www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
DENEME sokağı
Telif Hakkı Sahibi: Tayfun TÜRKİLİ varisleri
1948 - 15 Nisan 2006
ANINIZI DAİMA SAYGI, SEVGİ, ÖZLEMLE TAŞIYACAĞIZ. ALLAH' IN IŞIKLARI İÇİNDE YATIN...
NİYE YAZDIM BU YAZIYI BİLMİYORUM?..
|
... ama içinde herkes için bir şey var gibi geliyor. Tiyatroyla tanışmamın ardından tam otuz iki yıl geçmiş. 1973 yılında İstanbul Şehir Tiyatrolarında “ Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanı ” olarak işe başladığımda, “ Şöhretler Evi ” ne girdiğimin henüz ayırtında değildim. Daha önce seyirci koltuğundan sahnede seyrettiğim ve benim için abide olarak nitelendirebileceğim nice ünlü sanatçıyla tanışınca görevimin önemini anladım. O dönemde kimler yoktu ki Şehir Tiyatrosu sahnelerinde? Muhsin Ertuğrul, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Perihan Tedü, Gülistan Güzey, Müfit Kiper, Agâh Hün, Kani Kıpçak, Necdet Mahfi Ayral, Bilkay Tekben, Jeyan Mahfi Tözüm, İhsan Devrim, Nüvit Özdoğru, Necmi Oy, Sibel Göksel, Nedret Güvenç, Fuat İşhan, Şehime Erton, Melâhat İçli, Muhip Arcıman, Fatma Aslan, Hümâşah Hiçan, Atıf Avcı, Ferih Egemen, Deniz Uyguner, Ani İpekkaya, Çetin İpekkaya, Nezahat Tanyeri, Celâl Balkır, Feridun Karakaya, Toron Karacaoğlu, Alev Gürzap, Saltuk Kaplângı, Birsen Kaplângı... Şu anda aklıma gelen efsane isimlerden bazıları. Çoğu vefat etti; mekânları cennet olsun. Kalanlara uzun ömürler diliyorum; yaş haddinden emekli oldular ama onları hâlâ bazı oyunlarda seyrediyoruz. Hepsi de Türk Tiyatrosunun köklerini oluşturuyordu. Hepsi de gerçek birer beyefendi, birer hanımefendiydiler. Tabiri caizse gerçek san’ atçıydılar. Hemen hepsi de oyunculuk denen bu sevdanın nimetinden çok külfetini çekmişlerdi. O zaman arabası olan parmakla sayılacak kadar azdı. Çoğu oyuna İETT otobüsüyle geliyordu. Oyun bittikten sonra da adına servis aracı denilen arkası kapalı kamyon kasalarının içinde – gündüzleri mezbahada et taşırlardı - içleri dışlarına çıkarak evlerine gidiyorlardı ama her şeye rağmen halkın çok sevdiği, saydığı, gönül verdiği sanatkârlardı. Nimetleri alkıştı; külfetleriyse otobüs yolculuğuydu. Seslendirme yapmayanların dışındakiler âdeta yaşamla geçim savaşı veriyordu. Ne yakınlarının ölümü, hastalığı, ne dertleri, sorunları onları sahneden alıkoyamıyordu. Kimi sanatçı dostlarımın babasını toprağa verdiği günün gecesi sahneye çıkarak halkı güldürdüğüne şahit oldum. Karısıyla ya da kocasıyla kavga etmesine rağmen mutsuzluklarını bırakın sahnede, kuliste dahi hissettirmezlerdi. Halkın büyük sevgi ve saygı duyduğu kimi sanatçıların ayın sonunu getiremedikleri için Tiyatro müdüriyetinden avans aldıklarına çok tanık olmuşumdur ama her şeye karşın tiyatro onlar için bir yaşam biçimiydi. Tiyatrodan içeriye adım attıklarında herkesten büyük bir saygı görürlerdi. Yürüyüşlerinde, duruşlarında, gülüşlerinde, hitap etmelerinde büyük bir soyluluk vardı. Bu soyluluk onlara Darülbedayi’ nin ustalarından miras kalmıştı çünkü o mirasın içinde sevgi ve saygının yanı sıra meslek aşkı gibi kutsal bir gelenek ve ahlâk vardı. Hemen her sanatta usta - çırak ilişkisi geçerlidir. Konservatuarlara gönderme yapmak istemiyorum ama oyunculuk Allah vergisi bir yetenektir. Elbette onu geliştirmek için konservatuar tamamlayıcı olabilir ama Darülbedayi' nin kurucularından hangisi okulluydu ki? Tiyatronun köklerini oluşturan o gerçek san’ atkârların hangisi konservatuar okudu ki? İşte bu nedenle usta çırak ilişkisi asla göz ardı edilmemelidir diye düşünüyorum. Muhsin Ertuğrul ve Vasfi Rıza Zobu gibi nice ustalarla çalışarak nice çıraklar yetişmiştir Türk Tiyatrosu sahnelerinde... Bir Muhsin Ertuğrul, bir Vasfi Rıza Zobu, bir Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Necdet Mahfi Ayral, Behzat Butak, Hazım Körmükçü, kolayca olunmuyor... Gelelim eskilerin deyimiyle sadede; bütün bunları niye yazdım, bilmiyorum? Tiyatroya girdiğim 1973 yılından 1984 yılına kadar Şehir Tiyatrolarının program dergisini aralıksız ben hazırlayıp çıkarttım. Görüntüsü bakımından çok kaliteli değildi belki ama içeriği ve tarihi bir belge açısından oldukça değerliydi. Daha sonra kâğıt ve baskı tekniği açısından çok kaliteli bir dergi çıkartmak istediler. Benim tek başıma yaptığım bu iş için bir komite oluşturdular ve aradan geçen yirmi yıl içinde yirmi sayı bile çıkartamadılar. Bir şeyler okumak istedim ve kütüphanemde ciltlediğim Şehir Tiyatrosu dergisine bakmak geldi içimden. Açıp da okuyunca anılar geldi aklıma. Kimler yoktu ki o program dergisinin içinde? Merhum yazar eleştirmen Melih Vassaf, çevirmen ve eleştirmen Lûtfi Ay, Tahir Özçelik ve Allah uzun ömür versin Kâmi Suveren... Türk Tiyatrosuna eserleriyle katkıda bulunan Turan Oflazoğlu, Recep Bilginer, Refik Erduran, Nezihe Araz ve merhum Necati Cumalı, Oktay Arayıcı, Fazıl Hayati Çorbacıoğlu... Hepsinin de otuz yıl önceki resimleri... Sarı sayfalar içinde yer alan oyunların rol bölümlerinde – o zaman distribüsyon denirdi - yaşı ancak benim gibi elliyi geçenlerin anımsayacağı Hümâşah Hiçan, Nezahat Tanyeri, Erhan Dilligil, Fuat İşhan, Şehime Erton, Melâhat İçli, Atıf Avcı, Muhip Arcıman, Alev Gürzap, Ani İpekkaya... Baktıkça hüzünlendim, okudukça duygulandım... Yaşayanlara Allah’ dan uzun ömürler, göçüp gidenlere de rahmet... Evet, bütün bunları niye yazdım hâlâ bilemiyorum? Bana nostaljik geldi. Okuma zahmetine katlanan genç sanatçılara nasıl gelir bilemiyorum. Kimi zaman duygular satırlara döküldüğünde sırıtabilir. Ben de sürç - ü kalem eylediysem affola! |
:
Tayfun
TÜRKİLİ,
İstanbul,
diğer bir
deneme
için