DENEME sokağı
Telif Hakkı Sahibi: Berna EFEOĞLU
İSTANBUL' da EV HÂLLERİ
|
( I ) İNSANIN UZAKLIK HÂLİ
Herkesin yakınlığı kendine... Çünkü yakın sandığımız herkes uzak. Bir nefes kadar yakınımızda, yatağımızda, önümüzde, arkamızda, bir alt katta, yan odada, karşı kapıda olan bile. Aynı koşturmacanın içerisinde, özellikle bir yerlere yetişme telâşında, ekmek parası kaygısında, can kaygısında, sabah çıkıp akşam yorgun gelmenin tekdüzeliğinde, beyinlerimizin bu hızla uyuşmuşluğunda, belki de sırf uyuşsunlar diye bu hızda yaşamaya ( ! ) – ya da adına yaşamak dediğimiz bu rutine - alışmaya çalıştığımız bu koca şehirde, bir an durup, ' bir dakika, nereye gidiyoruz biz böyle ' diye kendimize sormadığımız, sorup da cevabını alamadığımız belki, belki alıp da bunu aşamadığımız o bir ana bile vaktimizin olmadığı bu yerde; tüm yakınlıklar uzak… Hem de bazen böyle saçma gelen, amaçsız gelen ama mecbur hissettiğimiz koşuşturmacalar yüzünden… Önce bizim kendimize olan uzaklığımız yüzünden… " Aaa, ne kadar uzaksınız! " " Rica ederim efendim, o sizin uzaklığınız… " Yakınlıklar yanılsama. Gerçek olan uzaklar, uzaklıklar maalesef. Ne yazık… Ne acı…
( II ) İNSANIN YALNIZLIK HÂLİ
Kimi zaman kaçacak delik aradığım yalnızlığım, bazen nasıl da peşinden koştuğum bir tutku olup çıkıveriyor? Kalabalığın içinde yalnızlık. Dört duvar arasında. Koca bir yatakta. Issız bir sokakta. Yalnızlığın yerleri mi yoksa bunlar? Yok canım, yalnızlığın yeri mi olurmuş hiç! Bunlar yalnızlığın pis ve güzel hâlleri. Ne zaman pis, ne zaman güzel? Nedense bu hiç belli olmuyor. Yalnızlığın dengesiz hâlleri işte, ne olacak. Bazen bir sığınak bulsam da gitsem, el ele tutuşup yalnızlığımla baş başa olsak derim. Yanı başımda dursun, bırakmasın beni. Gitmesin yakınımdan. Sessiz sedasız kalalım böyle. Sakin ve durgun. Saatlerce, günlerce bazen. Tatlı bir kaçamak niyetine aramızda bir müzik olsun isterim. Belki bir kitap, bir de yazı masası dostlarım kalemim, kağıdım. Ve ben ' yalnızca ' olayım isterim. Yalnızlıktan bunaldığımda gelmezler de, eğreti anlarda gereksiz bir kalabalık çıkıverir karşıma bazen. İnadına gürültülü, inadına coşkuludur etraf. Bilmezler nedendir kalabalıklar içinde mutlu görünürken bile yerli yersiz suskunluğum, uzaklığım. " Dokunmayın bana " derim, " Ne olur dokunmayın! En azından bırakın yalnızca dinleyeyim sizi, konuşmayayım ". " Hatta susup, sonra da şuracıkta uykuya dalayım, bırakın beni… " Duymazlar. Zaten gözü çoktan beri yollarda kalmış piyanom da her zamanki gibi bekler beni. Belki yine başına oturmayacağımı bile bile. Umutla. İnadına. Evim bekler beni. Sahibini şaşırmış. Bir yerlerde bir şeyleri kaçırmış. Terk edilme fikrinden yoksun, öylece bekler. Yazık! En çok da yazı masamdaki kalem kağıt oturur bekler beni. Soğuk. İçime dokunur. Kıyamam onların yolda kalmış gözlerine… Kıyamam onlarla yazılmamış, havada asılı kalmış sözlerime… Sonra da acısını çıkartırcasına bu bekleyişin, kulağımda hayâli bir piyano konçertosu, henüz yalnızca hayâllerimde duran bana özgü sığınağım, oturur yazarım böyle üç beş satır. Birilerinden, bir şeylerden zamansız çaldığım zamanlarda, içime doldurduklarımı… Ancak bu kadar anlatırım…
( III ) İNSANIN GİDİŞ HÂLİ
Topladım eşyaları kapının önüne. Sonunda gidiyorum. Terk ediyorum bu evi. Burası yine rutubet kokuyor. Yine dağınık. Yine bir paspallık var üstünde. Bıktığım. Kaçtığım. ' Oh be kurtuluyorum bu yerden ' derken, biliyorum ki yine de özleyeceğim bu usandığım rutubet kokusunu. İçindekileri, sohbetlerimizi, gülüşmelerimiz ve ağlaşmalarımızı. Onu. ... Kavga etmiştik bir gün. Kavgadan çok bir kırgınlık haliydi aramızda. Neymiş efendim kırılmış bana. Kötüymüş; ama ben hiç sormamışım nesi var diye. Deliye dönmüştüm duyunca. Çekip gittim. Ben sanki iyiyim. Tek kötü gün geçiren o sanki. Hayret edilecek bir şey yani! Nasıl bu kadar bencil olabilir, anlamıyorum. Beni soran var sanki… Gitmiyorum işte eve. Kalsın öyle yalnız bu gece. Kalacak bir yer buldum kendime. Gitmedim eve. Haber de vermedim. Çaldıkça çaldı telefonum. Açmadım. Uyku da tutmadı tabii. İçime de sinmedi. Kalamaz ki o karanlıkta. Bir gün önceden, ya da en geç öğleden sonra haber vermeden akşam dışarıda kalma planı yapamazdım ki hiç. Korkardı. Hem kızardım ona hem de kıyamazdım. Tam iki buçuk sene bu böyle devam etti. O birlikte kalacak biri ya da bir yer ayarlardı kendine ve böylece de ben istediğim yerde olabilirdim gece vakti, gönül rahatlığıyla. O mu? O rahat giderdi gideceği yere. Ben kalırdım yalnız ne de olsa. Korksam da sesimi çıkarmaz bir şekilde uyurdum. İşte bu yüzden içten içe de kızardım ona. O niye yapamıyor, niye zorlamıyor ki kendini, çocuk mu, ben nasıl kalıyorum. Yuh yani… Babamın yüzündendi - sayesinde demeliyim belki - bu aslında. Bizleri de kendi gibi yetiştirdi. " Kimseye muhtaç olmayın kızım! ". Aslında ben de çoktan benimsemiştim bu dediğini. Hâlâ da böyle yaşarım. Mümkün olduğunca yalnız, kimselere yük olmadan kendimce yaşayıp gitmek isterim. Dolmuştan düşüp ayağımı incittiğimde bile yalnızdım ben! Kendim hazırlamıştım yemeğimi. Ağlaya ağlaya. O yoktu o zaman. Şans! Bir yıl sonra girdiğim 'tam narkozlu ' ilk ameliyatımdan çıktığım gün de hastaneye gelmemişti; sınavı varmış. Şans mı bu da? Neyse işte, o gece telefonların üstüne de bir kısa mesaj geldi. Ben de gelmeyeceğimi bildiren sonu noktalı bir mesaj gönderdim ona karşılık olarak. En sevmediklerindenmiş meğer sonu noktalı cümleler. Sonradan öğrendim. Bir gün sonra artık eve gitmem gerekiyordu. Nereye kadar kaçabilirdim ki? Önce yazıyla iletişim kurduk. Konuşmak, yüz yüze bakmak zordu. Ben yazdım bir şeyler. Üstüne o yazmış. Sonra gözyaşları eşliğinde bir sarılmayla bitti kırgınlığımız. Hatta geçti. Hep kavgaların insanları yakınlaştırdığına inanırım. Bizim için de bu böyle oldu. O günden sonra bir adım daha yaklaştık birbirimize. Kardeş gibi olduk. ... Kötü olduğumuz zamanlarda birlikte oturur, bazen birlikte ders çalışır, bazense sadece bir arada öylece dururduk. Birimiz kitap okur, diğerimiz uyurdu ama aynı odada olurduk. İki kişiden bir yuva yapardık aklımızca; kötü günler başka türlü geçmezdi. Bir gün o benim odamdaydı. Bilgisayarımda ödevini yapıyordu. Ben yeni banyodan çıkmıştım. Hayırsızın birine âşıktım o zamanlar. İlkti. Bir kötüydüm, bir kötüydüm ki sormayın. O aslında küçüktü benden ama, yaşamıştı bir benzerini, biliyordu bunun ne menem bir şey olduğunu! Çok destek oldu o zamanlarda. Üstümdeki beyaz bornozumla yere öylece oturuverdim. Dakikalarca hareketsiz, sessiz kaldım. Sonra gözümden birkaç damla yaş geldi. İç çekişlerimi duyunca bana döndü. Anlamak istercesine, sessiz baktı. " Her şey geçiyor " dedim. " Her şey geçiyor! Gün gelecek, bu günlerimiz de son bulacak. Böyle seninle oturup uzun uzun sohbet edemeyeceğiz. Farklı yerlerde olacağız belki de. Böyle kafamıza esince Pınar' lara gidip dertleşemeyeceğiz de örneğin. Sabahlara kadar gülemeyeceğiz. Her şey geçiyor... " Sevecenlikle baktı bana. Usulca dedi ki: " Her şey geçiyor ama yerine başka şeyler geliyor Bernacım, öyle düşünme. Daha güzel günler geliyor geçenlerin yerine... " Bilmem ben gittikten sonra hatırlayacak mı bu dediklerini. Ve bu kez benim yerimden hayata, o eve bakarken, o gün kurduğu cümledeki güzel günleri görecek mi? Belki de, paylaştığımız onca şeye rağmen, geride kalışa bağlı bir bencillik kalacak aklında bana dair. Benimse güzel ama dağınık günler, bir de gittiğim yerde umut dolu bir cümle gelecek aklıma: " Her şey geçiyor ama yerine başka şeyler geliyor... " |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 150. haftanın 06.08.2007 / 12.08.2007 konusu: ACISIYLA, EKŞİSİYLE, TUZLUSUYLA, TATLISIYLA İNSAN üzerine
:
Berna EFEOĞLU,
İstanbul,
10.08.2007