www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

Telif hakkı sahibi: Kaan KARAKUŞ

TURP OTU

Güneş, Kemer’ de dağların arkasına kaçmak üzere... 

Cip toprak şoseyi ağır ağır tırmanıyor. Arka koltuktan, bir direksiyondaki kayınpederime, bir de yanında oturan babama bakıyorum. 

Yoğun bir gerginlik var üzerimde.

Oğlum henüz dünyaya gelmiş. Bu vesileyle babam da torununu görmeye gelmiş Antalya’ ya. Babamla kayınpederim yeni tanışmışlar daha. Babam aksi, aklına geleni ağzına tereddütsüz nakleden, ağzında da uzun süre muhafaza edemeyen bir adam. Kayınpederim de keza. Üstelik ikisinin de yüzünde cenaze almaya gidiyormuşuz gibi bir ifade… İkisi de yola çıktığımızdan beri sus pus... 

Muhabbet açılsın diye ben bir şeyler uyduracağım, ama korkuyorum. Benim de ağzımın pek duyarlı olduğu söylenemez, hele de gerginken. Kayınpederim esnaf Kemer’ de. Onun hâlini günün yorgunluğuna yormak istiyorum; babamınkini de yol yorgunluğuna. Allahtan bir ortak keyifleri var ve bu yolculuğun amacı da o keyfe hizmet. 

Bu yolculuğun hikâyesi, babamla ben mutfakta klasik akşamüstü demlenmemize girişmişken başlıyor aslında. Babamın kadehini tazelerken, işten yeni dönen kayınpeder giriyor mutfağa: 

— Erken başlamışsınız? 

Bir yandan, akşamın mezelerini hazırlamakla meşgulüm ben. Bir kadeh de kayınpedere dolduruyorum sormadan. Sorsan ne olacak ki? Yakın çevremde, “ Yok sağ ol, ben şimdi almayayım ” gibi bir lâf, rakı söz konusuysa Sanskritçe bir cümleden daha anlamlı gelmez. 

Kadehler boşalıyor, tekrar doluyor yalnız uğursuz bir sessizlik var ortamda. Birisi bir şeyler söylüyor arada ama bağlantı cümleleri havada kalıyor. Kayınpeder, neden sonra ayaklanıyor: 

— Haydi, turp otu toplayalım biraz. Akşama salatası iyi gider rakıyla…  İtiraz eden yok, ayaklanıyoruz. 

Beyaz, külüstür, bilmem kaçıncı el bir cipin üzerinde hoplaya zıplaya, Kemer’ in Kiriş Beldesi’ nin adını hatırlayamadığım bir tepesine tırmanıyoruz. Cip dediğime bakmayın, normalde bu araçların arazi şartlarına uygun süspansiyonları falan olur; sarsmasın diye. Oysa benim hissettiğim tek yay, arka koltuğun içinden doğru kabalarımı zorlayan zımbırtı; iyice gerilmiş sinir yaylarım sayılmazsa... 

On, bilemedin on beş haneli bir köyün içinden geçiyoruz ağır ağır. Çocuklar ellerinde söğüt değnekleriyle arkamızdan koşturuyorlar. Köy kokusunu tarifin, romanlardaki kadar basit olmadığını düşünüyorum. Toprak, çimen, badem çiçekleri, tezek, şose boylarındaki yaban gülleri, evlerin açık kapılarından dışarı taşan yemek kokuları… Bütün bunların içinden tek bir kokuyu ayırıp tasvir etmek, ancak laboratuar şartlarında mümkün olur herhâlde. 

Köyün hemen çıkışındaki dik bir tepenin yamacında durduruyor kayınpeder cipi. Ayıp olmasın diye durmasını bekliyorum yoksa daha yavaşladığında kendimi dışarı atmak niyetim. 

Kayınpeder yamacın başındaki bir yabani ot kümesinin başında dikilip, başını sallıyor: 

- Hah, işte! 

Ne görüyor bilmiyorum; benim gördüğüm birbirinden farklı yeşillikte çeşitli yabani ot kümeleri! 

Babam da bir kayınpederime bir de bana bakıyor. Babamın önüne mezesini hazırlayıp götürürseniz, bir de ne olduğunu açıklarsanız anlar ancak; öyle alıştırmış rahmetli anam. Kayınpederse, Köy Enstitüsü mezunu. Herhangi bir ağaca bir süre bakıp cinsini yaşını söyleyiverir. Bütün otları, çiçekleri adıyla bilir.  

O, yabani ot kümeleri arasından hedefini belirleyip toplamaya başlayınca, babamla biz de eğilip girişiyoruz işe. Birden, arkamızda bir kıkırtı duyuyoruz. Aynı anda dönüp bakıyoruz üçümüz de. Köylü çocuklarından kurulmuş beş kişilik bir çete. Yaşlarını sekizle on arası tahmin ediyorum. Beşi de birbirinden haylaz, birbirinden güzel. Yanakları al al, gözleri fıldır fıldır. Bizim hâlimize bakıp kıkır kıkır gülmekteler. 

Dedim ya, aksidir babam biraz. Üstelik yol yorgunluğu ve anlam veremediği bir işi yapmanın rahatsızlığı da üzerinde. Çetenin reisini gözüne kestirip, yapıştırıyor. 

- Ne gülüyorsunuz lan inekler?  

İnek! Hayvanı sevmediğinden mi yoksa daha ağır bir şey söylememek için seçtiği bir söz mü bilemiyorum; kızdığında kardeşimle bana da çok sarf ettiği bir hakaret… 

Çocukların korkup kaçacağını düşünürken, yanıldığımı görüyorum. Kıkırtıyı bırakıp, kahkaha atmaya başlıyorlar. Bu sefer kayınpeder alıyor sözü: 

- Oğlum ne gülüyorsunuz, söylesenize? 

Çetenin reisi, cevabı kahkahalarının arasına yerleştiriyor, ara vermeksizin; “Amca… hani bu amca bize “ inek ” dedi ya… O yolduğunuz otlar var ya… biz onları ineklere yediriyoz! 

Üçümüz birbirimize bakıyoruz önce. Saniyeler sonra, babam hemen ayağının dibindeki bir taşa çöküyor; kayınpeder olduğu yere, çimenlerin üstüne, ben ayakta kalakalıyorum. Üçümüz de karınlarımızı tutup, kahkahalarla gülüyoruz. Birimiz arada bir şey söyleyecek oluyor ama ne mümkün? Bu kez çocuklar kahkahalarını kesip tımarhane duvarından avludaki delileri seyreder gibi bakıyorlar bize. Sonra da söğüt değneğinden atlarına binip gidiyorlar. 

Dönüşte, yol boyunca gülmeye devam ediyoruz. Ne gerginlik kalıyor ne sarsıntı ne de arka koltuğun yayı. 

Akşam sofrada da devam ediyor neşe. Turp otu salatası da bir güzel olmuş hani tadından yenmiyor. İlk kadehimi de masadakilere çaktırmadan, köylü çocuklarına kaldırıyorum…

: Kaan KARAKUŞ, 23.01.2009, İstanbul                                                                           Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt