www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
DENEME sokağı
Telif Hakkı Sahibi: Yusuf YANÇ
MUTLULUK TEPESİ
|
Günümüz insanının hedefi, Ana Okulundan başlayan, eğitim ve öğretim hayatı boyunca devam eden ve vazgeçilmez bir arzu haline gelen, iş hayatına atılınca kontrolden çıkan, histeri boyutunda bir hedef olmuştur: Mutluluk tepesi. Çok renkli olarak tarif edilen tepede neler yok ki? İnsanoğlunun yalnız kontrolsüz nefsi ölçülerine uygun bir tarif: Dünya nimetlerinin zirvesi; eksiklerden arındırılmış, evler, köşkler, kâşhaneler, villalar, kusurlardan müstesna karşı cinsler, teknolojinin son tarifi arabalar, yatlar hatta uçaklar, seyahatlerin, peri masallarını gölgede bırakacak rüya beklentisi içindeki benzetmeleri, kuş sütünün eksik olmadığı kral sofralarını bile alçakgönüllü seviyede bırakacak olan ziyafet sofraları, yapma çiçeklerin her türlüsü, vesaire, vesaire, vesaire… Özetle, albenili bir dünya Mutluluk Tepesi, heyecandan kalp durduracak hedef. Tarif edilen tepenin inanılmaz ve kontrolsüz cazibesiyle mutluluk tepesi koşusuna hazırlanan insanların, birbirlerine ikiyüzlü davranışlar içinde gönderdiği gülücükler. Zamanın her dilim ve anında devamlı çalan çıkış düdüğüyle sürüklenmesi normal hale gelen çıkışlar. Başlangıçta vurulan omuzlar, atılan çelmeler, ihanetler, tökezlemeler. Tekrar toparlanıp, devam etmeler. Küfür edebiyatının en güzel kelime ve cümleleri ile süslenmiş zırhıyla yapılan hitaplar. Bir nükleer bomba düşmüşçesine yok edilen değerler. Mutluluk tepesi yolunda çiğnenen en nadide değerler silsilesi olan çiçekler. Peygamber remzi olan güller. Her biri bir değeri ve yalansız sevgiyi temsil eden lâleler, mor menekşeler, leylâklar. Açtığı zaman sevgiliye mendil gönderilmesine vesile olan akasyalar, hanımelileri, şebboylar, deste deste dosta gönderdiğimiz karanfiller, sümbüller, nergisler, umudun ve yeniden doğuşun muştucusu kardelenler. Adını bilmediğimiz, temsil ettiği değeri anlayamadığımız, zikir ve tespihini göremediğimiz, anlayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz sonsuz çiçekler ve güzellikler. Mutluluk tepesinin yolcularının, yaban sığırı sürüsünün ayak darbelerini okşama seviyesinde bırakan, ayak darbelerinin altında giden, kaybolan, yok olan çiçek dünyası. Yolculara yol kenarından seslenen densiz bir ses... — Anne, anne! — Neydi o? O ses ne? — Baba, kardeş! inananın kardeşliği, aç yattığında tok yatılamayacak komşuluk, Allah rızası için yapılan dost ziyaretleri. — Hatırlamıyorum, hatırlamıyorum. Lütfen zorlamayın beni, yolumdan alıkoyuyorsunuz, çekilin, çekilin... — Vatan, şu toprağı şehit kanıyla sulanan yurt, coğrafya… Bayrak, bayrak, Arif Nihat’ ın tarif ettiği, Ulubatlının taşıdığı. Hani Mehmet Akif anlatmıştı, İstiklâl, içinde Ezan’ da vardı hani. Olamazsın bu kadar unutkan, dur nereye gidiyorsun? Asım nerede? — Rakip misin, belâ mısın be adam? Çekil yolumdan, Asım’ da kim, yoksa, yoksa, geçti mi beni? Bir çoban çeşmesi, sorumluluğu ile yol kenarından, beyhude sesleyen, beyhude çağlayan salim ses. Bütün maddi ve manevi değerlerini yol boyunca harcayan insanların tepeye varışları, vuslat... Ama, ama, sayılamayacak çoklardı, nerede bu insanlar? Ellerini gözlerine siper edip, başarısını paylaşmak istediği, bir beşer arayan, omuz omuza dolaşan beşerler... İlk endişe. — Olamaz, olamaz. Nerede bu insanlar? Herhalde saklandılar. Aşağıdan kalbimi heyecandan durduracak olan evler, köşkler, arabalar... Bu, bu da ne? Bu yalnız duvar, gerisi yok. Arabam, yatım, hisse senetlerim, güzelliğine hayran olduğum karşı cinsim. Olamaz, olamaz, herhalde dalmışım. Kâbus bu, sahte film platosu, benim koştuğum tepe bu değil, bu değil, değil, değil... Serap... Yoksa yol kenarındaki ses? Rakip de değilmiş, belâ da... Aman Allahım, aman Allahım hatırlıyorum, hatırlıyorum... aaahh. Bir çığlık, bin çığlık, milyonlar çığlık, insanların yüreğini eriten korkunç çığlık, gönül bahçesine yol alırken, kulakları inleten çığlık. |
:
Yusuf YANÇ,
03.
11.195,
Düzce