www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ANI çekmecesi
Telif hakkı sahibi: Kaan KARAKUŞ
MÂNİ
|
Severiz doğduğumuz şehirleri övmeyi. Hep bir gün geri dönmeyi, yerleşmeyi düşleriz. Benimki pek öyle değil. Çocukluğumdan beri ne zaman akraba, eş dost ziyaretine gitsek, giderken - yolculukları sevdiğimden olsa gerek – severek giderim ama daha iki gün geçmeden sıkılmaya başlarım. Annemin, babamın, amcamın durmadan anlattığı eski hâlini hiçbir zaman göremediğimden olacak, hep garip bir sıkıntı ve hayal kırıklığıyla dolaştığımı hatırlıyorum o şehrin sokaklarında. Oysa doğduğum şehir, büyüdüğüm şehirden büyük ve çocuklar bayılır büyük sokaklarda kaybolmaya. Ya da ben öyleydim, ne bileyim? Tam olarak hatırlayamıyorum; ya on beş yaşımdayım ya da on altı. Yine ellerim ceplerimde, turluyorum doğduğum şehri. Yaz ayları, okul tatil. Babam bir iş nedeniyle gelmiş, işin takibi uzayınca özleyip beni de çağırmış yanına. Akraba çok ama otelde kalıyoruz. Babam pek sevmez akraba ziyaretlerini. Yoruluyorum sokakları turlamaktan, bir gazete alıp otelin yolunu tutuyorum. Tam merdivenlerin başındayken babam giriyor otelin kapısından, elini omzuma atıyor. — Erken dönmüşsün? Sıkıldığımı söylemiyorum; üzülür ya da kızar diye. Zaten üzüldü mü kızar, kızdı mı üzülür, bir gariptir babam. — Yoruldum! Yıllarca ülkenin en büyük fabrikalarından birinin güvenlik müdürlüğünü yapmış adam. Yalan yutturmak zor. Gülümsemesinden anlıyorum inanmadığını ama sahne aldık bir kere, oyun devam etmeli. — Sabahtan beri turluyorum. Babam aldırmıyor. — Haydi odaya çık da üstüne biraz çeki düzen ver. Ben burada bekliyorum. Liman lokantasına gideceğiz. Liman lokantası? Öyle bir söylüyor ki bunu sanki her akşam Liman lokantasında yiyormuşuz yemeğimizi de geç kalırsak şefe çok ayıp olurmuş. İlk kez duyuyorum oysa adını. Liman lokantası üç katlı bir binanın zemininde; kapısında durup şöyle bir bakıyorum etrafıma. Adını nereden almış acaba, denizi görmek için kapının önündeki elektrik direğinin tepesine tırmanmak lâzım. Babam omzumdan tutup içeri sokuyor beni. İçerisi, yemek saati için çok erken olduğu hâlde yarı yarıya dolu. Babam, içeri girer girmez, yoğun sigara ve alkol bulutunun ortasına ağırbaşlı bir “merhaba ” bırakıyor. Oturanlardan kimi bu ortadaki merhabayı alıp aynı ağırbaşlılıkla sahibine iade ediyor, kimisi sessizce kafasını sallamakla yetiniyor. Bu arada, mekân sahibi olduğunu tahmin ettiğim bir adam, masalardan birine yanaşıyor. Tek başına oturan adama bir şeyler fısıldıyor. Adam kibarca başını sallayıp kalkıyor, yandaki masaya oturuyor. Mekân sahibi, babama yer gösteriyor. — Hoş geldin Yüksel… — Hoş buldum. Güzel… Benim hoş bulduğumdan emin değil demek ki benim adıma konuşmuyor! Mekân sahibi başımı okşayıp göz kırpıyor. Sırf huysuzluk olsun diye havlayıp cevap vereceğim ama adamın tavrı o kadar içten ki ben de göz kırpıyorum. Gülümseyip, kendi masasına çekiliyor. Az sonra masaya bir otuz beşlik ve küçük tabaklarda mezeler geliyor. Tam kendime bir bira söyleyecekken, garson benim önüme de rakı kadehini bırakıveriyor. Babama bakıyorum ama o bana bakmıyor. Canıma minnet… Rakıyı ilk kez içiyor değilim ama babamla ilk. Garson dolduruyor kadehi, ayrılıyor masadan. Babam kadehini kaldırıyor, ben de kaldırıyorum. Tokuşturuyoruz. Ağır ağır içiyorum; vakit erken daha. Babamla rakı içtiğim ilk kez sarhoş olup rezil olmak istemiyorum; ayağım o yüzden hep frende. Yemek saati yaklaştıkça, lokanta kalabalıklaşıyor. Bizim masa da öyle. Her yeni gelen, babama ismiyle hitap ediyor. Arada bir bana da usulen bir şeyler soruyorlar ama muhabbet genelde eski günler üzerine. Anlıyorum ki çoğu babamın çocukluk ya da gençlik arkadaşı. Önceden sözleşilmiş, akşam bu masanın etrafında bir araya gelinmiş. Babamı epeydir bu kadar keyifli görmediğimi fark ediyorum. Diğerleri kadar konuşmasa da zevkle dinliyor, gülümsüyor, hatta arada kahkaha bile atıyor. Muhabbetin arasında, bir şey dikkatimi çekiyor. Lokantanın köşesinde, büyükçe, yedi sandalyeli bir masa var. Bir kenarı duvara yapışık. Duvar kenarındaki sandalyelerden birinde iri yarı bir adam oturuyor. Ara sıra kadehini babama doğru kaldırıp gülümsüyor; babam da karşılık veriyor. Sormuyorum babama çünkü huyunu biliyorum! Anlatılacak bir şey varsa zaten yeri gelince anlatır. Yoksa da sorsan da yanıt alamazsın. Vakit gece yarısını geçiyor. Masadakiler birer birer iyi geceler dileyip ayrılıyor. Çoğu aynı şeyi söylüyor kalkarken; — Bir dahakine görüşürüz… Sonunda, mekân sahibi ve çalışanlardan başka üç kişi kalıyoruz; ben, babam ve köşedeki iri adam. Babam kadehinden bir yudum alıp masaya bırakıyor, ayaklanıyor. Paydos saatinin henüz gelmediğini bildiğimden, tuvalete kalktığını düşünüp oturmaya devam ediyorum. Köşedeki masaya yanaşıp, iri adamın karşısındaki sandalyeyi çekerken, yokluğumu fark edip sesleniyor; — Gelsene! Kalkıyorum. Kadehimi elime almak üzereyken, garson yetişiyor. — Gidin siz, ben getiriyorum. İri adam babamı uzun süredir tanıyor, belli. Konuşuyorlar, dinliyorum. Çok varlıklıymış adam zamanında. Çevresinden akrabası, dostu hiç eksik olmazmış. O da onları her akşam bu lokantada hatta bu masada ağırlar, sofradan kuş sütünü bile eksik etmez, kimseye de hesap ödetmezmiş. İflâs etmiş bir gün. O dostlar, o akrabalar kaybolup gitmişler birer birer. Tek başına bırakmışlar bu koca masada. Bir kaç yıl sonra, borç harç yeni bir iş kurmuş kendine. Yeniden eski zenginliğine kavuşmuş hatta daha büyüğüne. Babamla bunlardan bahsettikten sonra, izin isteyip tuvalete kalkıyor iri adam. Sabredemeyip soruyorum babama; — Yine zengin olmuş ya işte. Neden hâlâ tek başına bu masada? Babam kadehimi tazelerken yanıtlıyor; — Gelince kendisine sorsana! Adam masaya dönünce çekinerek soruyorum ben de. Gülümsüyor. Önce kadehini kaldırıp büyük bir yudum alıyor. Sonra hemen yanında duvara asılı olan bir panoya, gazeteden kesilerek iğnelenmiş küçük bir kare kupürü işaret ediyor; — Artık, masama oturanlara bunu gösteriyorum. Okuduktan sonra nezaketen beş dakika oturup, sonra gidiyorlar. Kupür o kadar küçük ki, okumak için ayağa kalkıp panoya yanaşıyorum. Kupürdeki mâniyi sesli okuyorum; Kahvelerim pişti gelin / Köpükleri taştı gelin / İyi günümün dostları / Kötü günüm geçti, gelin... |
:
Kaan KARAKUŞ,
29
Ocak 2009,
İstanbul