Teknolojinin hızla geliştiği bir dünyada yaşıyoruz. Çocukluk
dönemi yetmişli yıllara denk gelen bizler, geride kalmamak
adına sürekli öğrenme çabasındayız.
Artık insanlara ulaşamama gibi bir sorun yok. Cep
telefonlarıyla birlikte geziyoruz. İnternetteki iletişim
bölümleri o kadar yaygınlaştı ki bazen e-postalarımıza cevap
yetiştiremez hâle geldik; kokulu mektupları, ruj lekeli
mendilleri yani geçmişin sadeliğinde kalan doyumsuz
lezzetleri özledim sanırım.
Messenger
penceresinden yazdığımız cümlelerle anlaşmak ve dostlarla
sohbet paylaşmak bana yetmiyor. Cümle sonlarına yakıştırılan
semboller çocukluktan ibaret. Komik! Anlamsız! Gerçek
sohbetteki duygu ve düşüncelerin, mimiklere yansımasının
yerini tutmuyor. Sembollerde kahve de var fincan da ama
şekil itibarıyla! Yazık ki dudakta sıcaklık, damakta bir tat
bırakmıyor! O fincanı kapatıp ‘ Haydi fala bakalım ’ demek
mümkün mü? Gerçek kahve sohbetlerinde dostlara bakılan
falların keyfi sanal simgeler de bulunur mu? Dudaklardan
kısmet bekleyen mi ararsınız, bolca para arzulayan ya da
çabaladığı bir işin nasıl sonuç vereceğinin duyurulmasını
arzu eden mi? Hayat beklentilerinin telve aralarından göz
kırpmasını bekleyen güzel yürekli dostlar, bence sanal
penceredeki soğuk şekillere tutsak edildi…
Gelen
e-postalarda mektup tadını bulamıyorum. Hani bir yemek
yersiniz de gerekli tüm malzemeler yeterince kullanılmıştır
ama tadında bir eksiklik vardır; sadece yer ve doyarsınız.
Tadı damağımda kaldı diyemezsiniz. İşte sanal dünyanın
iletileri de özensiz hazırlanmış yemeklere benziyor.
Bir de
postacı yolu gözlemeyi özlüyorum. Hatta postacının yüzündeki
ifadeyi görmeye hasret kaldım diyebilirim. Mektubumu elime
tutuşturduğunda öne eğilmiş başından, gözlüklerinin
üzerinden şöyle hınzırca yüzüme bakışı gözümün önüne geldi.
Bir an önce kapıyı kapatıp mektubumu açmak için
sabırsızlansam da onun sorgu dolu gözlerini görmeden bunu
yapamadığımı hatırladım.
Hani
bazen kaçmak isteriz ya; içten geçen biraz kendimizle
kalmaktır. Hayatı ve yaşanılanları sindirmektir amacımız.
Bardak taştığında uzaklara gitmek gibi zaman içerisinde
herkes bu tür bir uzaklaşmaya gereksinim duyar. Bu
isteğimizi gerçekleştirirken bütünleştiğimiz cep
telefonlarını hesaplayamayız genellikle! Açık kalsa ayrı bir
sorun kapatsak daha başka bir sıkıntı! Duygu penceremizden
seyrettiğimiz manzaranın doyumsuz keyfini yaşarken, ruhumuz
yorgunluğundan arınma çabası içerisinde olduğu bir anda
çalmaya başlar. Yarıda kalmış, tamamlanmamış güzel bir
rüyadan uyandırılmak gibi bir şeydir bu! Nezaket
sınırlarımızı zorlayan böyle vakalar teknolojinin sakıncalı
tarafı sanırım! Kapatmak daha da vahim bir durum olabilir!
Önemli bazı anlarda ulaşılamayan telefonlar bazen çok ciddi
yaşam akışını değiştirecek sorunların çözümünü erteler ya da
yok eder. Peki, ne yapmak gerek? Ben kendi adıma sessize
alır ve yalnızlığımla yaşadığım romantizmi yok etmesine izin
vermem. Sessizliğin aşkına doyma çabasını dar zamanlarda da
olsa çözebildiğimiz kadar yaşıyoruz işte.
Teknolojinin hayatımızı nasıl kolaylaştırdığının, tartışması
bile yapılamaz. Hasretim sana, gül kokulu sade yaşadığım
geçmişim. Elbette kopmak mümkün değil yüzyılın bu
yeniliklerinden; dileğim, bize geçmişin lezzetlerini
unutturmaması! Soğuk ekrana kilitlenerek, dış dünyadaki
gerçek yaşamdan uzaklaştığımızın farkına varalım istedim.
Yıllara meydan okuyan çınar ağacının gölgesine uzanıp kitap
okumanın keyfini hatırlatabildiysem ne mutlu bana…