veya partizanlık faslından terfi ettirilmesi zorunlu " vazgeçilmezlere " pozisyon sağlamak amacıyla yaratılmış katlardır. Başka bir deyişle, bunlar, önceden kestirilmesi olanaksız baskıları karşılamak üzere rezerve edilmiş koltuklardır. Yüksek basınçlı bir hatır veya tepede sallanan bir satır karşısında el atılacak güvenlik suboplarıdır.

Başkanlara, bir bakımdan, idare senatörü de denilebilir; çünkü çoğu okur yazar, pardon yüksek tahsillidir. Hemen hemen hepsi, güleryüzlü ve yumuşak huylu kişilerdir. İşleri güçleri, konforlu ve birkaç telefonlu odalarda oturup, büyük camilerin musalla taşlarındaki  cenazeler gibi önlerine sıralanan kartonları, usul usul kulağından çevirerek parafe etmektir. Bazen aldığı aylığı hak etmek gerektiğinin bilincine vararak açıklayıcı bilgi edinmek üzere ilgili memuru çağıranlar ( Şube Müdürünü çağırmazlar, çünkü ya gücü yetmez, ya hoşlanmaz, ya da kendisinden işe yarar bir açıklama beklemezler) ve esasta bir şeyi değiştirmeyen, ufak tefek düzeltmeler yapan da olur. Örneğin bir yazının sonundaki " ... bilgi verilmesini arz ederim. " sözcüğünü, " ... bilgi verilmesine emirlerinizi arz ederim. " şekline koymak gibi. 

Başkanlık için, evlenmede olduğu gibi, yaş sınırı yoktur. Yani diploma töreniyle başlar, Allah gecinden versin, son yolculuk töreninde son bulur.

BİR PORTRE: Tanrıya bin şükür, memurluk yaşamında kitaplarla geleneklerin bir üst  için çizdiği nitelikleri üzerinde toplayan bir insana da rastladım. Resme ve plana göre ısmarlansa, şartnamesi yapılıp kapalı zarfla eksiltmeye konsa, böylesine dört başı bayındır bir üst yaptırılamazdı. Gözde bir kuruluşun teftiş kurulu başkanıydı. Dosyasında etrafı kıskandıracak veya huylandıracak  bir diploması yoktu. Fakat her açıdan ve her ölçüde tepeden tırnağa teftiş kurulu başkanıydı. Ne fazla sert, ne fazla yumuşak, ne çok yakın, ne çok uzak, ne telâşlı, ne telâşsızdı. İşine vaktinden önce gelir, çalışma süresince hep devletin işleriyle uğraşırdı.  Konuk kabul etmez, konukluğa gitmez, ne oldum delisi, teknik deyişle, makamomani ( bu terim kendi mamulümüz olup, diğer bazı terimlerimiz gibi dışarıdan getirtilerek memleketimizde monte edilmiştir ) değildi. Emrindeki personele, Adem Peygamberin genel vekaletini taşıyan çoğu üstler gibi üstten üstten " oğlum " , ya da " kızım " diye seslenmez; adlarına, adamına göre " bey " veya " hanım " da ekleyerek seslenirdi. Herhangi bir görevliyi bizzat çağırmak ( odacıların iftarda, cuma namazında olması nedeniyle... ) zorunda kaldığı vakit, kimi hazımsız üstler gibi bulanık mübaşir naraları atmaz, kendisi görüşmek istediği kimsenin kapısına giderdi. Sonuç olarak, bana bu gerçek anlamda mübarek adam, idare kitaplarında renkli laflarla sureti çizilmeye çalışılan ideal üstün, ağzına kadar dolu örneği gibi göründü. Ve... görüp göreceğim de bu oldu. 

BAYRAM 

Bayramın hazırlıkları, daha doğrusu işlerin kıyasıya serilmesi arifeden başlar. Arife günü özellikle alt basamaktaki memurlar ellerine kalem almamayı, ölüm cezası verirken kalem kıran yargıçlar gibi gelenek haline getirmişlerdir. O gün daireye çoğu çocuğu ile gelir. Çocuklarla, anne babanın bütün oda arkadaşları, içlerinden gelmese bile, bir nezaket zorunluluğu ile ilgilenir. Hele evlenme şansından umudunu yitiren kızlar, bu ilgiyi yüreğe işleyen bir özlemin giderilme çabası haline getirir. Çocuk bir de güzel ve sevimli ise, bütün idari ekonomik sınırlar ortadan kalkar. Kantinden çikolatalar, çikletler, bisküviler taşınır. Dairede, depolardaki kırtasiye çeşitleri, bunların tüketiminde aklınca çok sıkı davranan idareyi mahcup düşürecek bir el açıklığıyla ortaya dökülür ve çocuğu gün ortasında çarşıya götürmek amacıyla buraya getirmiş olan kişi, izin, istirahat, ya da benzeri bir yüzme aracı ayarlayıncaya kadar konukçular çalışır. Arife günü alışverişe çıkmak ya da mezarlık ziyareti yapmak amacıyla öğleye kadar iş yerinden izinli ya da izinsiz ayrılan memurların çokluğu karşısında çaresiz kalan müdür veya başkanlardan çoğu öğleden sonra ( eskiden ) şu ya da bu nedenle aranılma korkusuyla daireye gelir, rahat rahat tebrik yazarlar. Memurların dairede bayramlaşması tatili izleyen ilk iş günü olur. Kutlamalar, genellikle aşağı basamaklardan yukarı basamaklara doğru gelişir. Üstlerin arasında tek tük şeker sunanlar bulunur ve bunların kapısı doğal olarak kalabalık olur. Ayrıca, kalabalığın yoğunluğu, verilen şekerin nitelik düzeyiyle doğru orantılı olarak artar. İlk kutlama odacılardan gelir. Bunu sırasıyla, öteki personel izler. Bakan ve genel müdürlere çok kez daire dışından ziyaretçiler gelir. Sayıları da hatırı sayılır niceliktedir. Kısacası dinsel bayramları izleyen ilk gün de, işe gidilen, ancak iş yapılmayan bir gün olarak “ daha nice nice verimsiz günler” e karışır.

BENDEN BULMASIN

Benden bulmasın  ” üstlerin kendi görüşlerine göre, yükselmeye değimli olmayan kişilere ( belki bilmeyen kalmıştır, kısaca, başını derde sokmamak için ) olumlu sicil verdikleri vakit yararlandıkları sentetik erdem. Hem kullananın vicdanında, hem de kullananın bu davranışları ile ilgilenenlerin görüşlerinde yatıştırıcı bir etki yapması beklenir. Fakat yapmaz, hatta ters bir sonuç yaratır. Çünkü, erdem doğal değil yapaydır. Ne demek, benden bulmasın? Yani, bulsun, bulsun ama, başkasından bulsun.Ancak, başkası da, genellikle işin kolayına kaçıp aynı yolu izleyeceğinden, beriki son durağa kadar “ kimseden bulmaksızın ” yoluna devam eder. Ve bizlerin bilemeyeceği bir nedenle Allah’ tan bulmazsa, göğsünü gere gere gider, birin dördüne oturur. Kim bilir, belki ek gösterge de alır.

BUGÜN GİT, YARIN GEL

( Yürüyen Merdiven )

Bugün git yarın gel ”, Osmanlı idaresinin Cumhuriyet döneminde geçerliliğini hemen hemen olduğu gibi koruyan bir kalıtıdır. “ Bugün git yarın gel ” formülü, her yarın, ertesi gün bir “ bugün ” olacağından, iş sahibinin durumu hiç değişmez, başlangıçtaki biçimiyle sürüp gider. Memurun durumu da aynıdır. O da, yurttaşı her gün, yarın iş yapılacakmış umudu ile sert bir tepkiye meydan vermeden başından savdığı için gittiği kadar kendini bir sürü yersiz ve anlamsız külfetten kurtararak “ bu gün ” ü kazanır. Önemli olan da budur. Ancak, aslında, yurttaşı her gelişinde  bir başka bahane uydurarak baştan savma çabaları toplanınca, işi bir kez oturup bitirmekten çok yorucu olur. Ne diyelim, belki bunun da bizce bilinmeyen bir tatlı yanı vardır. “ Bugün git yarın gel ” formülü, ilke olarak, ayrılıksız, halkla ilişkisi olan bütün kuruluşlarda benimsenmiştir. Kuşkusuz, uygulamalar kuruluşun yapı ve çalışma alanına bağlı olarak değişmektedir. Örneğin para ile ilgili yerlerde savsaklamalar daha uzun, şu veya bu biçimde ceza verme yetkisi olan yerlerde ise daha sert olur.

CEZA ve ÖDÜL

İkisinin de kitapta yeri var, ancak, ikisi de işlemez. Hele ödül çok özel koşullar, çok olağanüstü durumlar olmadıkça ortalarda görünmez.

Cezanın iki hali var:

Birincisi hafif olanı, yani lafta kalanı. İkincisi ağır olanı, yani sicile geçeni.

Cezanın lafta kalanı çok görülür. Hemen hemen bütün üstler şu ya da bu nedenle astlarına söylenir. Ancak, bu durumda astlar da pek boş durmaz. Yerine ve adamına göre ve türlü ölçülerde dikelir. Sicile gelebilecek keskinlikteki cezalar yok denecek kadar seyrektir. Bu tür cezalar, büyük kavgalar ( izleri gizlenmeyecek, raporla mimlenecek kadar ), büyük çalmalar ( izleri gizlenmeyecek, çalınanlar bir oturumda yenmeyecek kadar ), kaytarmalar ( izleri gizlenmeyecek, varlığı flama ile simgelenmeyecek kadar - Askerlikte, bilindiği gibi uygulamalarda aslında yok olup da varmış gibi gösterilmek istenen şeylerin yerine flama konur).

Ödülün de iki hali var.:

Lafta kalan ile sicile geçen. Ancak, ödülde, cezanın tersine, sicile geçen ödül, lafta kalandan daha fazla olur. Lafta kalan ödüller bilindiği gibi, " Teşekkür ederim ", " Aferin oğlum ", " Sağol arslanım " gibi iki sözcüklü sözlerdir. Ama, ne yazık, biraz önce de belirttiğimiz gibi bunlar, yok denecek kadar ölçülü kullanılır. Üstler, astlarının başarısı karşısında duydukları memnunluğu güçlü bir zorunluluk olmadıkça belirtmek istemezler. Binde bir belirtme halinde de, çok sıkıntı çeker, ecel terleri dökerler. Ama işin tuhafı, her üst kendi üstündekinin bu konudaki cimriliğinden dert yanar, acı acı yakınır. Denilebilir ki " Teşekkür " idarede, en az tüketilen ve hemen hemen hiç savurulmayan bir nesnedir.  

ÇÖP SEPETİ

İdarenin geçici arşivi, başka bir deyişle tabutluğudur. Anlaşılmayan, beğenilmeyen, çok yinelenen, hiç yinelenmeyen, sık sık üstlenen ( tekit edilen ), dillenmesi zararlı, okunması güç, yanıtı uzun, işlemi eziyetli yazılar... vb. buraya atılır ve çok geçmeden yok edilir. Denilebilir ki idarede hiç bekletilmeden, zamanında ve seve seve yapılan tek işlem budur. Ve bu işlem, her düzeyde her gün ve günün her saatinde bol bol yapılır. Bu işlemin, en belirgin bir özelliği de başka birine yüklenmemesi, hangi düzeyde olursa olsun görevlinin kendisi tarafından yapılmasıdır. Kanımızca, bu güne kadar dairelerde çöp sepetine atılan çeşitli yazılar, ( Dilekler, dilekçeler, öneriler, raporlar - hele hele raporlar - davalar, tutanaklar, bildiriler, duyurular... vb. ) geriye getirilip ( Haliç' in temizlenmesi kadar, belki de daha büyük bir iş ) diriltilebilse ve yedire yedire incelenebilse, şimdiye kadar ulus olarak çektiğimiz çilelerin gelip - geçmişi, başka bir deyişle tarihsel portresi ortaya çıkar.

DAKTİLO

İdarelerde, genellikle üç tür daktilo vardır:

1- Yüksek öğrenim yapma olanağını bulamamış, ya da şu veya bu nedenle evlenmesi gecikmiş kızlar.

Aşırı derecede şık giyinirler. Giyinişlerinde de bugünden çok geleceğin modası izlenir. Çalışan kadınlardaki mini ya da maksi etek rekoru genellikle ya bunlarda ya da sekreterlerdedir. Hemen hemen hepsi sigara içer; çekmecelerinden eksik olmayan hafif bir romanın yanında, bir paket de sigara bulunur. Kibrit ya da çakmak taşımazlar. Sigaralarını, yanlarına resmi ve özel işler için gelip giden erkekler yakar. İş sahiplerine, özellikle genç erkeklere karşı davranışları yumuşaktır. küçük çocukları çok severler. Daireye getirilen arkadaş çocuklarıyla çok ilgilenirler. Onlara iş saatlerinden bol bol özveride bulunarak zaman ayırırlar. Yazıp çizerek sıkılmasınlar diye, dairedeki kırtasiye çeşitlerini tümüyle önlerine sererler. Seyrek de olsa, kimileyin çikolata alanlara da rastlanır. Oldukça hızlı yazarlar. fakat kafaları çok kez daha önemli işlerle yüklü olduğundan, yanlış yazarlar. Dört beş kopyalı güzelim kağıtlara yazılan yazıların, bazen birkaç kez kağıt sepetine atıldığı olur. Günlerinin büyük bir kısmı kafeteryada, tuvalette ya da telefonda geçer. Müdürlerin odalarında bulunmadığı saatler, bunlar için en elverişli telefon zamanıdır. Ayrıca zamanı kalanlar da gereken yerlere mektup yazar ya da makyaj tazeler. Tırnak törpüleyenler de sık sık görülür. Dedikoduya ayrılacak zamanları pek yoktur. zaten üstler buna olanak vermez, kendilerini sık sık yanlarına çağırırlar.

2- Tahsili az, yaşlıca kadınlar.

Çoğu şişmandır ve hemen hemen hepsinin yetişkin çocuğu vardır. Çekirdekten yetişmedirler. Bu bakımdan yazdıklarını anlamasalar da doğru yazarlar. Sigara içenleri azdır. Çiklet çiğneyenlere yeterince rastlanır. Sık sık hastalanırlar ve doktora çıkarak bol bol ilaç alırlar. Yazılacak yazıları olmadığı zaman biteviye yün örer, yanlarına ayaküstü gelip giden memurlarla yarenlik ederler Genellikle genç memurlar bunlara, abla der, bunlar da onları küçük adlarıyla çağırırlar. Telefonla sık sık konuşur fakat telefon başında kız meslektaşlarına kıyasla az kalırlar. Çalışma saatlerinin büyük bir kısmını kantinde ya da kooperatifde geçirirler.

3- Erkek daktilolar.

Bunlar da ikiye ayrılır: a) Meslek yaşamının sonuna kadar gelip emeklilik süresini doldurmakla uğraşan ya da emeklilerle ilgili olarak çıkacak bir yasa veya kararnameye nişan alıp mevzide bekleyen yaşlı kişiler. Bunların amacı, az önce belirttiğimiz gibi, gün doldurmak olduğundan tutum ve davranışları hep gerilerde durup kabil olduğu kadar az çaba harcamaktır. Bunun için tutulacak yol daireye geç gelip erken gitmek, sık sık izin ya da istirahat almak, iş isteklerini sorun üretmeden savsaklamaktır. Onlar da öyle yaparlar. Bunların kılık kıyafet konusunda adeta dokunulmazlıkları vardır. O kadar ki, kravat falan şöyle dursun, pantolonlarına ütü bile sürmezler.

2- Daktiloluk görevini sıçrama tahtası yapıp, buradan başka bir mesleğe, ya da işe atlamak için hazırlık yapan genç erkekler, tek sözcükle, delikanlılar. Bunların amaçlarından anlaşılacağı gibi asıl işleri ile yan işleri gerçekte tersdüz olmuş, yer değiştirmiştir. Bu bakımdan bütün güçleriyle amaç yönüne saldırır, asıl işlerini de tek kürekle idare ( sıya ) ederler. çoğu evlidir ve karı - koca çalışırlar. İster istemez ve en azından bir çocukları da olmuştur. Giyinişleri dış görünüşü kurtaracak kadar bakımlı olmakla beraber, beslenmeleri pek ayaküstü ve yavandır. Diğer bir deyişle, " sandviç oburdurlar ". Osmanlıca deyimiyle " akilülsandviç ". Aylık dağıtma gününde sadece bordroya imza atarlar. Çünkü aylıkları ya haczolunmuş ya da taksit kesintilerinden elle tutar yanı kalmamıştır.

DANIŞMAN

Nasreddin Hocaya sormuşlar: " Hoca efendi aylar yenilendikçe eski ayları ne yaparlar? " demişler. hoca da verilen pası boş verecek değil ya, şutu çekmiş: " Ne yapacaklar! " demiş " kırpar kırpar yıldız yaparlar. " Bürokraside buna benzer bir uygulama biçimine sık sık rastlanır. Kan grubu yeni Bakana ters düşen Genel Müdürlerle, yeni Genel Müdürlerle iş yavaşlatmasına giden Genel Müdür Yardımcıları kırpılarak Danışman yapılır. Bazen pergelin ayağı daha da açılarak Bölge ve İşletme Müdürleri de çemberin içine alınır. ancak bu geçicidir. Bakan ya da Genel Müdür değişinceye kadar sürer. Değiştimi, kendilerine çok kez güzel ve zengin dullarda olduğu gibi yeni kısmetler çıkar. Hemen hemen hepsi ikinci evliliklerinde daha mutlu olurlar. Bunlar belirli amaçlarla bir plana ve programa göre yetiştirilemediklerinden sayıları çok değişik olur; Kimi vakit büyük bir odada kaybolacak kadar az, kimi vakit bir yerlere sığmayacak kadar çok. Belirli bir işleri de yoktur. bunlara verilen işler, genellikle, ete alınan hardal, sütlaca ekilen tarçın, ya da peçeteye çekilen dantel türünden " olsa da olur, olmasa da olur " şeylerdir. Danışmanlık, hiçbir sorumluluğu, en küçük bir yorgunluğu ve belirli saatlerde işe gelip gitme zorunluluğu olmamasına karşın, herkesin bir an önce kaçıp kurtulmaya çalıştığı bir bekleme ya da bekletme görevi, daha doğrusu görevsizliğidir.         

DENETLEME

Devlet yönetiminde denetlemenin amacı, olmuş bitmiş işlerin yaslara ve nizamlara uygun olup olmadığını saptamak, uygun değilse nedenlerini araştırmak ve gerekiyorsa kovuşturmaya geçmektir. Başka bir deyişle, işlemler meydanda ise, otopsi, arşive girmişse, fethi meyyit. ( Şüpheli ölümlerde ölünün mezardan çıkarılarak muayenesi. )

Örnekler:

1- " A " geçici görevle İstanbul' a gitmiştir. ( Doğal olarak geçici görevlerin yüzde sekseni İstanbul' da olur )

Bu görevle ilgili olarak yapılan denetleme: Görevin gerekçesi var mıdır? Görev, gerekçesi ile belirtilen günlerde mi yapılmıştır? Gösterilen bilet ücretleri... vb. aslına uygun mudur? ... İşte bunlar araştırılır. Yani, saklanması, değiştirilmesi gereksiz ve olanaksız şeyler. Ancak, görevin yapılıp yapılmadığına, daha önemlisi, böyle bir göreve gerek olup olmadığına bakılmaz.

2- " B " nin iş başında ne yaptığı, çalışıp çalışmadığı, kısacası, verimlilik derecesi araştırılmaz da, imza defterinde imzası olup olmadığına bakılır. sanki imza, sahibinden bir parça, bir kesittir. Sözün kısası imzanı at, sırtüstü yat!

3- Dairelerce yapılan işler, yerinde ve zamanında incelenmez de, her şey bittikten, ayrıntılar unutulup gittikten sonra rapor istenir.

Örnekler istenildiği kadar, daha doğrusu istenilmeyeceği kadar çoğaltılabilir. fakat, hepsinde sistem aynıdır;

İşlemlerin kitaba uygun olup olmadığını, uygulamalara daha yakışan bir deyişle, kitabına uydurulup uydurulmadığını saptamak.

DERGİ

 

Gerekse de gerekmese de, okuyan olsa da olmasa da ( Zaten kaç kişinin okuduğu hiçbir zaman araştırılmaz. Araştırılmaması bir bakıma yerindedir. Çünkü, kimsenin okumadığını ilgililer gözü kapalı bilir ) yararlı olsa da olmasa da, büyük küçük her kuruluşun bir dergi çıkarması, varlıklı varlıksız bütün sofralarda akşam çorbası kadar eksik edilmeyen bir alışkanlıktır. Aradaki fark, çorbayı herkes içer, dergiden ise birkaç kişi, onlar da okuyarak değil, yazarak yararlanır. Durum böyle olduğu halde, idareler hiçbir inceleme ve araştırmaya gerek görmeden, bütün personele harıl harıl dergi gönderir. Bu yetmiyormuş gibi bir de kurum dışındaki hatırlı kişilere, hatta parlamento üyelerine gönderilir. Bunlar da yüzde iki yüzü aşan bir olasılıkla dergiyi okumaz, fakat içlerinden tekbir sayın kişi çıkıp da " yahu ben bunu okumuyorum, vaktim yok. Okuyacak şeyim çok ya da okuma alışkanlığım yok. boşuna bana göndermeyin " demez. Dergiler genellikle aylıktır. Fakat sözleşmişçesine, hiç biri adını taşıdığı ayda çıkmaz, en az iki üç ay geriden gelir. Dergilerde en çok verilen haber, müdürden yukarısının yükselme ve atanmaları, en çok görülen yazı, Bakanların toplantılardaki açış konuşmaları, en çok rastlanan fotoğraf ise, yeni Bakan ve Genel Müdürlerin masa başı resimleridir. Dergilere verilen yazılar, genellikle, Bakan ve Genel Müdürün tutum ve düşünüşüne paralel olarak makaslanır. Hiçbir yerine, hatta yanlışına bile el sürülmeyen yazılar, bunların işe başlama ve işten ayrılma mesajlarıdır. Dergilere yazılan yazıların ücretleri, zaman zaman bazı dernekler hesabına rozet dağıtan çocukların kumbaralarına atılan paralar kadar cansızdır. Ama yine de kolay kolay ele geçmez. Gerekli işlemler çok kez bir insan yaşamını ipotek edecek kadar uzundur. Bu bakımdan, yayıncılar yazı bulmakta çok güçlük çekerler.         

 

DÖŞEME

( Mefruşat )

İdare içinde bir görevlinin etki ve değeri odasındaki döşemenin nitelik ve niceliğiyle ölçülür. Özellikle işin içinde olmayanlar ve kişiyi yakından tanımayanlar için götürü kıstas budur. Değerlendirmede en göze çarpan ve kesin ölçüyü halı verir. Odasında halı bulunmayan memur, aşama sırasının ( Hiyerarşi ) en gerisinde, bizlerden uzak, kuyruğundadır. Özel deyimiyle ayak takımıdır. Ancak yıpranmış, havı dökülmüş bir halı da olsa, oda sahibinin halısı sayıldığı kadar sayıldığını anlatır. Başka bir deyişle, ters bir tanıtma kağıdı gibi çalışır. Bu bakımdan ununu elemiş, eleğini duvara asmış kişiler dışındaki görevliler bu tür halılardan kaçınırlar, çıplak odayı daha az zararlı bulurlar.

Odalarda döşeme bakımından özen, özellikle tek kişiliklerden, yani en azından müdür odalarından başlar. Memurlarla şefler, genellikle, büro amirlerini ya da daire müdürlerini hoş tutarak sandalyelerine bir minder veya sandalyelerinin yanına kimliğini tüm yitirmiş bir etajer, bir sehpa koparırlar. Yani bunlara, idare, döşeme olarak gönül rızasıyla hiçbir şey vermez. Hep kendileri çeşitli yollardan, odalarına tat vermeyen ( eski elbise türü ) fakat, yasak savan bir şeyler çekerler. Müdürden başlayarak daire başkanına kadar giden sayın kişilerin oda döşemesiyle büro amirleri ya da daire müdürleri ilgilenir. Genel Müdür ve Bakanın döşeme işleri ise, bazen ulusal dava gibi bütün örgütü uğraştırır. Merkezde değiştirilecek, ya da yeniden alınacak şeyler için, ilgili fasılada ödenek yoksa, ya da yetersizce, bölgelerin yatırım ödeneklerine el atılır. Kısacası, bu iki makam, yani bağımsız Genel Müdürle Bakan için, yasa, tüzük... vb., sadece formüller bulunarak aşılması, ünlü deyimiyle kitabına uydurulması gereken engellerdir. bir çeşit jimnastik ve alıştırma aracı. Görevi devralan yeni Genel Müdür ve Bakanlar, genellikle yapılacak iş ve harcamaları doğa kuralı kadar olağan sayarak odalarındaki, döşemeleri bütünüyle değiştirirler. Bir bakıma bu, yerinde bir uygulamadır. Çünkü zevkler birbirine uymaz ve insan, hoşlanmadığı hava içinde oturamaz. Otursa da işinde verimli olamaz. Ancak, en dayanıklı bir Genel Müdür ya da Bakanın yaşaması, olağan koşullarda altı ay ve en şanslısında bir yılı geçmediğinden, bu sayın kişilerin odalarına konacak sayın döşemenin, kanımızca, iyi bir mağazaya, abone olunarak kira ile alınması daha ucuz ve pratik olurdu. Ama ne yazık ki, bugünkü düzende bu yapılamaz, mevzuat hazretleri buna izin vermez. Mevzuat hep kolay ve ucuz yolları tıkar, dolaşık ve pahalı kapıları açar. Bu büyük kişilerin odasına girince, insan buralarda oturacakların hiç koltuklarını bırakmayacağı ya da ölmeyeceği kanısına varır. Odalar onca özenle öyle tıka basa doldurulmuştur! İşin tuhafı, bu kadar tıka basa, bu kadar özenerek döşenen bu odalarda sahipleri hemen hemen oturma olanağı bulamaz; gelen iş ve güç sahiplerini içeri sokmamak için de akla gelen ve gelmeyen her çareye başvurulur. Kazara ya da bazı desteklerden yararlanarak içeri sızanlar ise, çok kez ayakta durur. Böylece geriye sayın kişilerin yerlerinde olduğunu evvelden saptayabilen, birkaç hatırlı dostla, belirli sayıda parlamenter kalır. İşte odalar, bunlarla geçirilecek birkaç dakika için, günlerce ve aylarca bir müze, hatta daha yerinde bir deyişle türbe gibi bütün döşeme ve donatımını kuşanmış olarak bekler durur.

E-İ

: Nizamettin ÖZBEK, Ankara, 1980                                                                               Diğer Bir Gülmece için

                

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Bir Sonraki Yapıt