www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

Telif hakkı sahibi: Sibel ERÖZDEN

OLİGOHİDRAMNİYOS

Mediko sosyal binasının mozaik basamaklı ve yarım boy mermer kaplı duvarlarıyla ikinci kata çıkan merdivenleri zihnimde kazılı  kalmıştır. Üzerimde en sevdiğim uçuk  çağla yeşil ve kahveli tiril tiril yazlık elbisem, hasırlı şapkam ve onunla bir örnek  pabuçlarımla uçar gibi tırmandığım merdivenler… Doktorun kapısına ulaşma sürem bir nefesti, bir göz kırpıştı. Soluklanmadan tıklatmıştım kapıyı. On yıl önceydi…

 

“ Bir şeyler yiyelim mi?” dedi eşim. “ Fark etmez, olur “ dedim. Yemek ne içindi ki? Bulanık zihinlerimizle sipariş verdik. Ne söylemiştik, hatırlamıyorum. İstediğimiz yemek değildi aslında, herhalde ondan. Tüm bunların ne anlama geldiğini konuştuk uzun uzun. Bebeğimiz olacağını öğrendiğimiz gün doktordan çıkıp bir iş için heyecan dolu Beşiktaş Barbaros’ bulunan heyecan dolu  yemyeşil yokuşu yine bir solukta çıktığımız o günden beri yaşadıklarımız ne demek oluyordu? Neymiş bu “ oligohidramniyos “ bilmem nesi! Yani, neden olurmuş? Neye yol açarmış ve biz ne yapacakmışız? ” Bunları neden sormadık ki doktora! ” dedim; beşinci ayı bitmek üzere olan bebeğimi düşünerek. ” Nasıl iki haftaya kadar karnımda ölecek yani? Prenatoloji kliniği böyle mi çalışıyor? Yemek boyunca hasta asistanlara gösterilip sonra da hiçbir bilgi verilmeden nasıl olup da böyle sorumsuzca gönderilebiliyor? ” diye söylenip durdum . Daha önce içimde bir insan  büyütmemiştim.  “ Artık tekme hissetmediğim zaman ne olacak? Doğamazsa, içimde mi parçalayacaklar bebeğimi? ” Anlayamıyordum bir türlü! Yaşamayan bebek nasıl doğardı?

 

Ama neden düşünüyordum ki! Bunların hiçbiri olmayacaktı nasıl olsa, ne bebeğime ne bana bir şey olmayacaktı. Biz ona yazdığımız günlüğü doldurmaya devam edecektik. Mukavvadan hazırladığımız beşiğe kapitoneli örtüler dikmeyi sürdürdük.  Ellerim iğnelerle delik deşik olana dek, tavşan ve kuş desenli mama önlükleri işlemeye devam ettim.

 

Üniversitemin son yılıydı. Birinci dönem bitiyordu. Bebeğimle birlikte girdiğimiz, onun tekmeleriyle kendimi gülmemek için zor tuttuğum vize sınavlarımı vermiştim. Notlarım da oldukça  iyiydi. Birlikten kuvvet doğuyordu. Derslere birlikte çalışmıştık. O içeriden beni dinliyordu. “ Neymiş, öğrendin mi? “ diye her soruşumda bir çift tekme yiyordum. Hayatımın hiçbir aşamasında hiçbir sınava bu kadar eğlenerek çalıştığımı hatırlamıyorum.

 

Her sabah “ Günaydın! ” diye seslenişim bir tekme ile yanıtlanıyordu. Üzüntülü olduğum zamanlarda sorularım ikişer üçer tekmelik yanıtlar içeriyordu. Gizemli bir iletişimdi bu. Anlatacak olsam kimseler inanmazdı. O da ben de tanıyorduk birbirimizi. Sonradan iki insancık daha büyüttüm içimde. Onlarla bu düzeyde bir iletişim yaşamadım.

 

Ara tatil gelmişti. Garip bir şeyler vardı son günlerde.  Anlayamıyordum. Bebek dünyaya geliş sinyalleri verir gibiydi ama ortada doğumu çağrıştıracak kadar belirgin bir iz görülmüyordu. Bekledim. Birkaç zaman sonra doktorum, “ Bu amniyos olsaydı bu kağıdın rengi maviye dönerdi ”  dedi. İkna olup eve döndük.

 

Bir ay kadar süren bu durumun ardından bir  cuma gecesi acıyla uyandım. Canım yanıyordu. Çok uykum vardı. Gitmeliydik  ama uykum vardı! Uysal olmalıydım, gitmeliydik ve gittik. Uyku rahat bırakmıyordu. Kabinleri andıran beyaz fayanslarla kaplı mezar gibi bir odacığa aldılar. Uykum vardı ve ışıklar beyazdı! Doktorlar, duvarlar beyazdı. Uykum vardı ve canım yanıyordu! Renklerin tümünü çok severim ama o  geceye kadar beyazdan bu derece nefret edeceğim aklıma gelmezdi! Uykum vardı ve acı artıyordu! Yandaki üç kabinde üç kadın çığlıklar atıyorlardı. Doktorlar gülüyordu. Nöbet gecelerinin ağırlığını hafifletmek istercesine kahkahalarla gülüyorlardı. Kim bilir neler anlatıyorlardı birbirlerine. Kahkahalarına, bebeğimin kalp atışları, bağlandığım makineden gelen nabız sesleri karışıyordu. Uyku hali ve acı devam ediyordu. Ter içindeydim, her yer beyazdı. Bebeğimin yorgun tekmeleri zayıflıyordu, hissediyordum. O ana dek konuşmayı hiç bırakmamıştım ve o bana yanıt vermek için daha da yoruluyordu. Bunu anladığım anda, ona artık soru sormadım ama pembeli mavili sevgi sözcükleri fısıldamayı sürdürdüm. Doktorlar yan kabinde hala gülüyordu. Uykum vardı! Yan komşumun  çığlıkları artmıştı. Yüzünü hiç görmediğim o kadına “ Dayan! “ diyordum. “ Az kaldı! Birazdan alacaksın onu kucağına.. ” Az bir zaman sonra bebeğinin çığlığını duydum. Bebek ve annesi gittiler, bebeğimle biz ikimiz kaldık.

   

Kolumdaki saat ilerliyor, dakikalar bedenimde denizdeki gibi gel - git depremleri yaratıyordu. Beş saat, on saat.. Ara ara uyuklamalarla benek benek bir acı ırmağı! Yeni doktorların gelip gidişleri! Bir türlü iyi bir  haber vermedikleri bitmek bilmez muayeneleri! Ve bitmek bilmeyen uyku! Burada pencere bile yok! Saat on, gece mi sabah mı on? Her yer beyaz, bebeğim artık çok daha cılız hareket ediyor. İnce ince geliyor nabzı makineden. Sızıyor, uyanıyor, muayene oluyorum. Koridordan bir yerlerden TRT anonsları duyuyor ve beyaz sancılar yaşıyorum. Her yer dönüyor, mide bulantısı çekiyorum. Hiç kimse yardım etmiyor.. Yine uyuyorum.

 

Saat dokuz. Zihnimi toplamalıyım. Saatleri sayıyorum; geldiğim ilk gece, bir tam günün ardından bir tam gece daha… Demek sabahtı, yani pazardı artık. Bebeğimin kalbi atıyordu. Topukları bir kaburgalarımda, bir kalça kemiklerimde. Hareket vardı ama artık daha zayıftı, çok daha zayıf…

 

Dokuzu kırk geçe, doğarken bile konuşma tekmeleri atarak dünyaya geldi. Rengi mosmordu. Beyaz örtülere sardılar, fon da beyazdı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Yumuk sağ eliyle yüzünü kapadı. Anlamıştım; beyaz ışığı sevmemişti!

 

Yeşil önlüklü hastabakıcılar kucağıma vermedi. Yalvardım ama vermediler. Doktor, “ Bunu kullanacaksın! ”  diye yanıma bir ilaç atıp gitti. Açıp baktım. Süt hormonunu engelleyici bir formül. Kimin umurunda! İçmeyeceğim! Orada bir süre daha üşüdükten sonra yukarı alındım. Herkes deliye dönmüştü...

 

Birkaç gün karnımdaki boşluğa alışmaya çalışarak dinlendim. Bebeğimin o eşsiz gıdasını kendimden sile sile dinlendim. Dediler ki, ” O, cennete gidecek ve  Allah’a, senin de birlikte gitmen için yalvaracak. İşte o zaman koklayacaksın oğulcuğunu..” İşte o zaman öğrendim. Duydum! Herkes o kadar üzgündü ki, üzülmesi gereken en son kişi benmişim gibi hissetmiştim.

 

Sonradan öğrendiğime göre o doğana dek aslında ben de bebeğim kadar tehlikede kalmışım. Onu yaşatması gereken yaşam kaynağı su, ikimizi de zehirlemeye başlamış. Herkes bunun için bu kadar gergin, soluksuz ve bembeyazmış..

 

Annelik sahiplenmek değildi. Aktaran bir kap, bir gereç gibiydim yalnızca! Yokluktan varlığa aktarılan bir yaratılmışın, maddesel kabıydım ben.

 

Öyle olmasaydı ne yeşil önlüklü hastabakıcılara ne de toprağa verirdim bebeğimi… 

Prenatoloji kliniği: Sorunlu gebelik kliniği  Oligohidramniyos:Bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısının miktarında azalm

: Sibel ERÖZDEN, 13.03.2004                                                                                                                              Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt